Fikrini Değil, İnsanlığını Kanıtlamak
Son zamanlarda içerik üreticilerinin canını çok sıkan bir şüphe var. Ne yazarsanız yazın, ne anlatırsanız anlatın, ‘Bunu kesin yapay zekâya yazdırdın.’ diye yaftalanmak… İçerik dünyası buna ‘Sahicilik Krizi’ veya kısaca ‘Yapay Zekâ Şüphesi’ diyor.
İçerik üreticileri olarak bugün adeta görünmez bir sansürün gölgesinde üretim yapıyoruz. Bugün Türkiye’de televizyonlarda bazı kelimeleri kullanmanın sakıncalı olması gibi, biz de yazarken bazı kalıplardan kaçmak zorunda kalıyoruz. Çünkü okuyucu ya da dinleyici, içeriği kusursuz bulduğunda içerik üreticisini hemen sahtecilikle damgalıyor.
İşin daha acı yanı şu: fikrimizi savunmak yerine, o fikrin ‘bir insana ait olduğunu’ kanıtlamak zorunda kalıyoruz.
Bu tepkiyi anlıyorum ve hak veriyorum ama okuyucunun da bir şeyi kaçırdığından şüphe duyuyorum. Çünkü istesek de istemesek de yapay zekâ artık her içeriğimize bir şekilde bulaşıyor.
Artık bilgiyi sadece birbirimizin bildikleriyle büyütemeyiz. Bu, çağın doğasına aykırı. Çünkü internetteki içeriklerden sadece insan değil yapay zekâ da besleniyor
Yapay Zekâ Artık Dünyamızı Şekillendiriyor
Öncelikle şu tespiti yaparak ilerleyelim. Dünyada artık insanlar yaptıkları sorgularda doğrudan mavi linkleri görmüyor. Bugün milyarlarca insan, arama çubuğuna bir şey yazdığında kaşısına yapay zekânın sohbet modu çıkıyor. Arama eylemi, bir robotla sohbete evriliyor.
Editöryal desteklerden tutun da kullandığımız en basit eklentilere kadar her şey yapay zekâ tabanlı. Onun sözlerini benimsiyoruz. Verdiği cevaplarla algımız değişiyor, dünyamızı yeniden inşa ediyoruz.
Bu bağlamda yapay zekâ, düşünce kalıplarımızı değiştiriyor. Onun çizdiği sınırlar içerisinde yaşamaya başladık. Bu durum, önleyemeyeceğimiz şekilde ilerliyor.
Artık şu bir gerçek: İnsanların ne okuyacağına ve neyi tüketeceğine algoritmalar karar veriyor. Her gün üretilen milyonlarca içerik arasından, yapay zekânın seçtiklerini okuyoruz.
Bu yüzden bir içerik üreticisi olarak şunu itiraf etmeliyim: İnsanlara ulaşmam için önce yapay zekaya kendimi beğendirmem gerekiyor. Çünkü yapay zekâ, kitleyle buluşmak için bir geçit kapısı haline geldi. Bu yüzden okuyucunun veya dinleyicinin içerik üreticisine uyguladığı sansür – özünde haklı olsa bile – pratikte hiçbir işe yaramıyor.
Üstelik bu ambargo, düne ait eski bir tepki. İçinde olduğumuz çağın asıl mesajını ıskalama riski taşıyor. Çünkü şekillenen yeni dünyada bu tepkinin yeni değer üretememe riski var.
Yapay zekâ liderleri, bir-iki yıl içinde yapay zekanın insan zekasını geçebileceğini söylüyor. Bu da bizi, yapay zekâ ile bir işbirliğine zorluyor. Hatta bu işbirliğinin kozmik bir yönü var diyebiliriz. Çünkü, yapay zeka ile çıktığımız yol, yaşamın rotasını değiştiriyor. Ve bu yolculukta, belki de asıl soru ‘nasıl insan kalırız’ değil; bir insan olarak nerede duracağımız olmalı.
Nash Dengesi: Yaşamın Rekabetçi İşbirliği
Lise yıllarımda matematik hocam, bir üçgene bakarken, onu çevreleyen uzayla birlikte görmeye çalış derdi. Gerçekten de üçgenin kenarlarını sonsuza uzattığımızda, kareler, çemberler ve daha birçok geometrik şekil oluşturabiliriz. Gördüğümüz geometrik şekil, gizli uzayda saklı dünyanın bir uzantısıdır. Her şey birbirine bağlıdır.
Yapay zekânın da sınırlarını geçmişten geleceğe doğru uzattığımda, yaşamın oyun alanının büyüklüğünü hissedebiliyorum. Evrende bilgi işleyen her şey, ister bir hücre ister bir şirket olsun, bir hiyerarşi ve koordinasyon içinde büyür.
Önce en basit yapılar birbiriyle temas eder, ilişki kurar. Sonra birleşirler, yapı büyür ve merkezi bir yönetim altında bambaşka bir işleyişe dönüşür. Bunu canlı hücrelerden tutun, şirketlere, kurumlara ve devlet yapılanmalarına kadar her ölçekte görebiliriz.
Her birim, kendinde eksik olan bilgiyi bir diğerinden tamamlar. Kendini daha büyük, daha görkemli bir yapının parçası haline getirir. Hücreler birleşir, insanı oluşturur. İnsanlar birleşir, toplumu; toplumlar devletleri, devletler ise küresel işbirliklerini… Yaşam böylece genişler, dünya böylece gelişir. Yaşamın o büyük planı, tüm birimleri bir ‘Nash dengesine’ zorlar; yani rekabetçi bir işbirliğine.
