İnsan Neden Yazar?- İçimizdeki Sonsuzluğu Aramak

Yazarak Derinleşen Hayat



Bendeki yazma arzusunun başlangıcı, ilkokul yıllarıma uzanır. Öğretmenimiz, bize günlük ve haftalık planlar yapmamızı ısrarla tavsiye eder, okuduklarımızın özetini çıkarmamızı isterdi. O yıllarda öğretmenin sözünün ağırlığı, bugünkünden çok daha fazlaydı. Bunu sadece öğretmen-öğrenci ilişkisinde hissetmezdik; ebeveynler de onların tavsiyelerini kutsal sözlermiş gibi dinlerlerdi. Çoğu arkadaşım gibi ben de bu ‘kutsal tavsiye’ye uyarak, haftanın yedi gününü saatlere böldüğüm bir ders programını, masamın yaslandığı duvara yapıştırırdım.

O kağıt parçası beni programa uymaya zorlardı. Konuları öğrenirken önce okur, ardından özetini çıkarırdım. Bu yöntem öğrenmeyi hem zevkli ve kolay hale getirir hem de konuyu adeta zihnime kazırdı. Üstelik, yazdıkça konunun dışına çıkar, kendi düşüncelerimi üretir ve çalışmalarım daha verimli hale gelirdi.

Öğretmenim haklıydı. Yazmak, sadece öğrenmemi değil, zihnimde benim yaşadığımdan çok daha büyük ve zengin bir dünyanın varlığını keşfetmemi sağladı. Öyle ki, bugünden geçmişe baktığımda, yalnızca o yıllardan kalan bilgileri değil, çok daha derin bir şeyi taşıdığımı görüyorum. Böylece aradığım anlamın dışarıda değil içimde; yeniden yaratacağım bir şey değil, yazarak büyütebileceğim ve zenginleştirebileceğim bir şey olduğunu anladım.

Neden Konuşuruz, Neden Yazmayız?

Bir şeyleri yazarak öğrenmek, bende o ilkokul günlerinden kalan kalıcı bir alışkanlık oldu. İş hayatımda her zaman not alarak, liste çıkararak ve yazarak çalıştım. Çıkardığım yapılacaklar listesi sadece beni disipline etmekle kalmadı. Aynı zamanda yazma eyleminin bende uyandırdığı ilhamı da işe dahil etmemi sağladı. Böylelikle işime benden bir parça katarak onu zenginleştirebildim ve anlamlı hâle getirdim. Büyüyen bir organizasyonda çabalarımızın değerli olduğunu bilmek, hem işimize anlam katar hem de bizi büyüten bir olgudur.

Ne var ki, çoğu insan yazarak düşünmez. Konuşarak düşünmenin rahatlığı ve kolaylığı varken, yazmanın getirdiği zihinsel yük ve disiplin insanlara zor gelir. Beden dili, ses tonu ve mimiklerle konuyu kolayca halletmek varken, bir mantık kurgusu içinde, noktalama ve dilbilgisi kurallarına uyarak derdimizi neden anlatalım? Oysa en büyük düşmanımız bu kolaycılığın kendisidir. Bu zahmetsizlikten kaçınma çabası, bana edebiyatın unutulmaz pazarlıklarından birini hatırlatır. Mephistophales’in Faust’a yaptığı o bedelsiz haz teklifi, insanın bu temel zaafını gözler önüne serer. İnsan, arzu ettiğini bedel ödemeden alma peşindedir ve aldığı anlık hazzın gücü, geleceğimizi kolaylıkla iskonto etmemize neden olur.

Ders programı
Yazmak, bir roman yazmak anlamına gelmez. Bir çocuk dahi basit bir ders programıyla yazma becerilerini geliştirmeye başlar.

Gündelik hayatımızda kendimize ayırdığımız zamanı, arkadaşlarımızla sohbet etmek veya bir film izlemek olarak düşünüyoruz. Bu faaliyetler önemli olsa da, kişinin derin düşünme ihtiyacını karşılamaz. Birileriyle birlikteyken yaptığımız sohbetin sonuçlarını o an detaylıca düşünemeyiz. Çünkü birlikte zaman geçirdiğimiz insanlarla yalnızlığımızı paylaşsak da, o anlar daha edilgen olduğumuz anlardır.

