Zamanı En Basit Nasıl Anlatabilirsiniz?
Çoğu insan Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde‘sini çok karışık bulur. Ancak son derece karmaşık insan doğası daha ne kadar basit anlatılabilir ki? Üstelik insan doğasının saf zamandan meydana geldiğini kabul edersek, Proust’un yaptığı iş tek kelimeyle dâhiyanedir. Çünkü o, insanı bir varlıktan ziyade, geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçtiği sürekli bir devinim olarak ele alır.
Her insan, kendi zihninde cisimleştirdiği bir zamanı yaşar. Yaşadığı o zaman, evrendeki uzay-zaman içinde etki ettiği yer kadardır. Bu öznel zamanla parçası olduğumuz tüm zamana dokunur, onu etkileriz. Çoğumuz bunu kavrayamadan bu dünyadan ayrılırız. Ya da Marcel Proust gibi, kavramak için ömrümüzü veririz.
Proust, insanı, içinde sayısız zaman katmanı olan bir varlık olarak düşünür. Bu da zaten anlatması zor olanı daha da zorlaştırır.
Konuya şu küçük düşünce deneyiyle giriş yapalım ve Proust gibi zihnimizin sınırlarını biraz zorlayalım. Küçük bir bölümünde yaşadığımız evrenin büyüklüğünü hayal etmeye çalışalım. Görmediğimiz halde yine de derinliğini bilincimizde hissediyoruz değil mi?
Uzaydaki aynı atomların farklı dizilimlerinden oluşmuş trilyonlarca varlıktan biriyiz. Bizim için Big Bang ile başlayan, 13,8 milyar yılda sayısız kez dizilip yeniden dağılan atomların son sıralamasından meydana geliyoruz.
Yaşamımız da tıpkı evren gibi katmanlıdır. Trilyonlarca olay ve ilişkiden oluşan bir birikimin en üst yüzeyinde yaşarız. O derinliği bilincimizde hissetmemiz, köklerimizin oraya ait olmasındandır. Çünkü bizler de bir bedenin içine sıkışmış birer mikro evreniz. Zihnimizin içinde, deneyimlediğimizden çok daha büyük, çok daha zengin bir zaman vardır. Çünkü zihnimiz, evrene açılan bir kapıdır.
Kayıp Zamanın İzinde, onu okuyanın yazdığı bir roman
Benlik: Milyonlarca İlişki ve Olayın Toplamı
Belki de soyut düşünebilme yeteneğimizin altında yatan giz buradan geliyor. Çünkü bizler anlam arayan varlıklarız ve nereden geldiğimizi bilmek isteriz. Bu yüzden ne kadar akılcı olmaya çalışsak da aklımız hayal gücümüzü kontrol edemez. Hayallerimiz, bize köklerimizden gelen bir çağrı gibidir.
Bir geometri problemini düşünelim. Elimizdeki verilere kilitlendiğimizde çözemeyiz çünkü çözüm, şeklin dışındaki ilişkilerde saklıdır. Gözlerimizle gördüğümüz kare veya üçgen, uzayda saklı olan gizli dünyanın bir uzantısıdır.
Romanda anlatıcı da, karakterleri anlamak için dünyaya onların gözünden bakmaya çalışır. Kendi zihninde oluşan zamanı —imgeleri, kavramları farklı formlara sokarak onların gözünden görmeye çabalar. Adeta zihinlerindeki zaman akışına girmeye çalışır.
Üzerinde hiçbir gücümüzün olmadığı bir doğanın içinde yaşıyoruz. Başıboş asteroitler, süpernovalar, karadelikler sürekli yok eden ve yeniden yaratan bir mekanizmanın parçalarından başka bir şey değil. Zamanda var olan her şey, biyolojik sınırlarımızı aşan, hissedemediğimiz ve göremediğimiz şeylerle ilişkilidir.
Bu bağlamda evrendeki tüm varlıklar bir ilişkiler ve olaylar bütünüdür. Biz dahil, varlık olarak adlandırdığımız her şey, titreşimler ve dalgalanmalardan oluşur. Acılar, sevinçler, hüzünler, kızgınlıklar… Duyularımızla algıladığımız olayların bizde uyandırdığı dalgalanmalardır.
