Mastodon
Yaşam

Gençleri bu kadar kaygılı yapan nedir?

Yazının ses kaydını dinleyin

Son yıllarda şiddetli anksiyete yaşayan gençlerin sayısında büyük bir artış var. Bunun muhtelif sebeplerini sıralayabiliriz ama bunları başlıklar altında toplarsak 2 ana neden olduğunu görürürüz.

Birincisi ve bence en önemlisi, teknolojinin hızlı gelişmesidir. Bugün, hangi alanda uzman olursak olalım, karşılaştığımız sorunlarda gelişen teknolojinin etkisini hesaba katmamız lazım.

İnsanlar her zaman kendini yalnız ve stresli hissedebilir. Ancak bugünkü gibi, endişe seviyesinin yüksek olduğu bir dönem yaşadığımızı düşünmüyorum. Sonuçta teknoloji, hiçbir zaman bu kadar hızlı gelişme göstermedi.

İkinci sebep olarak, her şeyin bizim çevremizde döndüğünü düşünmemizdir. Çevremizdeki insanların da bir değer yargısı olduğunu ve dünyaya farklı baktığını kabul etmekte zorlanırız. Bizim gibi düşünmeyen insanların yanlış düşündüğünü sanmamız gibi tuhaf bir tavrımız vardır.

Aile içi ilişkilerimizde de durum bundan farklı değil. Hatta çocuklarla ilişkilerimizde onları anlayacak empati yeteneğini yeterince geliştiremediğimizi düşünüyorum. Üstelik bunun için bir çaba da harcamıyoruz. Bunun yerine, kendimizi daha çok anlatmaya çalışıyoruz. Bu, stresimizin artmasına ve enerjimizin düşmesine, çocukların da içine kapanmasına neden oluyor. Bu durum çocuğun kendini yalnız hissetmesine ve kaygılı olmasına yol açıyor.

Kuşaklar arası fark, teknolojiyle daha da arttı.

Çevreyi kendimiz yaratsak dahi ona uyum sağlayacak bir süreye ihtiyacımız vardır. Ancak kendimize tanıdığımız süre o kadar kısa ki bir şeyleri hep kaçırıyormuşuz hissi yaşıyoruz. Bir şeyi çok iyi bildiğimizi düşünürken, öğrenmemiz gereken yeni şeylerle karşılaşıyoruz. Omuzlarımıza binen bu ekstra yük, kendimizi yorgun ve stresli hissetmemize neden oluyor.

Her şey, doğanın yazılı olmayan kuralına tabidir. Teknolojiyle çevremizi değiştirirken kendimiz de değişiriz. Ancak akıl sağlımız zarar görmeden bu değişime uyum sağlamamız, bu süreci kontrol edebildiğimiz müddetçe mümkündür. İşler kontrolden çıktığında hissettiğimiz baskı, akıl sağlığımız üzerinde de olumsuz etki yaratır.

20. yüzyıl başına kadar sahip olduğumuz teknoloji, bugün yaşadığımızdan daha yavaştı. Geçen yüzyıllarda yaşanan devrimler arasındaki süre, iki kuşak arasında gri bir alan bırakırdı. Teknoloji, yaşlı insanların da adapte olabileceği bir yavaşlıkta akardı. Böylece onların da gençlere aktarabileceği tecrübeleri olurdu.

Ancak bugün o bulanık alanı bulamıyoruz. Yüz yılın başında akıllı telefonlarla hızlanan iletişim devrimi, yeni devrimlerle beraber kendini yenilemeyi sürdürüyor. Öyle ki, 2022’de tanıştığımız yapay zekanın sürekli yeni versiyonları çıkıyor. Ne zaman yavaşlayacağını bilemediğimiz bu değişim, bizi sürekli savunma pozisyonunda tutuyor.

Kuşak çatışmasının derinleştiği bu çağda rol modeller de değişebiliyor. Teknolojinin içine doğan Z kuşağı ile bizim aramızda bence kapatılması çok zor bir boşluk var. Bu da beklentileri ve başarı kıstaslarını değiştiriyor.