Oysa yazarak, başkasının etkisinden ve beklentisinden kurtuluruz. Doğanın içimize koyduğu ve paylaşmamızı istediği hazineye ulaşmak için bu gereklidir. Dünyaya gelmemizle o hazineye ulaşma çabamız da başlar. Bu, günlük sohbetlerimizde, kurduğumuz ilişkilerde ona giden yolu birilerinden öğrenmeye çalışarak gerçekleşir. Sonuçta ürettiğimiz her düşüncede bir başkasının izi vardır. Ancak bu hazineyi ortaya çıkarmanın ve işlemenin yolu, yazarak derinleştirdiğimiz kişisel düşüncelerimizden geçer.

Yazdıkça Değişiriz, Biz Değiştikçe Dünya Değişir

Bugün hepimizin sürekli yazdığı bir dönemde, bu içsel arayışın daha da şiddetlendiğini söyleyebiliriz. Gerçekten de, insanlık tarihinde belki de yazının bu denli egemen olduğu bir çağ hiç yaşanmadı. Hepimiz fikirlerimizi ve duygularımızı yalnızca çevremize değil, tüm dünyaya açıklayacak araçlara sahibiz. Sosyal medya veya kişisel bloglarımızda kendimizi özgürce ifade edebiliyoruz.

Ancak bu yazıların çoğu anlık ve yüzeysel. Öyle ki, sosyal medya platformlarında ham düşüncelerimizi boşluğa bırakıyor, onların inceltilmesini başkalarından bekliyoruz. Anlamaya çalışmaktan daha çok başkalarının bizi anlamalarını istiyoruz. Zihnimizde belki de derin bir anlam taşıyan bir düşünceyi on kelimeyle yazıya taşımak, sonuçta kaba ve sığ bir dünya yaratıyor. Hız ve sonuç odaklı çağda, emojilerle ve kısa cümlelerle kendimizi ifade etmek bir başarı kriteri oluyor. Hızlı sonuçlar aldığımız doğru; ancak bu sonuçlar genellikle verimsiz ve içi boş oluyor.

Oysa bir öğrenciden iş insanına kadar, görev olarak gördüğümüz her eylem ve fikir, sadece kendi hayatımızı değil, çevremizi de anlamlandırıyor. Sınırlı zihnimiz bu fikir ve görev yükünü bir yere kadar hafızamızda depolayabilir. Ancak hızla gelip geçen ve kaybolan bu fikirler için acilen bir yedek depoya ihtiyaç duyuyoruz. İşte bu yüzden, fikirlerimizi bir yerlere yazdığımızda, sadece hafızamızı rahatlatmıyoruz. Aynı zamanda kendimizi keşfetmeye başladığımız yola da giriyoruz.

Büyük Değişimler Basit Şeylerle Başlar

Günlük yapılacaklar listesi tutmak gibi çok küçük bir alışkanlık dahi, hayatımızda büyük değişikliklerin başlangıcı olabiliyor. Öyle ki, bu büyük değişikliğin ilk işaretini hemen görebiliyoruz. En azından bir şeyi unuttuğumuz kaygısıyla uykusuz kalmıyoruz. Onun yerine, her şeyin kontrol altında olduğundan emin olduğumuz bir ruh haliyle yatağa giriyoruz.

Yazmak, yapılacaklar listesini zihinde şekillendirmekle başlar.
Bir yapılacaklar listesi yazmak dahi düşüncelerimizi derinleştirmek adına atılan önemli bir adımdır. Her sözcüğü, diğer kelimelerle çağrışım içinde olduğu zihnimizdeki uzaya yazarız.

Bu çok küçük fark, başlangıçta önemsiz görünebilir. Ancak birikimli bir dünyada yaşadığımızı unutmayalım. Attığımız tohum, ağacın cinsini belli ediyor. Hayatına yazma disiplinini dahil edenle bunu önemsemeyen iki insanın yaptığı tercihin sonuçları farklı olur. Her iki insanın deneyimleri, zamanla birikerek çok farklı iki anlam dünyası yaratır. Yaptığımız seçimle kolaycılığın sunduğu anlık hazza teslim olabiliriz. Bu, bizi gelecekte daha zorlu bir hayata taşır. Ya da yazmanın zahmetini göğüsleyerek kendi derinliğimizi inşa eder ve daha dengeli bir hayatımız olur.