Hissettiğimiz, zihnimizde imgeleştirdiğimiz ve sözcüklerle kavramsallaştırdığımız şeyler soyut nesnelerdir. Bu, iki hidrojen atomu ve bir oksijen atomunun birleşmesiyle ortaya çıkan varlığa su dememize benzer. Suyu nesneleştirirken tüm kimyasal süreçleri ve ilişkileri de bu tanıma dahil ederiz. Her şey birbiriyle ilişkili, bir başka şeyin başkalaşmış halidir.
Bu durumda şunu söylemek mümkün: Etkileşim içinde olduğumuz her olay ve her ilişki, bizi az önce olduğumuz kişi olmaktan çıkarır. Akşam yatağa girdiğimizdeki kimliğimiz, gördüğümüz rüya ile değişir. Her benliğimiz, geçmişten beslenen ilişkiler, olaylar ve diğer insanların algılarının son halidir. Kısaca “Ben” dediğimiz varlık, geçmişteki ilişkilerin ve olayların bir özetidir. Ve benliğimiz, şimdiki andan bilinçaltımızın derinlerine uzanan, birbiriyle bağlantılı anılardan oluşan bir hafızayla anlam bulur.
Bizler Neyin Devamıyız?
Bu yüzden anlatıcı, bazen insanların davranışlarında, yüzlerinde ve eğilimlerinde kuşaklar boyunca taşınan izleri arar. Sanki bireyler, kendilerinden önce yaşamış insanların yansımalarıdır.
Aynı ilkenin toplumsal dönüşümler ve tarihsel olaylarda da geçerli olduğunu görebiliyoruz. O halde şunu söyleyebiliriz: Hayata zamanın bir anından, ama bir şeyin devamı olarak başlarız. Değişimin son temsilcisiyiz ve doğmamızla beraber değişim devam eder. Şu anda yaptığımız şeylere geçmişimiz sürekli müdahale eder.
Kayıp Zamanın İzinde de yedi cilt boyunca anlatıcı, aslında tek bir şeyi anlatır; ilişkilerin ve olayların sürekli yeni bir forma girerek değişimine… Ama bu değişim rastlantısal bir akış değildir. Katı, gözlemlenebilir, nedensel bir yapıya sahiptir.
Bunu Guermantes Tarafı‘nda, Doncieres’te Saint-Loup’un savaşlar tarihini anlatmasında görürüz. Saint-Loup o bölümde yapılan her savaşın bir benzerinin, hatta aynısının, farklı bir zaman ve mekânda yapıldığını anlatır.
İnsan ister istemez şu benzerlikleri düşünmeden edemiyor: Eğer Saint-Loup haklıysa, o zaman Truva Savaşı kendini Büyük İskender’in Granikos ve 1915’te bizim verdiğimiz Çanakkale Savaşı’yla tekrar mı ediyor?
Sadece düşündüm.
Bergson’un Etkisi ve Bedenin Sabitleyici Rolü
Bu tarihin anlatıcısı bedenimizdir. Kendimizi tekil bir varlık, bir birey olarak görsek de aslında birbirimizin pozisyonuna göre tavır alırız. Davranışlarımızı, düşüncelerimizi özgür irademiz değil, büyük ölçüde çevremizden aldığımız sinyaller belirler. Aldığımız sinyalleri geçmiş deneyimlerimizin oluşturduğu değerlerimizle işler, bizi oluşturan ilişkilerin ve olayların doğasına uygun tepkiler veririz. Yani zaman, bedenimizde katılaşmış ve sabit bir varlık gibidir.
Proust, romanda zamanı doğrusal ele almaz. Sürekli hareket içindeki evreni anlamlandırmak için bedenimizi sabitlememiz gerekir. Bedenimiz, her şeyin döndüğü evrende bizi bir noktada konumlayan ve bir bakış açısı geliştirmemizi sağlayan organik kabımızdır.
Marcel Proust, yakın arkadaşı Henri Bergson’dan etkilenmiştir. Bergson’a göre beden, bilincin dünyayla ilişki kurduğu merkezdir.