Benim inandığım değerler, çocuğum için bir şey ifade etmiyor çünkü aynı şeyleri hissetmiyoruz. Ben, bir diploma sahibi olmanın gerekli olduğunu anlatırken o, yılda milyon dolarlar kazanan bir oyuncuyu örnek gösteriyor. Yıllarını, kazanamayacağı bir ideal peşinde harcamak istemiyor. Üstelik bu, onda bir baskı da yaratıyor.

Teknoloji, bizi canlı bir dünyadan koparıp sanal bir ortama taşıyor. Belki de sürecin başında olan teknoloji devriminde bünyemiz henüz böyle bir yalnızlığa hazır değil. Duygusal bir varlık olan insanın da bundan endişe duyması gayet normal.

Yetişkinleri korkutan gerçek dünya

Teknoloji, bizi daha farklı bir rekabet ortamına taşıyor. İnternette başarılı olan gençleri örnek alan çocuklar, ebeveynlerinin kendilerine vadettiklerinden mutlu olmuyor.

Yaşıtlarının internette kazandıklarını görünce asgari ücret diye bir şeyi kabul etmiyorlar. İnternetin kendilerine verdiği özgürlük, gençleri hayallerle baş başa bırakıyor. Oyunlarda kendi yarattıkları sanal karakterlerle yarışıyorlar. Ebeveynler bu durumdan ne kadar kaygı duyuyorsa, çocuklar da o derece şikayetçi oluyor.

İşin gerçeği, yetişkinler de internette çok zaman geçiriyor. Mesela onlar da oyun oynayıp sosyal medya da çok zaman harcıyor. Ancak onlar, bunun boş bir uğraş olduğuna inanıyorlar. Yetişkinler için bu teknoloji, çocuğun geleceğinden çalan yararsız bir şey. Oysa gençler için oyun, bir yaşam biçimi. Kariyer yapmak, ünlü olmak ve çok para kazanmak için önemli bir araç. Günün sonunda aynı dili konuşsak da aslında onların konuştuğu teknoloji dilini anlamıyoruz. Bu dil, onlarda çok farklı bir anlam dünyası yaratmış durumda.

Oyun sektörü, çocukların kendi hikayelerini yazdığı ve kendilerini ifade edebildikleri bir mecra oldu. Genç neslin bu tutumu, yetişkinleri endişelendiriyor. Ne var ki yetişkinlerin bu kaygılarında haklı olduğu taraflar da var. Mesela bazı oyunlar, çocukların algılarını değiştiriyor. Hikayenin karakteriyle bütünleşen ve tepkisini bunun üzerinden veren olaylarla karşılaşıyoruz. Okul basıp cinayet işleyenler ya da intihar edenler çoğalıyor.

Gençlerin endişeli olmasında yetişkinlerin payı büyük.

Teknoloji, sektörleri öyle bir dönüştürüyor ki, insanın psikolojisi de tahmin edemeyeceğimiz şekilde dönüşüyor. Şu anda teknolojiyle başka biri oluyoruz. Yapay zekanın işleri yavaş yavaş devralması, yetişkinleri daha stresli yapıyor.

Mesela yapay zekanın yazdığı ilk senaryonun vizyona girdiği film, İngiltere’de yasaklanıyor. Senaryo yazarları, yapay zekanın işlerini devralacağından korkarak filmin gösterime girmesini engellemiş olabilir. Ancak bunu daha kaç kez başarabilirler?

İşin doğrusu, tasa duyanlar belki de yetişkinler ama bunları çocuklara yansıtıyorlar. Onların uyum sorunu, kendilerinin olduğu kadar çocuklarının geleceği hakkında da endişeli olmalarına sebep oluyor.