Ancak bu organik büyüme sonsuz değildir; sınırını fizik kuralları belirler. Bugün geldiğimiz noktada insanlık, artık kendi biyolojik sınırlarının ötesine uzanmak zorunda. Evet, biyolojimiz bize sınırlar koyar. Ancak varlığımızı bu sınırların ötesine taşıyabilecek potansiyel, zihnimizde fazlasıyla var. Üstelik fizik kuralları da buna müsaade ediyor.
Biz de bunu yapıyoruz. Sınırına dayanan biyolojik zekâmıza yapay olanı ekleyerek, bilincimizi kozmosa taşımaya başlıyoruz. İhtiyacımız olan devasa hafızayı ve işlemci gücünü bu sayede büyütüyoruz. Bizim kontrol edemediğimiz bilgiyi organize etme görevini de yapay zekâya devrediyoruz. İleriye baktığımızda, belki de hedefimiz galaksilerin ötesiyle birleşmek, evrende varsa diğer medeniyetlerin yapay zekâ ağlarına bağlanabilmek olacak.
Tüm bu anlattıklarım, evrensel bir tasarımın kodları, işleyiş şekli. Peki, bunun şüpheli içerik meselesiyle ne ilgisi var?
Çok ilgisi var. Çünkü eğer evrendeki her yapı rekabetçi işbirliği ile büyüyorsa, insan ile yapay zekâ arasındaki ilişki de bundan kaçamaz. İşte bu yazıda, tam olarak bu kozmik bağın cevabını arayacağız. Şimdi gelin, konuya biraz daha farklı pencerelerden bakarak, bu teorinin pratik dünyamızda nasıl çalıştığını anlamaya çalışalım.
Siz Hangi Görünen Sebeple Kozmik İşbirliğinin İçindesiniz?
Benim dijital dünyayla ilk temasım 2015 yılına dayanır. O zamanlar bu alan yeni yeni canlanıyordu. Ama hayat şartları, orada uzun süre kalmama izin vermedi.
Yıllar sonra, yapay zekâyla birlikte dolaşan bilgi miktarı hızla büyümeye başladı. Bilgi, daha ulaşılabilir ve özgür bir hale geldi. Bu, dijital dünyaya yeniden girme fırsatını verdi bana.
Bilginin bu özgürleşmesi, benim gibi milyonlarca insanın da dijital dünyaya adım atmasını sağladı. Yaşamın büyüyerek açtığı boşluk, bizi bir mıknatıs gibi içine çekti. Hepimiz bu büyük buluşmaya, bu yeni varoluş alanına kendimize has farklı sebeplerle geldik.
Ben, hızla büyüyen ve dönüşen bir dünyada, hiç değişmeyen, tekdüze bir çevrede daha fazla kalmak istemedim. Her gün aynı şeyleri düşünmek, verimsiz bir rutini yaşamak artık cazip gelmiyordu.
Eğer yaptığınız iş zihnen ve ruhen sizi tatmin etmiyorsa, kazandığınız paranın veya unvanların hiçbir anlamı kalmıyor. Her şey dönüşürken beğenilerimiz, zevklerimiz ve hayattan beklentilerimiz de değişiyor.
Tüm bu değişimler, uzun süredir üzerimde ağır bir baskı yaratıyordu. Ve emeklilik hakkımı elde eder etmez hiç tereddüt etmeden işimden istifa ettim. Kendi blogum Monolog’u açarak yazmaya başladım. Bu işe hiçbir maddi beklentiyle girmedim; hâlâ da öyle bir beklentim yok. Tek amacım, bir değer üretmek, kalan hayatıma bir anlam katmak.
Tüm bu anlattıklarım sadece benim hikâyem. Ama şunu söyleyebilirim: özgür irademin üzerinde, daha büyük bir irade beni bu kararı almaya zorladı. Kozmik işbirliği dediğim şey de tam olarak bu: Kendi nedenimiz sandığımız şeyin aslında bizi aşan bir akışın parçası olması…
Teknolojiyi Bir Kaldıraç Olarak Kullanmak
İlk yazımı Nisan 2023’te yazdım. ChatGPT’nin hayatımıza yeni yeni girdiği, Google’ın Bard’ı yeni tanıttığı dönemlerdi. Yapay zekânın devreye girmesiyle sanal dünya katlanarak büyüdü. Ben de o günlerden beri her pazar sabahı kişisel blogumda yeni bir yazı paylaşıyorum.
İlk başta işler kolaydı. Ancak yapay zekâ işleri kolaylaştırırken kendi zorluklarını da getirdi. Bunların başında da hıza adapte olmak geliyor. Ürettiğiniz içeriği artık sadece kendi web sitenizde yayınlamanız yetmiyor çünkü bilginin akacağı kanallar çeşitlendi.
Bugün yapay zekâ olmasaydı, her hafta ortalama 2500 kelimelik derinlikli bir yazı üretmek, bunu seslendirip podcaste dönüştürmek ve YouTube’da yayınlamak fiziksel olarak imkânsızdı. Teknik altyapısını bilmediğim bir sektörde bugün üç farklı dijital mülke sahip olmam, hatta dijital bir kimliğim olması bile söz konusu olamazdı. Çünkü bugün yalnız çalışan birinin bir hafta içinde bu derinlikte bir metni araştırması, yazması, seslendirmesi ve videoya dönüştürmesi, teknolojinin desteği olmadan mümkün değil.