Anlatıcı da ilk kitap Swann’ların Tarafı‘na bu olguya referans vererek başlar. Uykudan uyandığında zihninde dönen her şeyi yerli yerine oturtmaya çalışır. Bu sahne, bedenin bilinci sabitleyen bir referans noktası gibi işlediğini düşündürüyor. Anlatıcı bu durumu şöyle açıklıyor:
Çevremizdeki nesnelerin durağanlığı, bu nesnelerin başka nesneler değil de onlar olduklarından emin olmamızın — yani düşüncemizin onların karşısında durağan olmasının — zorunlu bir sonucudur belki de. Kıpırdayamayacak kadar uyuşmuş olan bedenim, yorgunluğunun aldığı şekilden yola çıkarak uzuvlarının konumunu saptamaya çalışır; buna göre, duvarın yönünü, eşyaların yerlerini anlamaya, içinde bulunduğu odayı yeniden oluşturmaya, isimlendirmeye çalışır.
Zaman Konisi ve Büyüyen Zaman
Bizler dış dünyadan bedenimizle algıladıklarımızı iç uzayımızda, yani zamanda nesneleştiririz. Dışarıda gördüklerimizi, onlara yüklediğimiz anlamlarla sarmalarız. Zaman dediğimiz şey, düşüncelerimizin bir akış biçimidir.
Anlatıcı gerçekten de kendi bilincinin dışında başka bir dünya bilmez. Onun dünyayı anlamlandırmak için elinde tek bir veri vardır: Kendisi. Roman boyunca dış dünyaya dair hiçbir “objektif” betimleme yoktur. Combray’i anlatırken bile şöyle der: “Combray’i anlattığımda, aslında sadece Combray’in benim içimde bıraktığı izlenimleri anlatıyorum.” Benim buradan anladığım, erişebildiğimiz dünyayı bilincimizin inşa ettiğidir.
Bir insanın anatomik haritasını çıkarabildiğimiz gibi, anlatıcı da yaşadıkça, deneyimledikçe içsel dünyasının bir haritasını çıkarır. Roman, küçük bir çocuğun hayatının ilk evresinin oluştuğu Combray’de başlar. Onun için dünya, evinin yolunun bir çatalla ayrıldığı Swann’ların tarafı veya Guermantes tarafından ibarettir.
Romanda ilerledikçe fizikteki zaman konisi kavramını çok sık hatırladım. Her insanın zaman konisi, etkilendiği bir geçmiş ve etki edeceği bir gelecekten oluşur. Doğmamızla beraber adeta bir Büyük Patlama’nın (Big Bang) açığa çıkardığı ışıma gibi, zamanımız da ışımaya başlar. Algılarımızla dünyamız büyür, zaman konimiz genişler. Daha çok ışıkla birlikte evrende daha büyük yer kaplamaya başlarız.
Bunu daha iyi anlayabilmek için, romandaki gibi çocukluk yıllarımızı hatırlayalım. Dünya, yaşadığımız mahalleden ibarettir. Zaman ilerledikçe şehrin diğer bölgelerine, başka şehirlere ve başka ülkelere gideriz. Yani yaşam ve dünya bizim için büyürken zamanda kapladığımız yer de büyür.
Madlen ve Uyanan Unutulmuş Zaman
Burada, biraz önce bahsettiğimiz geometri benzetmesine geri dönelim. Geometrik şeklin kenarlarını zihnimizde uzattığımızda, aslında zihnimize tuttuğumuz ışığı daha ileriye taşır ve içimizdeki zamanı büyütmüş oluruz. Çünkü gitmediğimiz, görmediğimiz yerleri hayal eder, zihnimizde nesneleştiririz.
Deneyimlediğimiz gerçek, aslında zihnimizde kendini gizleyen zamanın bir uzantısıdır. Henüz gitmediğimiz yerler ya da unuttuğumuz anılarımız, içimizdeki uzay-zamanda bir yerde, algılarımızın kusurlarından uzaktır.
Bunu romanda, anlatıcının gençlik yıllarındaki Venedik hayallerinde, çocukluğunda Balbec’i görme arzusunda ve annesini çağırdığı Combray akşamında buluruz. Bu durum hepimiz için geçerli değil midir? Bize büyülü gelen hayallerimizi gerçekleştirdiğimizde sihri kaçar, anı olup hafızamızın derinlerine indikçe de o günleri özleriz.
Anlatıcının Combray’de annesini çağırdığı o çıngırak sesi ile başlayan içsel yolculuğu, zamanı bir bütün olarak kavradığı ana kadar sürer. Marcel’in izlenimleri, hafızasını oluşturan anıları birbirine bağlar. O ânı hatırlatan bir izlenim, madlende olduğu gibi, çevresindeki unutulmuş zamanı da canlandırır.
Ben madlen bölümünü okuduğumda aklıma yerçekimi kuvveti geldi. Dışarıdaki dünyanın bilincimizde kurulduğu fikri bir anlam kazandı. Gerçekten de hayatımız, bizde etkisi büyük anıların çevresinde şekillenir. Adeta zihnimizdeki uzayda bir yer çekimi etkisi yaratırlar. Bir güneş sisteminde evrenin dokusunu büken gezegenler gibidirler. Çevresinde ise onların en büyük uyduları vardır. Farklı yükseklikteki döşeme taşları Venedik’i, bir peçetenin sertliği Balbec’i, çaya batırılan madlen Combray’i hatırlatır.
Yazılarımıza abone olun. Düşünce yolculuğumuza siz de katılın
Romanın Biçimsel Akışı: Tek Nefes
Romanda anlatıcının bilinç akışı hiç kesilmez. Uykudan uyanışla başlar, son ciltteki “zamanı yakalama” anına kadar akmaya devam eder. Bu, bize anlatıcının içsel yolculuğunun da hızını gösterir.
Proust’un 3000 sayfalık romanı, bir nefeste söylenmiş tek bir cümleyi andırır. Roman, bir 100 metre koşucusunun, hızını hiç düşürmeden bir maratonu koşması gibi akar. Düşünceler arasında boşluk hissetmezsiniz. Böyle bir zihin de sürekli yeni imgeler ve kavramlar üretir.
Bu tek nefes, Proust’un ünlü uzun cümle yapılarının felsefi karşılığıdır. Her varlığın bir ilişkiler ve olaylar bileşimi olması gibi, her cümle de düşünce akışını birbirine bağlar ve nefes asla tamamen verilmez.
Belki de romanın insanı yoran tarafı, Proust’un bu bitmeyen zihinsel kondisyonuna ayak uyduramamaktır. Ben bu yüzden bazı sayfaları ve cümleleri defalarca okumak zorunda kaldım.
Ancak zamanı başkalarının gözünden görmeye çalışmak, algılarının kendi iç dünyasında yarattığı değişimi analiz etmek… Oldukça yüksek bir zekâ ve gözlem yeteneği gerektiren bir iştir.
Karakterler, Yazarın İronisi ve Duyguların Evrenselliği
Proust’un romanındaki yalnızlık duygusu en çok burada belirginleşir. Her birimiz evrene bulunduğumuz konumdan bakar ve bizde uyandırdığı izlenimlerle anlamlandırırız. Ancak bizim gibi diğer insanlar da zamana kendi pencerelerinden bakar. İşte bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde‘de en büyük gerilim, herkesin gözünden farklı bir anlam taşıyan dünyayı başkasının gözünden görememektir.
Proust, gerçek hayatında eşcinsel biriydi. Anlatıcıyı heteroseksüel yaparak kendi deneyimlerine dışarıdan bir gözlemci gibi bakma şansı yakaladı.
Anlatıcı Marcel, eşcinsel aşkı “Sodom” ve lezbiyen aşkı da “Gomorra” olarak kodlar. Bu yapı, hem kendi deneyimlerini dolaylı biçimde görünür kılar hem de anlatıcıya bu dünyayı dışarıdan gözlemleme imkânı verir.
Bu ironinin en canlı örneği, zekâsına hayran olduğu Baron de Charlus’tur. Charlus, Proust’un bazı deneyimlerini ve iç çatışmalarını taşıyan en yoğun karakterlerden biridir. Hem zeki hem acınası, hem zalim hem kibar, hem aristokrat hem de yeraltı dünyasının bir parçasıdır. Anlatıcı, ona merhamet duyar ama onun dünyasına asla tam olarak giremez.
Albertine ise bu yapının diğer yüzüdür. Eğer Charlus “Sodom”un, yani erkek eşcinselliğinin temsilcisiyse, Albertine “Gomorra”nın, yani kadın eşcinselliğinin odağıdır. Anlatıcının en merak ettiği şey, her iki eşcinselliğin arasındaki benzerliktir. Albertine’e duyduğu tutkulu aşk, aslında onu tam olarak bilememenin yarattığı kıskançlıktır.