Bu sebeplerden dolayı bu çağı ıskalayan büyük bir yetişkin kesim var. Kendilerine uzman olarak başvurulan meslek sahiplerini de buna dahil edebiliriz. Örneğin çok iyi bir psikolog da olsanız, yapay zeka hakkında bilginiz yoksa, teşhislerinizde hatalar yapabilirsiniz. Çok iyi bir doktor ya da gazeteci olsanız dahi, teknolojiyi takip etmiyorsanız mesleğinizde yeterli olamazsınız.

Bu anlamda ebeveynle iletişim kopukluğu yaşayan gençler, kendini ifade edebileceği sosyal medya platformlarına yöneliyor.

Sosyal Medya: Yeni çağda stresin en önemli kaynağı.

Bugün sosyal medyayla iletişim ve kendimizi ifade etme biçimimiz değişiyor. Ne var ki sosyal medyada özgür olduğumuzu düşünsek de belli kurumların ya da insanların fikirlerini tartışıyoruz. Aslında belli bir gündemi tartışarak yönlendiriliyoruz.

Sosyal medyada, herhangi bir fikri alıp sürükleyen bir kitle var. Öylesine ki, yaptığımız en küçük hata, sosyal medyada linç edilmemize sebep olabiliyor. Bu da özgün fikirlerimizi söylememizi ve kendimizi ifade etmemizi engelliyor. Bu sebeple sanal dünyada da bize yakın insanlarla bir arada olmak istiyoruz. Aykırı bir seste aynı kampta olanlar ortak savunmaya geçiyor.

Bazı insanlar sosyal medyada çok cesur olabiliyor. Oysa aynı cesaret ve yeteneği yüz yüzeyken gösteremiyor. Klavye başında kendini çok iyi ifade ederken birisiyle karşı karşıya kaldığında tutuluyor. Çok ilginç biçimde, binlerce kişinin önünde cesur olan kişi, gerçek hayatta çok utangaç olabiliyor.

Düşünceleri sözcüğe dökmenin, yazarak ifade etmekten daha zor olduğunu kabul ediyorum. Ancak öyle de olsa yazan insan, sosyal ilişkilerine devam ediyor. Mesela kitap okuyor, insanlarla ilişkilerini sürdürerek toplumdan kopmuyor. Ancak sosyal medya bağımlısı olanlar, insanların duygularını ifade eden yüzleri unutuyor. Sadece ekrandaki karakterlere bakmaktan bir hafıza kaybı yaşadıklarını düşünüyorum. Sonuçta zihninde soruyu soran da cevabı veren de kendisi olduğu için pervasızlaşabiliyor.

Bir diğer önemli sorunda iletişimi tek taraflı düşünmemiz. Günlük hayatta beğenmediğimiz bir konuşmayı kesmek için bahana bulmaya çalışırken, sanal da hemen bloklayıp konuşmayı sonlandırabiliyoruz. Belki de sorun bu kolaylık dediğimiz şeyde. Bu durum insan ilişkilerimizi geliştirmiyor.

Bunun yanında sosyal medyada aynı anda birden fazla kişiyle konuşabiliyoruz. Üstelik bunu da hızlı bir şekilde yapıyoruz. Ancak bu kadar kişiye bölünemeyince, herkesi aynı kefeye koyarak işi standartlaştırıyoruz. Bu durum empati yeteneğimizi zayıflatıyor ve anlamlı ilişki kuramıyoruz.

Sosyal medyada sen nesin? Ne üretirsin?

Bugün sosyal medya üzerinden yeni işlerle tanışıyoruz. Yaratıcılıklarını kullanıp, küçük sermayeyle evde ürettiklerini satan kadınlar, sosyal medyada yeni bir sektör oluşturdu. Bunun yanında hiç bir mesleği olmadan, sadece hayal satarak milyonlarca takipçisi olan influencerlar da (ilham veren) var. Bu insanlar, sadece tükettiğini göstererek popüler olabiliyor. Birçok kişi de hiç üretmeden şöhreti yakalayan bu insanları örnek alıyor. Neticede sosyal medyada kullanıcı sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor.