Yazı: Mağara Duvarından Ekranlara Uzanan Varoluş Hikayemiz

Konuya böyle yaklaştığımızda, yazmamız için düşündüğümüzden de fazla sebep olduğunu görüyoruz. Yazan insan, sadece kâğıt üzerine kelime dökmekle kalmaz, iç dünyasındaki tepkiyi ve isyanı da dile getirir. Yaşadığı düzene, seslendiremediği anlık kızgınlığına sebep olanlara karşı hissettiklerini yazarak kendisine söyler. İçimizi boşaltmak, kendimizi rahatlatmak için bile yazsak, bunun altında bizi tatmin etmeyen bir şeyler yatar. Çünkü hayal kırıklıklarımızın ve mutluluklarımızın kökleri yüzeyde değil, bahsettiğimiz o derinlerde yatan batık hazinenin içinde saklıdır.

Bunu biraz açalım; biriktirerek ilerlediğimiz ömrümüzde, bir hayal kırıklığı veya bizi mutlu eden her şey bir anda oluşmaz. Yaşadığımız her an, bütün birikimlerimizin toplamı, en uç noktasıdır. Her gün yataktan kalktığımızda bir tarihle beraber kalkar, onunla gezer ve ona bir şeyler ekleyerek uyuruz. Büyükbabamız, çehremizin bir yerinde saklıdır. Onun bize kalan sözlerinde, büyükannesinin anlattığı masalların izleri vardır. Bizi, 100.000 yıl önceden mağara duvarına çizdiği resimle ‘Ben buradaydım’ diye seslenen atalarımızdan ayıran bir çizgi var mıdır? Hayır, böyle bir şey söyleyemeyiz. Çünkü dil, hepimizi birbirimize bağlayan canlı bir varlıktır. Bizler bu ortak hisleri ve düşünceleri, ‘sözcük’ dediğimiz bilgi bitleriyle aktarırız. İşte yazı, bu sözcüklerin oluşturduğu zincirin, zihnimizin genomunun şifresidir. Düşünen ve anlam arayan insan, bu mirasını yazıyla aktarmıştır.

Kendi sesinin duyulmasını isteyen insan, en küçük bir meselede dahi ‘Ben de buradayım’ diyebileceği bir fikir üretir. Belki de yalnızlığımıza gösterdiğimiz bir reflekstir bu. Çoğu insan, yaşarken duyuramadığı sesini, öldükten sonra hatırlanmak veya unutulmamak için yazar.

Zihnin Düşünce Odacıklarına Uzanan Sinir Ağı: Yazı

Yazmak bu anlamda bir arayıştır. Yaşamla aramızda kurduğumuz en güçlü iletişim aracı, bizi olmak istediğimiz yere taşıyan köprüdür. Nitekim Marcel Proust’un anlatmaya çalıştığı gibi, yazmak; bir manzarayı sadece seyretmek değil, ‘o manzaranın içine kendimizi koymaktır.’

On binlerce odası olan bir sarayda yaşıyor ve hayatımızı sadece bir ya da iki odayı kullanarak tüketiyoruz. Her odasında başka bir zenginliğin ve lezzetin olduğu bu sarayın tüm kapıları bize açıktır. Ancak biz, kolaycılığa teslim olarak zihnimizin bu zenginliklerinden habersiz, her gün aynı lapa ve suyla yetinmeyi seçiyoruz.

Zihnin odaları
Zihnimizin derinlerindeki düşünce odacıklarına yazarak ulaşırız. Kurduğumuz her cümle, bu odalara uzanan sinir ağını oluşturur.

Ömrümüzün sonuna kadar yazsak dahi zihnimiz yine de tüm odalarına giremeyecek kadar geniştir. Ama işin özü de bence buradadır. Ulaşamadığım o odalara girmesi için gerekli düşünceyi yazarak büyütüyor ve kullanması için bir başkasına devrediyorum. Bize emanet edilen zihin, bizden öncekinin verilerini taşıyor; biz de bunları işleyerek bir sonraki kuşağa emanet ediyoruz. İnsanların çevresinden ve geçmişlerinden ilham alarak geliştirdikleri düşüncelerin altında çalışan mekanizmanın bu olduğuna inanıyorum.