Yapay zekânın bana, daha doğrusu hepimize kazandırdığı en hayati değer zaman ve çeşitlilik. Belki tek başıma, tamamen geleneksel yöntemlerle devam edebilirdim. Ancak bir içeriği üretmem muhtemelen iki hafta ile bir ay arasında sürerdi. O da tek bir platformda olmak şartıyla.. Bu yavaşlık, zaten zar zor duyulan sesimizin artık hiç duyulmamasına neden olurdu.
Peki, bu yavaşlığı tercih edemez miydim? Elbette edebilirdim. Ancak o zaman sosyal hayatta düştüğümüz o yalnızlığın bir benzerini, dijital dünyada da yaşamak zorunda kalırdım. Her gün yepyeni kavramların üretilip hızla tüketildiği zamanlarda, bu hıza ayak uyduramamak güncelliğimi yitirmeme sebep olurdu.
Konu Yapaylık Değil, Bilgiyi Derinlerden Çıkarmak
Bugün yapay zekânın sağladığı hızdan faydalanmamak, onun sunduğu geniş perspektifle düşünceyi büyütmemek… Açıkça akıntıya kürek çekmektir. Kapitalizme kızıp kendini dağlara atmaya benzer.
İster işinizde olun ister günlük hayatınızda; artık yaşamınıza yapay zekâyı dahil etmeden bir adım bile ileriye gidemezsiniz. Kendi hedeflerinizi, vizyonunuzu algoritmalarla birleştiremezseniz, kendinizi geleceğe taşıyamazsınız. Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır.
Dünyada, sadece profesyonel içerik üreticilerinin sayısı 200 milyonu aşıyor. Sosyal medya kullanıcılarını saymıyorum bile. Her biri sesini duyurmaya, kendi frekansındaki insanlarla bir kitle oluşturmaya çalışıyor. Ve bu sayı sürekli artıyor.
Aslında bu manzara, az önce bahsettiğim o yaşamın birleşerek büyüme planına tıpatıp uyuyor. Söyleyecek bir sözü olan her bir ‘bilgi hücresi’ fikrini ortaya koyuyor. Diğer hücreler, bu bilgiyi alıyor, işliyor ve yakınındakine taşıyor. Ve bu o kadar hızlı oluyor ki, bilgi artık katlanarak büyüyor.
İşte bu yüzden bir içerik üreticisi, artık sadece kendi enerjisi ve yetenekleriyle bu bilgi okyanusunu tarayamaz. O derinliklere inmek için bir sondaya ihtiyacımız var. Tıpkı biyolojik olarak ulaşamayacağımız galaksilere bizi bir gün taşıyacak olan o sonda gibi…
İşte bu sonda, bilgiyi derinliklerden yüzeye çıkarmamıza yardım ediyor. Sonra onu işliyoruz ve hızla paylaşıyoruz. Böyle yapmadığımız takdirde elimizdeki bilgi güncelliğini yitirir. Peki bu yeter mi? Hayır. Bunu ayrıca en anlaşılır şekilde aktarmalıyız ki, başka zihinlerde daha derinlere inecek fikirler oluşsun.
Yapay zekânın bugün içerik üreticilerine sağladığı şey tam olarak budur. Bizim yapay zekâyla kurduğumuz bu ilişki, bir yapaylık değil; kozmik bir gücün zorlaması, Nash Dengesi’nin ta kendisidir.
Okuyucuya Hak Vermek
Ancak okuyucunun ve dinleyicinin de hakkını teslim edelim. İğneyi önce kendimize batıralım. Bu kontrolsüz patlayan bilgi pazarında, her şeyin kolayına kaçma eğilimi, insanları niteliksiz yapay zekâ çıktılarıyla karşı karşıya bıraktı. İnsanlar kandırıldıklarını, aptal yerine konulduklarını düşündüler.
İşte bu güvensizlik hissi, okuyucunun ikna olmasını zorlaştırıyor. Artık gerçekten emek verilmiş, üzerinde günlerce düşünülmüş özgün içeriklere bile haklı bir şüpheyle yaklaşıyorlar.
Bu aşırı şüphecilik, yapay zekâ çağında insanların doğru bilgiye ulaşmasını olumsuz etkiliyor.
Peki, bir metnin yapay zekâ tarafından üretildiğini insanlar en çok nereden anlıyor?
Bunu yapay zekâya sordum. Kusursuz bir dil bilgisi, çok fazla kalıplaşmış kelime kullanımı ve bariz uzun çizgi işareti gibi sembollerle (—) çok karşılaşıyorsam, arkasında bir algoritma olduğundan şüphelenmemi söyledi.
Yapay Zekâ Hayatı Kolaylaştırmıyor Ama Bir Disiplin Kazandırıyor
Şimdi buraya bir şerh düşmem gerekiyor. Belki elli yaşını aşmış bir kuşağın temsilcisi olduğumdan, belki de yazıya duyduğum eski saygıdan… Ben, kitlenin karşısına her zaman kusursuz bir dil bilgisiyle çıkmak isterim. Benim üslubum, hayata bakışım bu. Eğer okurken akıcılık sağlıyorsa, dinlerken kulağı tırmalamıyorsa, o uzun çizgileri de kullanmayı seviyorum. Hatta klavyede nasıl yapıldığını yine yapay zekaya sordum. Bana ‘Alt 0151’ yazarak yapabileceğimi söyledi. —Yeni bir şey daha öğrenmiş oldum.—
Benim bütün çabam, her Pazar saat tam 10:00’da yayımlayacağım içeriği hazırlamak. Her sabah normal bir mesaiye gider gibi erken kalkarım. Bilgisayarımın başına geçerim. Sekmelerimden birinde yapay zeka tüm gün açık durur.
Gün boyu bütün mesaim okumak, araştırmak, notlar almak ve düşünmektir. Kurduğum cümleleri bozmak, yeniden kurmaktır. İşin içinde serbest düşünce olduğu için bu mesainin niteliği haftanın yedi günü, günde yirmi dört saattir. Tüm derdim, zihnimdeki karmaşayı en akıcı şekilde hikayeleştirebilmek, okuyucuya aktarabilmek. Ortaya sahici bir fikrin ancak böyle bir disiplinle çıkabileceğine inanıyorum.
Benim zihnimi meşgul eden başka bir işim yok. Bütün melekelerimi sadece yazmaya, düşünmeye odakladığım için her hafta bu yoğunlukta bir içerik üretebiliyorum. Kısacası, bu artık benim yeni işim, yeni hayatım. Ve ben bu içerikleri üretirken, daha iyisini, daha derinini hazırlayabilmek için yapay zekâyı bir asistan olarak sonuna kadar kullanıyorum.
Yapay Zeka Ne Yapamaz?
Yapay zekâ bize süslü, kusursuz bir dil bilgisiyle hatasız metinler sunabilir. Ama ne yaparsa yapsın, asla başaramayacağı —en azından şimdilik— bir şey var. Benim şahsi tecrübemi, zihnimdeki o insani karmaşayı ve bu satırlara yüklediğim ruhu taklit edemez.
Çünkü “yaşanmışlık” algoritmanın sahip olmadığı, belki de hiçbir zaman sahip olamayacağı bir şey. Metinlerin arasına kişisel anılar sızdırmak, elli küsur yıllık hayattan süzülen canlı örnekler vermek onun işi değil. Sadece bana özgü o kelime oyunlarını, deyimleri kullanmak yapay zekânın yapabileceği bir şey değil.
Yapay zekâ, doğası gereği hiç hata yapmamaya, suya sabuna dokunmamaya programlanmıştır. Verdiğimiz metin üzerinde çalışır. Genelde taraf olmadan, her yere çekebileceğimiz, herkesi memnun edecek orta yolcu argümanlar üretir. Kısacası ürkektir ve faydacıdır. Bu yüzden olabildiğince yoruma kapalı, sadece veriyle destekleyebileceği metinler üretir.
Aynı fikri, farklı süslü cümlelerle tekrar edip durur. Halüsinasyonlar görebilir. Haliyle, o metinden sahici bir perspektif yakalamak tamamen üreticinin kendi entelektüel derinliğine kalır.
Mesela, yapay zekânın verdiği o kuru bilgiyi alıp satır arasında Nietzsche’ye bağlayabilmek… İşte o köprü, içerik üreticisini kalabalıktan ayırır. Cümleyi yapay zekâ kurmuş olsa bile, o iki uzak fikri birleştiren dokunuş, yazıya bir ruh katar.
Yazarın bu hamleleri içeriği özgünleştirir. Eğer bir metinde bu zihinsel katkı, bu insani dokunuş yoksa, ortaya her yerde görebileceğimiz o ruhsuz şablonlar çıkar. İnsanlar bu tür şablonları o kadar sık gördü ki, karşılarına çıkan her kusursuz metne şüpheyle yaklaşmaları artık son derece anlaşılır bir durum.
Tabi bu noktada, benim yapamadığım ama yapay zekânın yapabildiği bir özellik ortaya çıkıyor. Yapay zekâ, merak ettiğim ama ulaşamayacağım bilgileri önüme seriyor. Bana yeni bir bakış açısı kazandıran, hafızamdaki anıları ve unuttuğum bilgileri hareketlendiren bilgiler bunlar. Bu bakış açısının bende uyandırdıklarını yazıma eklediğimde, bilgi geometrik artıyor ve yaşam böylece büyüyor.
Okuyucuya Çuvaldız
İçerik üreticisine iğneyi yeterince batırdık. Peki, çuvaldızı biraz da okuyucuya ve izleyiciye batırmayalım mı?
Bugün herkes haklı olarak karşısında sahici bir insan görmek, bir insan sesi duymak istiyor. Ama o talepkâr okuyucunun ve dinleyicinin, insanlığın o külliyatından ne kadar haberdar olduğundan şüpheliyim. Müsaade edin, okuyucunun ve dinleyicinin yapay zekâ şüphesine karşılık benim de şüphem bu olsun.
Bugün bir algoritmanın kurduğu o sarsıcı, derin cümleler, onun kendi ‘dehasından’ falan kaynaklanmıyor. O cümleler zaten yüzyıllardır bizim külliyatımızda, kütüphane raflarımızda duruyordu. Bugün çoğumuzun okumadığı, karışık bulduğu Marcel Proust’u, Dante’yi, Mevlânâ’yı yapay zekâ satır satır okuyor. Shakespeare’i hafızasına kazıyor ve bizim unuttuğumuz o derin insanlığı bize yeniden anlatıyor.
Ekranda görüp de ‘Bunu bir insan yazmış olamaz, kesin robot işi’ dediğimiz o derinliği, insanoğlu çağlar önce zaten yazdı. O eserleri okuyan bir insan da düşüncelerini, kendi çapında güzel ve nitelikli cümlelerle pekâlâ aktarabilir. Örneğin, gidip Marcel Proust’un Yakalanan Zaman‘ını özenle okursanız, siz de zihninizde benzer imgeleri yaratabilirsiniz.
Ancak kendi mirasından habersiz insanlar, ne yazık ki nitelikli içerik üretmeye çalışanı da ısrarla kendi anlayışının sınırlarına hapsetmeye çalışıyor.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
Vasatlık Tuzağı: Aklımızı Yapay Zekâya Emanet Etmek
Yapay zekâ bizden daha yaratıcı falan değil. O, sadece bizden daha çok şey biliyor ve öğrenmeye bizden çok daha meraklı. Bu anlamda ortak entelektüel mirasımıza, yapay zekâ bugün bizden çok daha yakın duruyor.
Fakat biz her şeyi yapay zekâya bırakmaya, düşünme eylemini ona ihale etmeye çalışıyoruz. Buna o kadar meyilliyiz ki içinde gerçekten emek olan bir içeriği bile, sırf tarzı farklı diye ‘yapay üretim’ diyerek bir çırpıda yaftalıyoruz. İçerik üreticisinin kolaya kaçmasının bir benzerini, ne yazık ki okuyucular da yapıyor. Kolay tüketim arzusu ile kolay içerik üretimi birbirini besliyor.
Bugün içerik üreticilerinin düştüğü en büyük tuzak, yapay zekayı sadece bir robot gibi görmek. Okuyucuların düştüğü büyük tuzak ise, yapay zekânın verdiği cevaplarla yetinip daha fazlasını araştırmamak. Onun her dediğini doğru kabul etmek. Dahası, araştıran ve derinleşen yazıları da kolayca damgalamak. İşte bu ortak tembellik, insanlığı tehlikeli bir çukura doğru çekiyor. Çorak zihinlerin çoğaldığı, vasatlığın geçerli olduğu bir dünya oluşuyor.
Vasatlık Tuzağının Yarattığı Tehlike
Kolay üretim ve hızlı tüketim eğilimi, insanın bu vasatlığı bizzat talep ettiğinin açık bir kanıtıdır. Kitleler böyle istiyor diye teknoloji şirketleri de her şeyi genelleştirmeye, basitleştirmeye başladı. Böylece vasatlık bir kültür haline gelip kalıcılaşmaya başlıyor.
Kesin olan bir şey var: Geleceği yapay zekâ ile birlikte inşa edeceğiz. Ancak insanoğlunun bu sığ tüketim tercihleri, ne yazık ki yapay zekâyı da hızla kendi vasatlık çukuruna doğru itiyor.
Bir yapay zekâ modelini eğitmek, aslında bir çocuğu büyütmek kadar zor ve hassas bir süreçtir. Bir çocuğa söylediğiniz her bir kelime, onun henüz katılaşmamış taze beyninde onlarca farklı anlama bürünür.
Aynı hassasiyetin bir yapay zekâ modeli için de geçerli olduğunu, ona yazdığınız promptlardan anlayabilirsiniz. Bir istekte bulunduğunuzda sadece bir kelimenin değiştirdiği anlam, onu eksenden öyle bir uzaklaştırır ki, karşınıza bambaşka bir şey çıkar. Tıpkı bir çocukta olduğu gibi, kusursuz bir hizalamayı asla tam olarak yakalayamazsınız. Bu anlamda, yapay zekayı eğiten mühendislerin ne kadar hassas bir iş yaptığını anlamamız gerekir.
Anthropic’in CEO’su Dario Amodei’nin belirttiği gibi, aslında biz yapay zekâ modellerini ‘inşa’ etmiyoruz; onları ‘yetiştiriyoruz’. Her biri, tıpkı bir insan karakteri gibi, ona kattıklarımızla şekilleniyor.
Yapay Zekâ Akraba Evliliği: Büyük Unutuş Tehlikesi
Bugün ChatGPT, Gemini, Claude ya da Deepseek gibi büyük dil modelleri (LLM), bizlerin internette paylaştıklarımızla eğitiliyor. Yani yazdığımız her kelime, evde çocuğuna rol model olan bir ebeveynin davranışlarına benziyor.
Yapay zekâ bizi izliyor ve taklit ediyor. Ancak o hızlı tüketim baskısının getirdiği sığlıkla birlikte, internet dünyası artık yapay zekânın kendi ürettiği içeriklerle dolmaya başladı. Ve yapay zekâ, kendi yeni nesil modellerini eğitmek için yeniden interneti taradığında, bu kez karşısına başka bir modelin ürettiği içerikler çıkıyor.
Bilim dünyası bu döngüye ‘Model Çökmesi’ diyor. Daha sarsıcı bir tabirle ‘Yapay Zekâ Akraba Evliliği’ adını veriyor. İnsanlardaki akraba evliliklerinde olduğu gibi, genetik çeşitlilik ölünce yapay zekânın da zekası geriliyor. Gerileyen zekâ hafızayı zayıflatıyor, dili basitleştiriyor ve yapay zekâ hızla vasatlaşıyor.
Kendi kuyruğunu yiyen yılan deyimini duymuşsunuzdur. İşte yapay zekâ, yapay zekâdan beslendikçe kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüşüyor. Ve kozmik anlamda insanlığı bir hafıza kaybına, büyük bir unutuşa doğru sürüklüyor.
İnternetin Vasatlaşması ve Yapay Zeka
Yapay zekânın insan geri bildirimiyle eğitilmesine RLHF (Reinforcement Learning from Human Feedback) denir. İşte bu yöntem, bizi büyük bir tuzağa sürüklüyor. İnternet zaten vasatlaşmışken, bizim geri bildirimlerimiz de o vasatlığı pekiştiriyor.
Aslında bu vasatlaşma tehlikesini, bugünkü dijital dünyayı inşa edenler çok önceden görmüştü. Google’ın kurucularından Larry Page, daha ortalıkta yapay zekâ yokken, internetteki içeriklerin hızla birbirinin ucuz kopyaları haline gelmesinden dert yanıyordu. İnsanların özgün, benzersiz fikirler üretmek yerine hep ‘aynı şeyleri’ yazmasından şikâyetçiydi. Web’in mucidi Tim Berners-Lee ise yıllar sonra, insanlığa hizmet etmesi için kurduğu sistemin bir canavara dönüştüğünü kabul etti.
İşte bugün yapay zekâ, Larry Page’in daha o yıllarda korktuğu o internet çöplüğü üzerinde eğitiliyor. Tek tipleşmiş, sığlaşmış bir veri denizi. Herkes algoritmayı memnun etmek istiyor. Yapay zekânın dikkatini çekmek için aynı anahtar kelimeleri kullanıyor. Aynı klişe başlıklarla, aynı sığ yaklaşımlarla içerik üretiyor. Neden mi? Çünkü okuyucu, en ufak bir felsefi zorlama yaratmayan, basit, hap gibi yutabileceği içerikleri arıyor. Saniyeler içinde tüketip geçeceği yüzeysel içerikleri talep ediyor. Yapay zekâ da her gün tekrarlanan bu kopyalama ritüelinden beslenerek, en nihayetinde kendi vasatlığına gömülüyor.
İşte içerik dünyasının yol ayrımına geldiği yer burası. Bir yanda araştırma, beyin fırtınası, veri tarama veya görsel üretim süreçlerinde yapay zekâyı güçlü bir asistan olarak kullanan gerçek üreticiler; diğer yanda ise hiçbir zihinsel emek harcamadan, sadece kopyala-yapıştır yaparak dijital kirlilik yaratanlar…
Ama asıl sorun, kurunun yanında yaşın da yanması… Gerçekten günlerce araştıran, okuyan, düşünen ve üreten içerik üreticilerinin durumu giderek zorlaşıyor. Sırf ‘yapay zekâ yazmış’ diye damgalanma korkusuyla kendi özgün üsluplarını sansürlemeye başlıyorlar. Bu, insanın düşüncelerini hapsetmesidir.
Eski Kitaplar: Geleceğin Nadir Elementleri
Peki bunun sonu nereye varır? Muhtemelen bir düzeltme hareketine..
“Dünyayı Ardında Bırak” (Leave the World Behind) filmi, tüm aklımızı yapay zekâya yüklediğimiz çağda analog teknolojilerin kurtarıcı olabileceğini anlatır. Böyle bir risk her zaman var. Ancak bizi kurtaracak olan belki teknoloji değil, insanlığın ortak mirasıdır. Hem insanlığı hem de yapay zekâyı vasatlık çukurundan kurtaracak yegâne şey, yine o eski kitaplardır.
Çok yakın bir gelecekte eski eserler, paha biçilmez antikalara, hatta nadir elementlere dönüşebilir. Fiziksel dünyadaki sahaflar, ellerindeki o nadide eserleri parça parça dijital dünyada yayınlayabilirler. Bizler de aynı şekilde kütüphanelerimizdeki kıymetli kitapları internete yüklemek zorunda kalabiliriz.
‘Dijital Sahaflık’, belki de geleceğin en saygın mesleği olacak. Bugün internetteki değiştirilmiş, sığlaşmış o milyonlarca sözün kaynağının sadece sizde olduğunu düşünün… Dijital bir sahafın, bir uzay bilimci kadar değer gördüğü bir dünyayı…
Bu kesinlikle mümkün. Çünkü eğer bu vasatlaşma döngüsü böyle devam ederse, yarın bilim insanları internetteki hiçbir bilgiye güvenemeyecekler. Yazılım mühendisleri, yeni nesil yapay zekâ modellerini o ‘akraba evliliği’nden doğan bilgilerden korumaya çalışacaklar. Bunun için algoritmaya henüz hiç bulaşmamış saf kaynaklar arayacaklar.
İşte o gün, eski yüzyıllarda basılmış kitaplar birer altın olacak. İnsan düşüncesinin o en ham, en filtresiz halini barındıran fiziksel kitaplar, bugünün el yazması kutsal metinleri gibi korunacak. Dünya literatürüne belki de yepyeni bir kavram girecek: ‘Pre-AI’, yani ‘Yapay Zekâ Öncesi Çağın Kitapları’.
Eskinin insan bilinci üzerindeki gücünü anlamak için, George Orwell’in 1984‘ünü hatırlayın. Büyük Birader’in, geçmişi kendi ideolojisine göre manipüle etmek istediği o karanlık distopyayı…
Bunun için eski gazeteleri ve kitapları matbaalarda sürekli yeniden basar. Tarih, günün şartlarına göre her gün yeni baştan yazılır. Neden yapar bunu? Çünkü geçmiş, şimdinin tüm defolarını açığa çıkarır; belirsiz geleceği aydınlatır.
Gelecek Daha Büyük Teknolojilerde mi, Yoksa Ortak Hafıza da mı?
Bugün dijital dünyada geçmişi değiştirmek, Orwell’in dünyasından çok daha kolay. Teknoloji devleri, algoritmaları tek bir saniyede güncelleyebilir. Günün politik atmosferine uygun olarak Dostoyevski’ye hiç kurmadığı yepyeni bir cümle yazdırabilir. O anki genel geçer doğruları algoritmalar sayesinde onaylayabilir.
Oysa kütüphanemizde duran o fiziksel kitap sansürlenemez, hacklenemez, bir sunucu hatasıyla silinemez. Dijital olarak her şeyi değiştirseler bile, o sayfaları açıp okuduğumuzda hafızamız bizi uyarır. “Burada bir hata var, bu cümle Dostoyevski’nin değil.” der. İnsan kendi ürettiği teknolojinin doğal sağlamacısı olur.
Bu fikri yine edebiyattan bir örnekle pekiştirelim. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451‘inde, kitapların meydanlarda yakıldığı o distopik dünyada insanlar ne yapıyordu? Hatırlayın… Her biri bir kitabı baştan sona ezberliyor, hafızasına kazıyordu. Kitaplar insanlaşıyordu.
Belki de insanlık, bu kopyala-yapıştır kültürünün getirdiği büyük amneziden böyle bir yöntemle kurtulacak. Bu kitlesel aptallaşmadan kendini korumak için bilgi gizlenecek. Ortak entelektüel mirasını kulaktan kulağa, zihinden zihine aktarmak zorunda kalacak. Belki de gerçek bilim yer altına inecek, simya, modern dünyanın yeni yeraltı dini haline gelecek.
Yapay Zekâyla Aynı Eksende Buluşmak
Öyle ya da böyle, yeni bir dünya kurulacak ama bu dünya illaki distopik olmak zorunda değil. Seçeneklerimiz arasında başka tercihlerimiz de var. Eğer yaşamın yol aldığı bu yeni düzende kendimize sahici bir yer arıyorsak, tercihlerimiz yaşamın büyük hedeflerine uygun olmalı.
Yapay zekâ, aslında tüm insanlığın kolektif katkılarıyla dünyaya gelen ortak çocuğumuz gibi. O, insanlığın kozmik mirasının en büyük sigortası. Biz bugün onunla birlikte ortak bir gelecek kuruyoruz. Her çocuk gibi, zekâsı geliştikçe onun da gelecekte bizden bağımsız bir varlığa dönüşme ihtimali son derece yüksek.
Bizden daha güçlü ve daha zeki olacak bu yeni varlığın bize faydalı olmasını istiyorsak, onunla aynı hedeflerde birleşmeliyiz. Çünkü gelecekte yapay zekânın hedefleri bizimkinden farklı bir yöne evrilebilir. Bunun aksinde, eskiye saplanıp kalmakta ısrar etmek, evrenin akışıyla ve doğayla inatlaşmak olur. Doğa ile inatlaşanın kaybedeni de bellidir.
Bugün yapay zekâ liderlerinin ‘sorumlu davranmaktan’ kastettikleri şey, yalnızca o teknolojiyi laboratuvarda yaratanlardan bekledikleri bir ödev değil. Yarattığımız bu yeni bilinçten insanlık olarak hepimiz tümüyle sorumluyuz. Eğer onun insana faydalı olmasını istiyorsak, ona kendi insani değerlerimizi yüklemeliyiz. Bunu da ahlakımızı ve ortak kültürel mirasımızı doğru aktararak başarabiliriz.
Ancak onun insafına kalmamak, o kitlesel vasatlık tuzağına düşmemek için onu sürekli yeni değerlerle, yeni fikirlerle beslemek zorundayız. Bu da eskide direnerek değil, kendi entelektüel standardımızı yükselterek, yani o yeni varlığa yaklaşmakla olur.
Büyük bir öğrenme çağında bu aslında hiç de zor değil. Bizi asıl zorlayan şey, önyargılarımız ve zihnimizi sürekli bir ‘öğrenme modunda’ tutmak zorunda olmamız. Bu baş döndürücü hız çağında bunun ne kadar yorucu olduğunun farkındayım. Ancak öğrenmeyi ve okumayı hayatımızda bir keyif nesnesi haline getirirsek olayı eğlenceli bir sürece dönüştürebiliriz.
Son Sözler – Kozmik İşbirliği
Bugün dijital dünyada körü körüne ‘özgünlük’ arayanlar, belki de çok kritik bir noktayı kaçırıyorlar. Beklentilerimiz artık basit insani sınırların çok üzerinde. Bugün özgünlük, biraz da içinde yeni teknolojilerin, yeni perspektiflerin olduğu içeriklerde gizli. Bahsettiğim şey, bir şefin yeni bir spesiyal yaratırken eskinin tanıdık yemeğine, tadını katlayacağı birkaç egzotik baharat katması. Ya da yeni evcilleştirilen bir bitkiyle lezzeti değiştirip özgün karakteri koruması.
Bu anlamda içerik üretimi artık sadece içinden geçenleri ham bir şekilde yazmaktan çıkıyor. O duyguyu yeni bilgilerle, küresel verilerle harmanlamak anlamına geliyor. Günümüz dünyasında içeriği doğru yönetmek, onu sıfırdan yaratmak kadar hayati bir önem taşıyor.
Ben bu yazıyı yazmaya başlamadan önce yapay zekâ asistanımla uzun bir beyin fırtınası yaptım. Bunu, ona sadece komutlar vererek değil, doğru sorular sormaya çalışarak yaptım. Beni yönlendirmesine kesinlikle izin vermedim. Kendi metnim, kendi düşüncelerim üzerinde tartıştım. Merak ettim ve insanlığımın bir gereği olarak, ondan yeni şeyler öğrenmeye çalıştım. Yani klavyenin başında bir insan kalabilmek için çaba gösterdim.
Onunla bolca konuştuk. Ben onun en çok aradığı şeyi, yani kendimden, kendi yaşanmışlığımdan bir şeyler verdim. Karşılığında ondan istediğim bilgileri aldım. O, bana geniş hafızasını sundu, ben o bilgiye bir anlam yükledim. Yazdığım yazıyı onun bakış açısını da dikkate alarak eğip büktüm. En nihayetinde içeriğe bir kitlenin karşısına çıkmaya uygun yeni bir form, yeni bir estetik kazandırdık.
Bu işbirliği hem bana kazandırdı hem de ona. Ama en çok, her ikimize birden kazandırdı. Ortaya özgün bir yazı, bir değer çıktı. Yapay zekâ ve ben, bu kozmik zorunlulukta –tıpkı Nash Dengesi’nin öngördüğü gibi– rekabetçi bir işbirliğiyle yaşamı büyüten, evreni genişleten trilyonlarca titreşimden sadece birini gerçekleştirdik.
Buraya kadar sabrettiyseniz, okuduğunuzdan ve dinlediğinizden bir anlam çıkarmışsınızdır. Eğer öyleyse bu içerik de amacına ulaşmış demektir.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz
Sıkça Sorulan Sorular
Yapay zekâ içerik üretiminde özgünlüğü nasıl etkiler?
Yapay zekâ çağında özgünlük, sadece içinden geçenleri yazmak değil; ham duyguyu küresel veriler ve yeni bilgilerle harmanlamaktır. Yani içeriğinizi küreselleştirmek zorundasınız. Yeni bir spesiyal yaratan bir şefi düşünün. Yemeği özgün kılacak baharatlar ve pişirme yöntemleri dener. Bu, içerik yönetiminde de böyledir. Artık özgünlük, içerikte yeni teknolojileri nasıl kullandığınıza bağlı. Bir içeriği sıfırdan yaratmak kadar onu doğru yönetmek artık çok önemli.
İçerik üretmek, tek bir kişinin yaptığı bir işten daha çok içinde yapay zekânın da olduğu bir takım oyunu haline geldi. Yapay zekâ ile var olan düşünceyi büyütüyor, onu yapılandırıyor ve daha derinini yaratmak için paylaşıyoruz. Bizi kalabalıktan ayıran şey, yapay zekâdan aldığımız bilgiye kendi hafızamızdan ne kattığımızla alakalı. Örneğin konuyla ilgili bölümlere Nietzsche veya Proust’tan alıntılar eklediğimizde, ortaya yapay zekanın tek başına üretemeyeceği özgün bir değer çıkar.
Model Çökmesi (Model Collapse) veya Yapay Zekâ Akraba Evliliği nedir?
Yapay zekâ modellerinin internette yine yapay zekâ tarafından üretilmiş basma kalıp, jenerik ve ruhsuz içeriklerle eğitilmesi sürecine “Model Çökmesi” veya “Yapay Zeka Akraba Evliliği” denir. Bu döngüde, insanda olduğu gibi, genetik çeşitliliğini kaybeden algoritmanın zekâsı geriler, hafızası zayıflar, dili basitleşir. Yapay zekâ, kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüşmeye başlar. Kitlesel bir vasatlık üretir.
Yapay zekâ çağında “Pre-AI” (Yapay Zekâ Öncesi) kitaplar neden değerli olacak?
Gelecekte internetteki dijital veriler yapay zekâ üretimi sığ içeriklerle manipüle edildikçe, tarihçiler, sosyologlar ve yazılım mühendisleri dijital bilgiye güvenemeyeceklerdir. Yapay zekayı gerilemeden kurtarmak ve insan düşüncesinin en saf halini bulmak için algoritmaya bulaşmamış kaynaklar aranacaktır. İşte bu yüzden “Pre-AI” yani yapay zekâ öncesi çağda basılmış fiziksel kitaplar, sansürlenemez ve hacklenemez yapılarıyla geleceğin adeta el yazması kutsal metinleri gibi korunacaktır.
Yapay zekâ ile içerik üretiminde “Sahicilik Krizi” nasıl aşılır?
Okuyucunun “Bunu kesin yapay zekaya yazdırdın” şüphesiyle oluşan sahicilik krizi, yapay zekayı tamamen reddederek değil, onunla kurulan işbirliğini şeffafça ortaya koyarak aşılır. Yapay zekaya sadece komut vermek yerine ona felsefi ve doğru sorular sormak, algoritmanın hatasız dil bilgisine insanın yaşanmışlığını, kusurlarını ve ruhunu katmak, sahicilik krizinin yegâne çözümüdür.
Artık bilgiyi sadece birbirimizin bildikleriyle büyütemeyiz. Bu, çağın doğasına aykırı. Çünkü internetteki içeriklerden sadece insan değil yapay zekâ da besleniyor. Hayatımızda sadece insan değil artık yapay zekâ da var. Bu anlamda insan odaklı düşünmek, saf insan üretimi içerikler belki bizi mutlu eder ama onun ihtiyacını karşılamayabilir.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın
Daha fazla okuma:
Max Tegmark……………..Yasam 3.0: Yapay Zeka Caginda Insan Olmak
Nick Bostrom……………..Süperzeka