Sosyal medya, insanları strese sokuyor. Sosyal medya kullanım artışını gösteren tablo
Dünya çapında sosyal medya kullanıcılarının sayısı 2016-2020 arasında %61 artarken, kullanıcı başına günlük harcanan ortalama süre %13 arttı.

Hangi mesleği yaptığımız ya da ne ürettiğimiz değil ama ne kadar takipçimiz olduğu statümüzü etkiliyor. Buna ulaşmak için ilişkilerimizi sosyal medyada paylaşıyoruz. Ne kadar sosyal olduğumuzu, hayatı ne kadar sevdiğimizi herkese göstermek istiyoruz.

İnsanların farklı bir yanımız olduğunu bilmesini istiyoruz. Oysa o kadar benzer şeyler yapıyoruz ki ortaya bir fark çıkmıyor. Üstelik yaptığımız işe bir değer de katamayınca sıradan görünüyoruz.

Her yenilik biraz abartıyla başlar. Bir müddet akıl tutulması yaşarız ve rasyonel olmayan şeyleri doğru kabul ederiz. Ancak her şey yerli yerine oturunca, yanlışlar yapılarak doğruya ulaşıldığını farkederiz. Mesela 15 yıl önce günün stresinden kaçmak için girdiğimiz internet, bugün kurtulamadığımız stres kaynağıdır.

Şu anda da bir yeniliği abartıyor olabiliriz. Sonuçta teknoloji böyle bir iş modeli yarattı ve bu işten büyük para kazanan insanlar var. Bu sebeple, sonucu görmek için tozun ve dumanın dinmesini beklemek gerekiyor.

Teknolojinin getirdiği hıza yetişmek, sosyal medyada her şeye yetişmeye çalışmak mümkün değil. Her gün milyarlarca aynı şey, farklı bir şekilde söyleniyor. Herkes fikrini söylemek istiyor. Örneğin ben de bu konuyu yazarken, aynı konuda binlerce makale arasında boğuldum. En yararlı olanlarla kendi fikirlerimi harmanlayarak bir değer yaratmaya çalıştım. Konu da bu zaten; bir değer yaratmadan tekrarlanan bilgi yığını arasında boğuluyoruz. İşlerimizi yetiştiremeyeceğimiz hissine kapılıyoruz. Bu da bizi endişe ve kaygı içinde bırakıyor.

Yalnızlığın bir nedeni de bize ait olmayanı istemek.

Dünya çok güzel bir yer. Çok güzel ülkeler var. Öyle ki “Böyle bir dünyada mı yaşıyorum?” diyebileceğimiz yerler, internetten oturma odamıza geliyor. İnternette keşfedilmeyen bir yer neredeyse yok. Öyle ki web, dünyanın en ücra yerinde yaşayan birinin de bağlanabileceği bant genişliğine ulaştı. Dolayısıyla oraya gitmeden de, kültürü ve coğrafyası hakkında fikir sahibi olabiliyoruz.

Kişi, webde ince bir yol açarak, uzayda başka evrenleri birbirine bağlayan solucan delikleri gibi, o dünyaya bağlanıyor. Oysa bağlantıyı koparıp gerçeğe döndüğünde bunu kabul etmekte zorlanıyor. Sosyal medyayla, belki de hiç bir zaman göremeyeceği ve tanışamayacağı insanların hayalini kuruyor. Biraz önce Los Angeles’tayken şimdi memleketine dönüyor. 2 dakika önce bütün benliğiyle oradayken, Kars’a ya da Elazığ’a dönmek onu mutlu etmiyor.

Eğer o dünyayı görmeseydi belki daha mutlu bir hayatı olacaktı. Ne var ki kendisinden daha iyi olduğuna inandığı kişileri gördü ve çevresi anlamını yitirdi. Öyle ki, kendi benliğine saygısı düştü ve öz-değer eksikliği yaşamaya başladı. Mesela arkadaşlarını ve işini beğenmediğini farketti. Hatta ailesinden bile utanmaya başladı.