İşin doğrusu, evrensel bir anahtarın emanetçisiyiz. Yazdıkça zihnimize sorulacak yeni sorular üretiriz. Günlük konuşmalarımızın çok ötesinde, devasa bir mirasın üzerinde oturuyoruz. Bugün, ‘Ben kimim?’ diye sorduğumuz sorunun izlerini tek tek geriye doğru izlediğimizde ulaşacağımız en son nokta, şu anda mağara duvarlarındaki resimlerdir. Nesiller boyu aktarılarak ilerleyen bilgi, nihayetinde yazıyla ete kemiğe bürünmüş, kalıcı hale gelmiştir.

Algoritması aramak olan insan, ancak nedenlerini bilerek yaşadığında hayatını anlamlı kılar. Eğer bir gelecek hayali kurabiliyorsak, bunu cesaret veren bir tarihimizin olmasına borçluyuz. Bu kronoloji, zihnimizde birbirine bağlı yan yana dizilmiş odacıklardan meydana gelir. Zihnimizin her odasında, bir sonrakine açılan bir ara kapı vardır. İşte yazmak, bu odalar arasındaki geçişi sağlayan resmi dildir.

Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin

Zihnimizde Uçuşan Düşünceler, Savrulan Kelimeler

Yazmak bize basit gibi gelir ama bazen bir giriş cümlesi saatlerimizi alabilir. Nitekim Orhan Pamuk’da bazen bütün gün yarım sayfa yazamadığını söyler. Okuma yazma öğrenirken önce çizgileri, sonrasında sırayla harfleri hafızamıza yerleştiririz. Aynı şekilde akıcı yazmak için de bir zihin jimnastiği gerekiyor. Bu, başlangıçta bahsettiğimiz gibi bir ders programı veya yapılacaklar listesi tutarak başlayan ve yıllara yayılan bir egzersizdir.

Bu bağlamda yazmak, öncelikle bir zihinsel disiplin meselesidir. Elimize kalemi ve kağıdı aldığımızda ya da bilgisayarın karşısına oturduğumuzda yazacak bir şey bulamayız. Taslağını kuracağımız konu belli olsa dahi zihnimiz boşmuş gibi hissederiz. Oysa zihnimizde, saniyeler içinde binlerce düşünce adeta ışık hızında uçuşur. Bize sanki zaman hiç akmıyormuş, biz hiçbir şey düşünmüyormuşuz gibi gelir. Ancak yazmaya başladığımızda bu fikir trafiği bir düzene girerek düşünceleri net bir şekilde görmeye başlarız. Elimizdeki kalem bir paratoner gibi, zihnimizin enerjisini toplayarak kontrol altına alır. Savruk kelimeleri bir düzene sokarak, zihnimizden ellerimizde tuttuğumuz kalem veya klavye aracılığıyla, kağıda ya da ekrana akmasını sağlar. Hatta öyle ki, yazacak hiçbir şey bulamadığımızı düşündüğümüz bir konu hakkında bu kadar bol malzeme olması bizi şaşırtabilir.

Işık hızındaki düşünceler
Zihnimizde ışık hızında ilerleyen düşünceleri yazarak görünür hale getiririz.

Konuşurken doğru kelimeyi bulamayışımızın ve yanlış anlaşılma riskinin yüksek olmasının altında bu sebep yatar. Açıklanmaya muhtaç kalan düşünceler, gereksiz enerji harcamamıza yol açar ve kaçınılmaz çatışmalar yaşamamıza sebep olur. Az sözcükle düşünmek ve konuşmak, böylesine gizli bir zenginliği olan hayatın sadece yüzeyinde yaşamaktır. Yaşadığımızı zannederiz ama onun derinliği hakkında bir fikrimiz olmaz. Az sözcükle düşünen biriyle iletişim kurmaya çalışmak bir işkence haline gelir. Oysa yazarak düşüncelerini olgunlaştıran birisi, kendisiyle beraber çevresini de dönüştürür.

Yaşadığımız Dünya Yazdığımızda Başka, Yazmadığımızda Başka Anlam Taşır

Tek bir sözcük, bağlamı öyle bir değiştirir ki, kullandığımız her bir kelime, insanların anlam dünyasını temelden sarsabilir. Örneğin, bir önceki yazımda Soğuk Savaş’ı bugünün dünyasıyla kıyaslarken, ‘Soğuk Savaş, adı gibi soğuk ve ilkeldi‘ diye başladım. Ancak bu kıyası, galaksiler arası seyahatlerin yapılabildiği bir dönemde yapsaydım bu doğru olabilirdi. Oysa yakın bir dönemle yaptığım kıyasta, teknolojimiz ne kadar gelişmiş olsa da sadece bir derece farkı olmalıydı. Nihayetinde cümleme sadece ‘nispeten’ kelimesini eklediğimde yeni cümlem: ‘Soğuk Savaş, adı gibi soğuk ve nispeten ilkeldi‘ oldu. Tek bir kelime, düşünceyi daha akıcı ve anlaşılır hale getirdi. Eğer bu nüansı, karşılıklı bir konuşma anında kaçırsaydım, ifadem bir başkasının zihninde eksik bir anlam kazanacaktı. Karşımdakinin zihninde eksik kalan tasarım, böylece gerçekliğe yansıyacak ve dünyası buna uygun şekillenmeye başlayacaktı.

Bunun ne önemi var diye düşünebilirsiniz. Ancak, daha önce belirttiğim gibi, birikimli bir dünyada yaşadığımızı unutmayalım. Hepimizin dışarıya yansıttığı dünya, algılarımızın toplamıdır. Yarattığımız medeniyetin büyüklüğü, hepimizin küçük katkılarından meydana geliyor. Dünya’nın dengesinin bir kelebeğin kanadında olması, bir benzetmenin ötesindeki gerçekliktir. Bu anlamda söylediğimiz her söz, hatta aldığımız her nefes, evrende sonuçları olan atomik etkilerdir.

Elon Musk'ın birikimli vizyonu
Elon Musk’ın birikimli vizyonu. Üniversite yıllarında insanlığın kaderini nasıl değiştireceğini anlatan basit şeması.

Sonuçta düşünceler zengin bir dille anlatıldıkça dünya büyür, yaşam daha da zenginleşir. Bunu başarmak, insanın önce kendisiyle konuşup düşüncelerini keskinleştirmesiyle mümkündür. Zihnimizde saniyeler içinde uçuşan, test edilmeye muhtaç bu kelimeleri yazıya döktüğümüzde, sadece görüneni değil, gizli kalanları da açığa çıkarırız. İşte o an, söylememiz gerekenleri bize inceltecek, düşüncelerimizi test edecek ham veriye ulaşmış oluruz.

Yazı, en iyi sırdaşımız olduğu kadar, aynı zamanda en dürüst eleştirmenimizdir. Çünkü hepimizin bir yazma tarzı var. Kullandığımız sözcükler, kurduğumuz cümleler bütünüyle bizim sesimizdir. Örneğin, birbirimizi hiç görmesek bile, bu denemeyi okuyarak benim nasıl biri olduğumu anlayabilirsiniz. Neleri okuduğum ve dünya görüşüm hakkında bir kanaat oluşturursunuz. Benim hakkımda sizi yönlendiren ilk izlenimleri, en şeffaf haliyle yazdıklarımdan edinirsiniz. Yazmak, maskelerin düştüğü, karakterimizin cisimleştiği yerdir.

Son Sözler

Yaşamın güzelliği sadece dış dünyada değildir. Tıpkı okyanusların dibindeki bir Atlantis gibi, içimizde de keşfedilmeyi bekleyen bir hazine saklıdır. Ancak bu derinliklere ulaşmak disiplin ve çaba gerektirir. Bir ders programını kağıda dökerek başlayan yolculuk, on yıllar sonra bizi yaptığımız seçimlerin kaçınılmaz sonuçlarına mutlaka ulaştırır. Yazmak, karakterimizi katılaştırmamızı sağlayan en önemli kişisel gelişim aracıdır.

İşte bu noktada bir seçimle karşı karşıyayız: Kolaycılığa kaçarak sığ sohbetlere teslim olmak ya da yazmanın zahmetini göğüsleyerek kendi derinliğimizi inşa etmek. İncelikle seçilmiş, yazıyla olgunlaşmış her düşünce, tıpkı bir kelebeğin kanat çırpışı gibi, dünyanın şekillenmesinde sarsıcı bir etki yaratabilir.

Kullandığımız her sözcük, ortak hislerimizin ve düşüncelerimizin birer bilgi hücresidir. Yazıyla bu sözcükleri bir araya getirdiğimizde, ortaya çıkan düşünce zinciri bir bakıma zihnimizin DNA dizilimini oluşturur. Düşünen ve anlam arayan insan, işte yüzbinlerce yılda meydana gelmiş zihnin bu genetik mirasını; geleceğe taşıyacağı her bir kelimeyle, yazının sonsuzluğunda cisimleştirir.


Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.