Bu anlamda Albertine’in dünyasının, anlatıcı için sonsuz bir muamma olduğunu söyleyemez miyiz? Evet söyleyebiliriz. Onu ne kadar gözlemlese, ne kadar kontrol etmeye çalışsa da Albertine hep bir parça kaçar. Anlatıcının onu uyurken izlediği o sahneyi hatırlayın. Albertine, onun gözünde bir “çiçek” gibi nesneleşir. Ancak bu nesne, asla tam olarak ele geçirilemez. En sonunda kaybettiğinde bile, anlatıcı onu ancak kendi anılarıyla yeniden inşa eder.
Einstein, Bergson ve Binbir Gece Masalları: Proust’un Bilincindeki İzdüşümler
Proust, belliki zamana takıntılı biriydi. Farklı benliklerle geçmişe bakmak, aslında göreliliğin iç dünyamızda nasıl çalıştığının bir anlatımı gibiydi.
Romanı okurken, fizik yasalarının kendi bilinç evrenimizde de çalıştığını düşündüm. Yaşadığımız maddi dünyanın dışında, içimizde de anılarımız belli uzay-zaman koordinatlarında durur. Yeni bir anı diğerlerinden bağımsız değildir. İşte bu bağlılık, bizim zaman konimizin haritasını çıkarır.
Karakterler, her insanın yaptığı gibi, kendi dünyasını yansıtır. Sanki bir karakterler galerisinde, anlatıcının o karaktere yüklediği sıfatlarla değişen birçok yüz, aynı isim altında yaşar. Örneğin Albertine, anlatıcının zihninde asla “kendisi” olarak var olmaz. O ya kıskançlık nesnesidir, ya kaçış arzusudur, ya da kaybedildikten sonra kıymeti anlaşılan sevgilidir, dosttur.
Aynı şekilde Swann, Charlus, Odette, Gilberte… Hepsi anlatıcının duygusal durumuna, yaşına, hafızasının o anki katmanına göre şekil değiştirir. Karakterler, sadece anlatıcının bilincinin filtresinden geçerek var olur.
Bu bağlamda aynı an, anlatıcının farklı zamanlardaki bilinci tarafından bambaşka şekillerde deneyimlenir. Örneğin aynı bahçe, çocuk Marcel için sonsuz bir keşif alanıyken, yaşlı anlatıcı için sadece kayıp zamanın hüzünlü bir kalıntısıdır. Geçmiş, gözlemcinin şimdiki konumundan bağımsız değildir.
Marcel Proust, elbette ki birçok kaynaktan beslenmiştir. Ancak birçok büyük edebiyatçı gibi belli ki Binbir Gece Masalları‘ndan çok etkilenmiş. Romanda insanın bu içsel yolculuğunun bir ömür sürdüğünü Binbir Gece Masalları‘nın kendinde uyandırdığı izlenimlerden anlıyoruz.
Aynı zamanda Proust, Henri Bergson’un da izinden gider. Proust, Bergson’un “süre” (durée) kavramıyla zamanı nesnel bir ölçü olmaktan çıkarıp bilincin öznel akışı olarak tanımlamıştır. Ancak doğrudan ilham almamış olsa da Einstein’ın zamanın mutlak olmadığı fikrini de onun düşüncelerinde görebiliriz
Burada şunu söylemeliyim: Ben, bu düşünceleri birbirleriyle özdeşleştirmiyorum. Sadece romanın bende uyandırdığı izlenimleri aktarıyorum. Proust, Kayıp Zamanın İzinde‘de bu düşünceleri edebi bir anlatıya dönüştürür.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
Proust ve Einstein: Fizikten Bilince Görelilik
Benim tüm seriyi ikinci okuyuşum. Okuma boyunca şu soruyu kendime sordum: Anlatıcı çok yoğun duygular mı yaşıyor yoksa içinde çok keskin gözlemlerle parçalara ayırdığı bu duyguları anı olarak bir zaman hücresine mi hapsediyor? Bence ikincisi. İç dünyasına adeta bir atomik mikroskobuyla bakıyor, zamanı oluşturan her parçacığı görebiliyor.
Proust hızla geçen bir düşünceyi yakalıyor, zaman yavaşlıyor, onu imgelere dönüştürüyor ve dışarı çıkarıyor. Duygularını birer nesneye çevirerek duyguyu o zamana mühürlüyor.
Anlatıcı duygularını tarif ederken beni kendimle bir monologa sürükledi. Romanda, kendinizle ilgili “Acaba gerçekten böyle mi?” diyebileceğiniz, ama çoğunlukla öyle olduğunu düşündüğünüz keskin gözlemler var. Olaylar ve mekânlar farklı olsa da aynı köklerden gelen duygulardan besleniyoruz. Aşk, kıskançlık, öfke…
Çoğumuz hayatımızda başka insanlara âşık oluruz ama her seferinde tek bir aşkı yaşarız. Bizi öfkelendiren insanlara duyduğumuz öfke tektir. Bütün bir zamanda birçok olayın ve ilişkinin kaynaşmasıyla kavramlaşmış duygulardır bunlar.
Ancak her deneyimde hayatta bir boyut atlar, yeni bir benliğe kavuşur ve o kavramı daha da zenginleştiririz. Her aşkımızda, her öfkemizde, bir önceki benliğin aşkının ve öfkesinin izleri kalır. Hayatta yol aldıkça geçmişe farklı bir zamandan, farklı bir benlikle bakarız.
Artık şundan daha emin konuşabilirim: Tıpkı özel görelilikte gözlemcinin hızının zamanı genişletip büzüştürmesi gibi, Proust’ta da anlatıcının duygusal durumu, yaşı, hafızasının katmanı, zamanın akış hızını ve yönünü belirler. Çocukluğundan, zamana bir boyut kazandırdığı son ana kadar bir ömür geçer. 3000 sayfalık bir anlatıdır bu. Ancak o an ile şimdiki an, bilincinde aynı anda, romanın son sayfalarında var olur.
Kendi dönüştükçe karakterleri de yeniden yaratır. Romandaki her unsur, (bir kurabiye, bir uyuyan sevgili, bir sonat, bir kaldırım taşı) anlatıcının ‘zaman konisi’ genişledikçe yeni bir anlam kazanır.
Proust ve Einstein, belki de biribirinden habersiz zamanın iki dehası, biri romanıyla zamanın deneyimsel yönünü görünür kılarken; diğeri, zamanın fiziksel göreliliğini tanımlar.
Kişisel Deneyim: Benliklerin Çoğulluğu
Proust, romanın sonlarında yazacağı romana okuyucunun yeni anlamlar katacağını ima eder. Gerçekten de bu böyle..
Ben de anlatıcının yaptığı gibi, kendi iç uzayıma şimdiki zamandan baktığımda, söylediklerinin bende yansımalarını görebiliyorum. Örneğin kişisel blogum Monolog’u açtığım 2023 yılındaki halimi düşünüyorum. O günden bugüne yaşadıklarımın beni ne kadar değiştirdiğini çok net görebiliyorum.
Bugünden 2023’teki benliğime baktığımda, hâlâ bazı şeyler tazeliğini korusa da aynı kişiye bakmıyorum. O günden farklı hedefleri olan, önceden korktuğu yalnızlığı şimdi daha çok seven birisi bakıyor 2023’e. Anılarım şekil değiştiriyor.
Bunu bir de tüm ömrümüze yansıtalım. Her an atomik ölçeklerde değişen milyonlarca benliğin oluşturduğu bütünleşik bir benlik: Zaman… Ve içimizdeki uzayda, farklı pozisyonlardaki her benliğin yaşanmış zamanlara farklı açılardan bakması. Bazısının bir sahneye en önden, bazısının arkalardan, bazısının da kenarlardan bakması gibi… İçimizdeki her benlik önündeki sahneyi kendi bakış açısıyla yorumluyor. Dış dünyada zamanı her birimizin farklı algılaması gibi, içimizde de çalışan bir izafiyet teorisi var.
Romanda anlatıcı, bunu o döneme damgasını vuran en önemli tarihi olaylardan Dreyfus Davası’yla hatırlatır. Zamanda koşullar değiştikçe bir zamanlar Dreyfus aleyhtarları onun en önemli savunucusu olur. Uzayda değiştirdiğimiz pozisyon, zaman algımızı da değiştirir.
Zaman Nesneleri ve Geçmiş-Şimdi Kesişimi
Kayıp Zamanın İzinde‘de anlatıcının dönüşümü, hiçbir zaman kolay olmaz. Her değişim, bir deri değiştirmek gibi ıstıraplıdır. Çocuk Marcel’in annesinin öpücüğünü beklerken yaşadığı o geceki huzursuzluk… Genç Marcel’in Albertine’i kaybettikten sonraki yas süreci… Olgunlaşan anlatıcının toplumsal yanılsamaları birer birer yıkması… Hepsi bir acının ürünüdür. Proust, acıyı değişimin motoru olarak görür; çünkü acı çekmeden hiçbir benlik bir öncekinden ayrılamaz.
Romanın yedinci ve son cildi Yakalanan Zaman‘da anlatıcı, tüm bu acıların, tüm bu değişimlerin bir anlam kazanması gerektiğini kavrar. Artık “Zaman” soyut bir kavram olmaktan çıkar, deneyimlenen somut bir yapı gibi hissedilir. İnsanları zaman içinde genişleyen varlıklar olarak tahayyül eder. Karakterlerin 3. boyutuna zamanı da ekleyerek onları 4 boyutlu varlıklar haline getirir. Yaşadığı her şeyin —aşklar, kıskançlıklar, hayal kırıklıkları, toplumsal yanılsamalar— boşuna olmadığını fark eder.
Tüm bu birikim, geleceğe ancak sanatla aktarılabilir. Çünkü sadece sanat, anlatıcıya ait benzersiz zamanı, o eşsiz bilinci geleceğe taşıyabilir. Bir heykeltraş zamanı nasıl bir taşın içine hapsederse, anlatıcı da kendi dünyasını edebiyatla zamanda mühürleyecektir.
Bu, romanı bitirdiğimde anlatıcının farkına vardığı gibi beni içimdeki kitaba götürdü. Sadece benim anlayabileceğim, bana ait olan kitap: Benim zamanım.
Son Sözler – Zamanı Sanatla Dışarı Çıkarmak
Ben, Kayıp Zamanın İzinde‘yi 10 yıl önce okumuştum. Bu yıl tüm seriyi yeniden okudum ve bu sefer önceki okumamdan farklı anlamlar çıkardım. Çünkü 10 yıl önce evrende kapladığım alan, bugüne göre daha küçüktü. Daha çok şey öğrendikçe zaman konimde bağlantı kuracağım nesneler çoğaldı. Bu beni biraz mutlu da etti, çünkü yerimde saymamışım.
Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde‘sini de bir anılar yığını olarak göremeyiz. Zamanın, benliğin ve algının göreliliğini anlatan büyük bir felsefi denemedir. Proust’un zamanı ele alış biçimi, Bergson’un ‘süre’ kavramıyla ve Einstein’ın zamanın mutlak olmadığı fikriyle paralellikler taşır.
Romanda her karakter, her mekân, her duygu bir “zaman nesnesi”dir. Bu nesneler, anlatıcının bilincinde birbirleriyle etkileşime girerek sürekli yeni anlamlar üretir.
“Ben” dediğimiz şey sabit bir varlık değil; anıların, ilişkilerin ve algıların sürekli yeniden yapılandığı bir süreçtir. Bedenimiz, bu süreci deneyimlediğimiz referans noktasıdır. Zaman konimiz, deneyimlerimizle genişler ve hayallerimizle sınırlarını aşar. Her değişim acıyla gelir, ama sanat bu acıyı anlamlı kılar.
Sadece sanat, zamanın o noktasındaki benliği yeniden var edebilir ve nesnelerin özünü dışarı çıkarabilir. Romanın sonunda anlatıcı bunu kavrar. Uzun yıllardır ne yazması gerektiği artık zihninde oluşmuştur. Ve içindeki kitabı edebiyat yoluyla dışarı çıkaracaktır.
Kayıp Zamanın İzinde, kaybedilen zamanın değil, onun nasıl yeniden bulunabileceğini anlatan bir roman. Ve bu, her okurun bilincinde kurduğu zamanda gerçekleşir. Çünkü Proust’un dediği gibi: “Bir kitabın asıl yazarı, onu kurgulayan kişi değil, onu okuyan kişidir. Ve her okumayla, bir zaman daha yeniden doğar.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz
Sıkça Sorulan Sorular – Kayıp Zamanın İzinde
Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” romanı neden bu kadar uzun?
Roman, bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. Anlatıcının iç dünyasındaki her ayrıntı, her anı, her duyum ayrıntılı olarak işlenir. Proust, zamanın nasıl algılandığını birebir deneyimletmek istediği için ciltler boyu süren bir içsel yolculuk sunar.
Proust ile Einstein arasında nasıl bir bağlantı var?
Marcel Proust, zamanı birçok benlikle deneyimlediğimizi anlatır. Her anının özünü yaşayan bir benlik vardır. Zamanda yol aldıkça anılarımıza yeni kazandığımız benliğin gözüyle bakarız. Yani zihnimizdeki uzayda aynı anıya farklı pozisyonlardan bakan binlerce benlik vardır.
Dış dünyada mutlak zamanın olmadığı gibi, içsel zamanımızda da anılar mutlak değildir. Değişen benliklerimiz anılarımızı sürekli yıkıp yeniden inşa eder. Einstein, fizikte gözlemciye göre değişen bir zaman tanımlarken, Proust bunun edebi karşılığını bilinç akışıyla vermiştir. Roman, özel göreliliğin insanın iç dünyasındaki yansıması olarak okunabilir.
“Madlen sahnesi” neden bu kadar ünlü?
Madlen kurabiyesinin tadı, anlatıcının çocukluğunu tüm duyularıyla yeniden yaşamasını sağlar. İnsanın geçmişte mutluluğu yakaladığı ânı nesnelerin özünü yakalamak olarak tarif ettiği sahnedir.
Bir nesne (madlen) bir zaman katmanını (Combray) aydınlatır. Aslında onun kadar ünlü olabilecek başka sahneler de vardır ama edebiyat dünyası madleni öne çıkarmıştır. Yoksa farklı boyutlardaki kaldırım taşlarının Venedik’i, bir peçetenin sertliğinin Balbec’i hatırlatması aslında romanda madlenden daha geniş yer tutar.
Proust ile Bergson arasındaki ilişki nedir?
Bergson, Proust’un kuzeniyle evliydi. Bergson’un “süre” (durée) kavramı, zamanın saatle ölçülen nesnel bir birim değil, bilinçte yaşanan öznel bir akış olduğunu söyler. Proust bu fikri romanının tamamına yayar.
“Zaman konisi” nedir?
Özel görelilikten alınan bu metafor, her bireyin kendi deneyimleri, anıları ve algılarıyla şekillenen öznel zamanını ifade eder. Her insan kendi zaman konisinin içinde yaşar ve başkasının konisine tam olarak giremez.
Romandaki karakterler neden sürekli değişir?
Anlatıcı Marcel, karakterleri kendi duygusal durumuna, yaşına ve hafızasının katmanına göre yeniden inşa eder. Örneğin Albertine, ya kıskançlık nesnesi, ya kaçış arzusu, ya da ölümünden sonra bir gölgedir. Karakterler nesnel değil, özneldir.
Proust’un romanı bir otobiyografi midir?
Kısmen. Proust, gerçek hayatındaki eşcinselliğini anlatıcıya değil, Baron de Charlus gibi karakterlere emanet eder. Anlatıcıyı heteroseksüel yaparak kendi dünyasına dışarıdan bakma şansı yakalar.
Romanın sonunda anlatıcı neyi fark eder?
Anlatıcı, yaşadığı tüm acı, aşk, kıskançlık ve hayal kırıklıklarının boşuna olmadığını, hepsinin sanat yapıtına dönüşmesi gerektiğini fark eder. Artık “Zaman” onun için 4. boyuttur. İnsanlar birer zaman ölçerdir. Anlatıcının görevi, sadece ona ait olan içindeki kitabı edebiyatla ölümsüzleştirmektir.
“Kayıp Zamanın İzinde” hangi temaları işler?
Zaman, bellek, aşk, kıskançlık, sanat, toplumsal hiyerarşi, eşcinsellik, aristokrasi-burjuvazi çatışması, algının göreliliği, benlik değişimi.
Kayıp Zamanın İzinde‘yi neden okumalıyım?
Zorluğuna rağmen, insan doğasının en derin katmanlarına inen, zaman ve bellek üzerine yazılmış en kapsamlı edebi eserdir. Sabırlı ve meraklı bir okur için başucu kitabıdır.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın
Daha fazla okuma:
Carlo Rovelli………………………Zamanın Düzeni
Henri Bergson…………………..Madde ve Bellek