Böyle bir psikoloji içindeki kişi, kalabalıklardan ve başkalarıyla etkileşimden kaçar. Kendinden daha iyi olduğuna inandığı kişilerin yanında kaygısı artar ve telaşa düşer. Bunun sonucunda hiçbir şeyden zevk almama, içe kapanma ve depresyon belirtileri başlar. İnsan kendini hızla yalnızlığa sürükler.

Kaygı arttıkça yalnız insan sayısı artıyor. Yalnız yaşayanların artış oranını gösteren tablo
Ülkemizde yalnız yaşayanların oranı, gelişmiş ülkelere kıyasla daha hızlı bir artış içinde.

Ayrıca bu bir kıyasa da sebep olur. Başkalarının daha iyi zaman geçirdiğini veya daha heyecan verici deneyimler yaşadığını düşünür. Bunun sonucunda sürekli karşılaştırma yaparak kendini yetersiz hisseder. Oysa her insanın kendine özgü deneyimleri ve bakış açıları vardır. İnsan, kendini başkalarıyla karşılaştırmak yerine, kendi yoluna ve hedeflerine odaklanmalıdır.

Mobilite, değer çatışması yaratır.

Bugün herkesin birbirine bağlanması, kariyer fırsatlarını da geliştiriyor. Böylelikle teknoloji, özellikle büyük şehirlerde yeni iş imkanları yaratıyor. Ne var ki köyden büyük şehre gelen bir kişi, kendi adetleriyle beraber geliyor. Yeni çevre, alıştığı çevreye uymuyor. Bu hayat tarzını da hemen sindiremeyince, geldiği şehri kendi bakış açısına göre uyarlıyor.

Kişi, o eşiği geçecek anlayışa ulaşmak için zamana ihtiyaç duyar. Ancak bir genç için bu daha zordur. Bu, henüz hayatta iyi ve kötüyü ayıracak tecrübeyi kazanamamış çocuklardan çok şey beklemek olur. Böylece kendi değerlerinden utanır ve edilgen olur. Alıştığı ortamdan bambaşka bir ortama geçtiğinde yabancılık çeker. Kendini yetersiz hissederek endişesi yükselir. Bunun sonucunda yaşadığı özgüven eksikliğiyle içine kapanır.

Bir ülkenin siyaseti insan psikolojisini etkiler.

Ülkede siyasetin tonu ve rengi, kesinlikle insanların bakış açısına yansır. Gergin bir ortam zaten 3-5 kişinin sürüklediği sosyal medyada insanları hemen etkisi altına alır.

Bazı hükümetler, devleti bir şirket gibi düşünür. Bu yönetim anlayışında vatandaşlar hükümetin müşterisi olur. Bu durumda yönetim, iyi müşteri ve kötü müşteri ayrımı yapar ve hizmet kalitesi farklılaşır. Örneğin sosyal atık gördüğü emekli, gelir adaletsizliğini derinleştirir ve sosyal krize sebep olur. Anne ve babalarına bakmak zorunda olan aile sayısı arttıkça çocuğa gitmesi gereken kaynak yetersiz kalır. Ayrıca hükümetin tehlikeli bulduğu gençlere şüpheyle yaklaşımı, yalnızlığı ve depresyonu getirir. Bu politikalar, genç neslin henüz anlayamayacağı bazı fedakarlıklar yapmasına sebep olur.

Sonuçta bu politika, ülkenin her kurumuna sirayet eder. Mesela okullarda öğretmenler üzerindeki baskı, onların veli ve öğrenciler karşısında etkilerini yitirmesine neden olur. Henüz tecrübe kazanma aşamasında olan çocuklar, kaba gücü başarıya giden yolda en etkili araç olarak görür. Bunun sonucunda ülkedeki siyasi manzara, korkutucu ve tehditkar bir ortam yaratır.

Covid-19, yaşanan stresi daha da yükseltti

Bazen öngöremediğimiz ve kontrol etme şansımızın olmadığı doğa olayları da var olan stresimizi arttırır. Mesela ülkemizde yaşanan 06 Şubat depreminin yarattığı olumsuz etkileri yaşamaya devam ediyoruz. Bunun yanında geçen yıllarda yaşanan pandemi de tüm dünyada büyük bir endişeye neden oldu.

2020 ve 2023 yılları arasında belki de tarihte ilk defa, tüm dünyanın kapandığına şahit olduk. Eşi benzeri görülmemiş bu olay, tedavisi henüz bilinmeyen ve sonunda ölüm olan Covid-19 salgınından kaynaklıydı. O dönem çocuklar arasında zaten var olan stresin etkisinin pandemiyle ikiye katlandığı tahmin ediliyor.

Salgında öyle bir izolasyon yaşadık ki, sevdiklerimizden destek alamadığımız zamanlar oldu. Hayatımızdaki her türlü kısıtlama, aramıza mesafeler koyma, bizde büyük stres yarattı. Hayatın günlük akışı içinde farkında olmadan yaptığımız tedbirsizliklerin sonuçları oldu.

Böylelikle yalnızlık ve ölüm korkusu gibi, insan ruhunda derin izler bırakan duygular yaşadık. Bunun yanında, ölümden sonraki acı ve maddi kaygılar da endişe ve depresyonu arttırdı. Aynı ev içinde yaşayanlar, hastalanan kişiden kendilerini uzak tutarak ona bir ömür biçtiler.

Eşlerin birbirine aşırı tepki vermesi, evliliklerin bitmesine neden oldu. Özellikle kadınlar, belki de annelik duygusuyla aşırı tepkiler verdi. Salgın, kadınların baskıya daha az dirençli olduğunu göstermiştir. Aile içindeki durum, diğer etkenlerle birleşerek gençler ve çocukların psikolojisini olumsuz etkiledi.

Buna ek olarak sağlık çalışanlarına ayrı bir yer açmalıyız. Bu insanların yaşadığı yorgunluk ve fedakarlıklar, birçok insanı kurtarmıştır. Ancak bu durum, intihar düşüncesinin başlıca tetikleyicisi olmuştur.

Sonuç

Stres ve endişe, çağımızın hastalığı. Başlarken belirttiğimiz gibi çağın hastalıkları da teknolojinin getirdiği değişimle beraber gelir. Bundan kaynaklanan rahatsızlıkların çözümü de değişimi nasıl algıladığımıza bağlıdır.

Ebeveynler olarak kendi dünya görüşümüzü çocuklarımıza dayatıyoruz. İşin doğrusu çocuklarımızın, bizim istediğimiz hayatı yaşamasını istiyoruz. Onlara sunduğumuz bu kadar imkanın onları neden mutlu edemediğini anlamıyoruz. Halbuki bizim iyi bir gelecek diye sunduğumuz hayat, onların hayallerinden farklı.

Çocuklarla aramızdaki ilişki, özellikle annelerin koruyucu tavrı, biraz abartılı bir seviyeye ulaşıyor. Oysa biraz empati geliştirmemiz, belki de bu sorunu büyük ölçüde çözer.

Birbirimize en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanı yaşıyoruz. Bunu başarmamız da onlar gibi teknolojiyi benimseyerek olur. Hayata aynı pencereden bakmak, çocukların hayatına neyin yön verdiğini doğru tespit etmekle başlar.

Hakan Tanar

Hakan Tanar, 1971 yılında Adana’da doğdu. Evli ve 2 çocuk babası. 30 yıl satış ve pazarlama sektöründe çalıştı. Satış temsilciliğinden üst düzey yöneticiliğe kadar farklı kademelerde görev yaptı. Kendi işini kurarak perakende sektöründe 8 yıl faaliyette bulundu. Edindiği en büyük tecrübe öğrenmenin hayat boyu sürdüğüdür. Yazmaya olan isteği ve öğrenmeye duyduğu merakı kendisinde kişisel blog kurma fikrini geliştirdi. Bilim, edebiyat, tarih ve felsefeye ilgi duyuyor. Bugün ilgi duyduğu konular hakkında bildiklerini ve öğrendiklerini Monolog’da paylaşıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir