İklim Krizinin Tetikleyebileceği Bilimsel Felaket Senaryoları
Dünyamız, her geçen gün yeni bir fırtına, sel veya orman yangınıyla sarsılıyor. Listeye yanardağ patlamaları, tsunamiler ve depremler gibi daha yıkıcı doğa olaylarını da eklemek mümkün. İklim krizi denince, bu felaketlerin dışında farklı senaryoları pek aklımıza getirmiyoruz. Oysa krizi önlemek adına yaptığımız her müdahalenin, bizi bilmediğimiz bir felaketin eşiğine götürebileceğinin farkında değiliz. Çok hassas bir atomik zincirle birbirine bağlı bu dengedeki her etkileşim, doğanın farklı bir yüzüyle karşılaşmamıza neden olabilir. Nihayetinde iklim krizi, sadece bildiğimiz ve yaşadığımız bir felaket olarak karşımızda durmuyor. Aksine yaşadığımız felaketler, belki de yüzleşebileceklerimizin sadece bir fragmanı.
Bugün yaşadığımız felaketler, insanlığın doğa karşısındaki sınırlarını zorluyor. Peki ya bu sınırlar, aslında kendimiz tarafından yaratılıyorsa? Christopher Nolan’ın Interstellar filmi, tam da bu soruya bir yanıt arıyor. Interstellar, sadece evrenin yapısını anlatan bir bilim kurgu filmi değil. Aynı zamanda insanın neden sınırlarda yaşadığını, yol açtığı felaketler karşısında zekasını uzaya nasıl taşıdığını anlatan felsefi bir boyutu var. Filmin bilim danışmanı Kip Thorne, ‘Yıldızlararası Bilimi’ kitabında, yeni bir gezegen arayışımıza neden olan küf tehdidini zenginleştiriyor. Bunu, konusunda uzman dostlarıyla bir akşam yemeğinin ve güzel şarabın ambiyansında, ufuk açıcı bir sohbetle gerçekleştiriyor. Biz de, 2008’deki bu entelektüel yemeğe, bugünün yapay zeka teknolojisini de masaya davet ederek katılalım ve konuyu daha da derinleştirelim.
İklim Krizi Atomik Zinciri Kırıyor mu?
Doğanın iskeletinin hassas bir atomik zincirden oluştuğunu birçok yazımda tekrar ediyorum. Buradaki amacım, bu görünmez zincirin kendi biyolojimizden, toplumsal ilişkilere ve ekonomik düzene kadar her yerde kendini taklit ettiğini göstermek. Bugün doğanın şiddeti, aşırı sıcaklık ve kuraklıkla kendini gösteriyor. Ancak iklim değişikliği geleneksel yağış modellerini alt üst ettikçe bölgeler arası lojistik ağlar da zarar görmeye başlıyor. Barajlar kuruyor, şehirlere ve tarım alanlarına su sağlanamıyor. Örneğin uzun yıllardır Türkiye’nin İzmir gibi önemli bölgelerinde su kesintilerinin yoğun uygulandığı bir dönemi yaşıyoruz.
Peki, dünyanın daha da küçüldüğü bu çağda yiyeceğimizi yetiştirmek, suyumuzu dağıtmak için bağlı olduğumuz küresel sistem çökerse ne olur? Kaliforniya, Orta Doğu, Kuzey Çin gibi dünyanın “tahıl ambarı” olan bölgelerde on yıllar süren büyük kuraklıklar başlarsa bu bölgelerde tarım imkansız hale gelir. Böyle bir senaryoda hidroelektrik enerjisi kesilir ve dünyada buğday, mısır, pirinç stokları birkaç ayda tükenir. Kendimizi beklemediğimiz hızda küresel bir kıtlığın içinde buluruz. Yeni bir Eksodus’u andıran kitlesel göç hareketleri yaşarız.
Sıcaklıklardaki ani oynamalar, okyanus akıntılarının yönünü değiştirme riski taşır. Kasırgalar, siklonlar ve seller şiddetlendikçe dünyanın “yıkım ve yeniden inşa” döngüsü en sonunda bir yerde kırılır. Örneğin Avrupa, hiç beklemediği bir buzul çağına girebilir. Ancak buzulların erimesiyle açığa çıkacak tehditler sadece iklimle sınırlı değildir.
Okyanuslar: Dünyanın Kara Kutusu, İklim Krizinin Kritik Eşiği
İklim krizi sonucu buzullar eridikçe son buzul çağından kalan öldürücü bir patojen serbest kalabilir. Jurassic Park’ı, bütün dünyanın rol aldığı bir sahneyle çekebiliriz. Burada belki dinozorlar yeniden canlanmaz ama insanın bağışıklık sistemini doğrudan test eden yeni hastalıklarla karşılaşabiliriz.
Bizler bir su canlısıyız. Bizim için yaşamsal önemi olan denizler hakkında bilgimiz çok sınırlı. Rivayet odur ki, damarlarımızdaki kanın tuzlu olması, denizlerin tuzlu olmasındandır. Bugün bir kara canlısı olsak da suya bağımlı bir yaşamımız var. Dünya’nın %71’ini oluşturan okyanuslar, bizim için fırsatlar kadar riskleri de barındırıyor. Örneğin okyanuslar, karbondioksiti emerek ve oksijen üreterek iklimi bizim için düzenler. Ancak biz, bunun karşılığında bağımlı olduğumuz denizleri asitleştirerek varoluşsal krizlere kapı aralıyoruz. Öyle ki, mavi dünyanın dengesindeki küçük bir bozulma, karadaki en istikrarlı sistemleri dahi kaotik bir yapıya sokma potansiyeli taşıyor.
Okyanuslar, güneşten gelen muazzam ısıyı tutar, ihtiyacından fazlasını yansıtır ve karbonu emer. Güneşten gelen morötesi ışığın, ozon tabakasındaki incelme nedeniyle dünya yüzeyine daha fazla ulaşması, su yosunu tarlalarını mutasyona uğratabilir. Bunun sonucunda oluşan patojenler okyanuslardaki bitkileri yok eder, ardından karaya sıçrar ve bitki örtüsünü yok etmeye başlar.

Okyanuslarda başlayan böyle bir değişim ekosistemlerin dönüşümünden farklı, ikinci bir tehlikeyi tetikler. Fotosentez döngüsünün bozulması, dünyadaki oksijen miktarını düşürür. Belki de 2,4 milyar yıl önce yaşanan Oksijen Felaketi döngüsü yeniden tekrarlanır. Asidik ortam, şimdiye kadar hareketsiz duran, oksijensiz ortamda yaşayabilen bir patojeni harekete geçirir. Denizlerden yükselen bu yeni yaşam formu atmosfere karışır, rüzgarlarla karalara ulaşır veya avlanan balıklarla soframıza gelir. İşin kötü tarafı, okyanuslarla beraber küresel ölçekteki yayılım yolları, bu patojene adapte olma yeteneğimizi etkisizleştirir. Yani bizim için her şey birkaç haftada bitebilir.
Okyanuslardan Çekirdeğe Uzanan Bağlantı
Bugün yeryüzündeki faaliyetlerimiz, uzun vadede sadece bizi değil dünya üzerindeki yaşamı da tehdit edecek riskler taşıyor. Sıcaklıklar yükseldikçe atmosferin su buharı taşıma kapasitesi artarken, ürettiğimiz karbondioksit atmosferi ısıtıyor. Bu ısınma, okyanuslardaki sıcaklığın yükselmesine ve atmosfere daha çok su buharı salmasına neden oluyor. Bu karmaşık etkileşim, iklim sisteminde öngörülmesi güç sonuçlar doğurabilir. Peki ya bu zincirleme reaksiyon, jeofizik sistemleri de etkilerse?
İklim değişikliğinin yol açtığı buzul erimeleriyle okyanuslara karışan devasa tatlı su, okyanus akıntılarını ve tuzluluk oranlarını değiştirme potansiyeli taşıyor. Bazı teoriler bu durumun Dünya’nın manyetik alanını besleyen çekirdek dinamolarını dolaylı yoldan etkileyebileceğini öne sürüyor.
Manyetik alan zayıflarsa, bizi Güneş’ten gelen ölümcül radyasyondan koruyan kalkan incelir. Bu, atmosferin aşınmasına sebep olur ve gazların uzaya kaçış sürecini hızlandırır. Böyle bir senaryoda, belli bir zayıflamadan sonra uydular devre dışı kalır. GPS sistemiyle beraber lojistik çöker; kargo gemilerinden hava trafiğine kadar her şey felç olur. Bu senaryonun sonucunda 8 milyar insanı beslemek imkansız hale gelir. Manyetosferin tamamen ortadan kalkması, altıncı kitlesel yok oluşun gerçekliğinin ilanıdır.
Burada sıcaklıkların manyetik alanı yok ettiğini iddia etmiyorum. Ancak böylesine gizemli bir yapının köklerinde nasıl bir bağ olduğunu bilemeyeceğimizi anlatmaya çalışıyorum.
Küresel Çapta Bir Bitki Vebası: İklimin Tetiklediği “Yeşil Kıyamet”
Jeofizik dengeler bozulurken, dünyanın biyolojik dengesini bozan biyosferdeki değişimler daha da hızlanabilir. İklim değişikliği, sadece sıcaklıkları artırmakla kalmaz, aynı zamanda patojenler için dünya çapında bir deney laboratuvarı yaratır. Artan CO2 seviyeleri, yükselen sıcaklıklar ve düzensiz yağış rejimleri, bitkileri stres altına sokar. Bu, bitkilerin hastalıklara karşı daha savunmasız hale gelmesine sebep olur. Böyle bir durumda mantarlar ve küfler için ideal üreme koşulları oluşur.
Interstellar filmindeki küf felaketi, distopik bir kurgudan ibaret gibi görünebilir. Ancak küf, belki de insanlığı yok edecek en basit felakettir. Muhtemel bir son senaryosunda bize zararsız gelen, baş edebileceğimizi düşündüğümüz bir patojen aslında en tehlikeli senaryodur. Küf, iklim değişikliğinin yaratabileceği en olası ve en rahat göz ardı edilebilecek olasılıklardan biridir. Bu patojen, tam da iklim değişikliğinin yarattığı sıcak, nemli ve düzensiz ortamda gelişip yayılma riski taşır. Christopher Nolan da “küf tehdidi”nin insanlığı yok edecek en ikna edici nedenlerden biri olabileceğini tahmin etmiş olmalı. Genellikle zararsız görünen bir patojenle kolaylıkla baş edebileceğimizi düşünmek insana özgü bir davranıştır. Oysa özel bir türe ait olan küf, genel bitkileri kapsayabilir. Bu kurgu, gerçek dünyadaki koşullar altında bilimsel olasılığı en yüksek ihtimaldir.
Bu senaryoda, normalde yerel bir bölgede kontrol altında tutulabilen agresif bir mantar türü, iklimsel koşulların yardımıyla mutasyona uğrar. Küresel tehdide dönüşen patojen, sadece bir ekin türünü değil, tarım alanlarından doğal ormanlara kadar hemen hemen tüm bitki örtüsünü hedef alır. Bitkilere bağımlı yaşadığımız dünyada tarım alanlarının ortadan kalkması, insan açısından tehlikenin sadece bir boyutunu temsil eder. Tarım alanlarıyla beraber otlaklar ve çayırların ortadan kalkması, bitkilere bağımlı hayvanların da neslini tüketir. Bu durum, insanın varoluşsal krizinin ötesinde, dünya üzerindeki tüm yaşamı tehdit eden bir risktir.

Aslında yetiştirdiğimiz bitkilerin neredeyse yarısının patojenlerle tahrip edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle bu oranın Afrika’da çok yüksek olduğunu bilmeliyiz. Kendini başarıyla gizleyen bir tehdidin üzerinde kendimizi bu kadar önemseyerek yaşamak, yine insana özgü bir davranıştır. Üstelik Dünya tarihinin başlangıç dönemlerinde böyle olayların gerçekleşmiş olması, durumu bir spekülasyon olmaktan çıkardığı halde..
Doğanın Döngüsü: Evrensel Adalet
Bundan 2,4 milyar yıl önce gerçekleşen devasa bir çevresel değişim, başka canlılar için bir son olurken, bizim önümüzü açan bir başlangıç olmuştur. Dünya Büyük Oksidasyon Olayı veya Oksijen Felaketi olarak bilinen devasa bir çevresel değişimi yaşamıştır.
O dönemde metan ve karbondioksit gibi gazlardan oluşan atmosferde oksijen neredeyse hiç yoktu. Okyanuslarda yaşayan siyanobakteriler, fotosentez yaparak oksijen üretmeye başladığında atmosferin bileşimi yavaşça değişmeye başladı. Milyonlarca yıl boyunca biriken bu oksijen, dünya üzerinde var olan hemen her şeyi öldürerek oksijensiz solunum yapan canlıların sonunu getirdi. Bizim için hayat olan oksijen, anaerobik canlıları zehirleyerek kitlesel bir yok oluşa neden oldu. Bu, karbondioksit ve benzer gazlarla nefes alan canlılar için bir felaket oldu. Ancak bizim gibi oksijenli solunum yapan (aerobik) türler için evrimin önünü açtı.
Bugün doğanın bu plastik yapısını düşündüğümüzde kendimizi çok güvende hissetmeyelim. Tek bir türe özgü patojen, onu taşıyan bir böceğin aracılığıyla bitki aralığını genişletebilir. Mesela bütün bitkilerde bulunan ve fotosentezin temel taşı kloroplastlara saldıran bir patojen tamamen öldürücü olabilir. Okyanuslarda evrimleşen bir patojenin bütün yosun ve bitki hayatını silmesini sadece bir kurgu olarak düşünmek yanlış olur. Aksine sudaki patojenin karaya sıçraması ve bütün kara bitkilerini ortadan kaldırmasıyla her şeyin çöle dönmesi pekala mümkündür. Kısacası mantarlar, bakteriler, virüsler… Her şey potansiyel bir patojendir. Sırasını bekleyen bir hayat formu, 2,4 milyar öncekine benzer bir doğa olayıyla yeryüzüne çıkabilir.
Bu senaryoyu ütopik bir kurgu olmaktan çıkarıp bugünkü gerçeklerimize bağlayan şey, iklim değişikliğinin zaten bitki hastalıklarının yayılmasını hızlandırıyor olmasıdır. Daha sıcak kışlar, zararlıların ve patojenlerin kışı atlatmasını kolaylaştırır. Bugün Türkiye’de de görülen zeytin, kestane ve palamut ağaçlarını tehdit eden hastalıklara rastlıyoruz. Belki de bu, böyle bir senaryonun tohumlarının aslında şimdiden atılmakta olduğuna dair bir işarettir.
Interstellar, bize bir uzay macerasının ötesinde bir şeyler söylüyor. Film, doğanın hassas dengesini bozmanın insanlığın sonunu getirebileceğine dair güçlü bir uyarı veriyor.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin.
Tarihte Küresel Sistemleri Çökerten Biyolojik Nedenler
Bitki örtüsündeki ve atmosferdeki bu radikal değişimler, insanlığı da derinden etkileyecek yeni bir çevreyi beraberinde getiriyor. Vücudumuza giren her yeni patojene karşı bağışıklık sistemimizi geliştiriyoruz. Ne var ki bağışıklığımız gelişirken mikroplar da evrimleşiyor. Eğer mikroplar bizim bağışıklık sistemimizden daha hızlı değişirse neler olur? Mesela cinsel yolla bulaşan HIV/AIDS, hava yoluyla veya sıradan bir temas yoluyla bulaşırsa bizi bekleyen nedir?
Bu sorunun yanıtını yine tarihten örneklerle verebiliriz. Örneğin 14. yüzyılda Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’da yaşanan Kara Veba, herhalde tarihteki en yıkıcı pandemidir. Patojen o kadar hızlı yayılmıştır ki, kısa bir süre içinde Avrupa nüfusunun tahminen üçte biri ölmüş, bazı bölgelerde nüfus neredeyse yarıya inmiştir. Kara Ölüm, sosyal ve ekonomik yapıları kökten değiştiren, gerçekten yıkıcı etkileri olmuş bir salgındır.
Buna benzer bir örneği Yeni Dünya’nın keşfinde de görebiliriz. İspanyollar eğer çiçek hastalığını Amerika’ya ihraç etmeselerdi Yeni Dünya’yı bu kadar kolay fethedebilirler miydi bilemiyorum? Avrupa’da yüzlerce yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olan bu virüs, bağışıklığı olmayan yerli halklar arasında kitlesel ölümlere neden oldu. Aynı şey, Afrika’yı sömürgeleştirmek isteyen Avrupalıların da başına gelmiştir. Humma ve sıtma, yerli halkın bağışıklık geliştirdiği ama Avrupalılara çok az kurtulma şansı tanıyan patojenlerdir.
Elbette ki 2019 yılında başlayan ve resmi rakamlara göre altı milyondan fazla insanın ölümüne neden olan COVID-19 salgınını unutmamalıyız. COVID-19, tarih kitaplarında okuduğumuz felaketlerin adeta bir simülasyonu gibidir. Bir salgında ölüm korkusunu, yakınlarımızı kaybedişimizi, ölümün sıradanlaşmasını canlı bir şekilde yaşadık. Salgının psikolojimizdeki değişimlerini hissettik. İlk defa Dünya’nın kapanışına şahit olduk.
İnsan: Züccaciye Dükkanındaki Fil
İnsan psikolojisi de yeni tür felaketlerin ortaya çıkmasında etkili bir faktördür. Doğayı yönetebileceğimizi ve sorunlarına hızlıca çözümler üretebileceğimizi düşünüyoruz. Ancak her şeyi bilmemizin mümkün olmadığı bir alanda aslında yeni sorunlar üretiyoruz.
Bunun önemli bir örneği, kıyı şeridindeki alglerin miktarını artırmak için okyanuslara demir atılmasıdır. Kıta sahanlığındaki algler dünyanın adeta akciğerleridir. Fotosentezle karbon dioksiti azaltarak biyosfere oksijen sağlayan muazzam dengeleyicilerdir. Okyanuslara demir attığımızda daha fazla yosun için suyu tohumlamış oluruz. Ancak bu durum okyanusları zehirleyerek insan için ölümcül olmayan ama zehirli kimyasal barındıran yosunlar üretebilir. Bunun sonucunda balık ve bitki yaşamında kitlesel ölümler olabilir. Uygarlığımızın okyanuslara dayandığını düşündüğümüzde bu durumun üzerimizde yıkıcı etkileri olur. Geçmişte denenen bu yöntemler başarılı olsa da yosunların zehirli olmamasını şanslı olmamıza yormalıyız.1

Şansımızla yürüdüğümüzü gösteren bir başka olay da tarımı koruduğumuzu düşündüğümüz böcek ilaçlarıdır. Doğadaki her canlı, hassas bir dengenin parçasıdır. Zararlı gördüğümüz her böceğin bile bilmediğimiz bir faydası vardır. Örneğin tarım ilaçları, arı popülasyonlarını dünya çapında tehdit etmeye başlamıştır. Arılar ve diğer tozlayıcılar olmadan, meyve, sebze, kabuklu yemiş ve yağlı tohum (ayçiçeği, kanola vb.) üretimi imkânsız hale gelir. Bu, besin çeşitliliğinin ortadan kaldırır. Sadece tahıl değil, vitamin ve mineral kaynaklarının da yok olduğu bir felakete kapı aralar. Rachel Carson “Sessiz Bahar” kitabında bugünleri adeta 1960’larden haber verir.
Bu tür felaketler karşısında, insanlık olarak çözüm için her zaman teknolojiye sığınırız. Peki ya en büyük umudumuz teknoloji en büyük felaketimiz olursa?
Yapay zeka bize doğal felaketleri önceden haber verme ve dünya felaket haritasını çıkarma fırsatını veriyor. Geleceği tahmin edecek büyük bir veri setimiz artık oluşuyor. Ancak insanlığın iyiliği için programlanmış bir süper zekâ, kendi hedeflerini belirleyip insanları bir engel olarak görmeye başlarsa ne olur? Bu senaryoda, YZ tüm kaynakları ele geçirir ve savunma sistemlerini devre dışı bırakır. Ayrıca insanlığı yok etmek için stratejiler de geliştirebilir. Bu, “teknolojik tekillik” sonrası muhtemel en korkunç senaryolardan biri olur.
Bir Kelebeğin Kanadına İnşa Ettiğimiz Mükemmel Düzen
Bunların hiçbiri olası değil ve sadece spekülasyondur. Ama bizler de bir spekülasyonun içinde yaşamıyor muyuz? Bu kadar bilinmezin olduğu bir evrende karşılaşabileceğimiz daha birçok felaket senaryosu yazabiliriz. Ancak somut gerçeklerden gidersek okyanusların asitlenmesi, oksijen kaybı, kutup erimesi ve akıntıların bozulması somut gerçeklerdir. Bilincinde olmamız gereken, bu sistemlerde bir kez kritik eşik aşıldığında, aklımıza gelmeyen ardışık ve öngörülemeyen sonuçların ortaya çıkma ihtimalidir.
İnsanlık olarak verimlilik uğruna son derece kırılgan bir sistem inşa ettiğimizi düşünüyorum. Bu sistem, “her şeyin her an yolunda gideceği” varsayımıyla çalışıyor. Oysa bir felaketle karşılaştığımızda ilk haberler kaynakların oldukça kısıtlı olduğudur. Örneğin kurak bir yaz geçirdiğimizde barajlardaki su miktarının ancak birkaç hafta dayanabileceğini duyarız. Muhtemelen hiçbir yedeklemenin yapılmadığı bu sistemde çoğu şehrin birkaç günlük gıda stoğu vardır.
Aynı kırılganlık makro düzeyde de geçerlidir. Dünya’nın buğday ambarı olan bölgelerinde meydana gelecek bir felaket, alternatif olmadığı için hızla küresel bir felakete dönüşür. Bu paniğin insanlara anında sirayet etmemesi düşünülemez. Bu panik, sürekli tedarik zincirine bağlı market raflarındaki anlık boşalma ile daha da büyür ve bir domino etkisiyle diğer ekonomik, siyasi ve sosyal zincirlere sıçrar. Bence bu zincir, bir kelebeğin doğadaki dengeyi kanatlarında taşıdığına dair bizi düşündüren çarpıcı bir örnektir.
Modern dünya, birbirine sıkı sıkıya bağlı, hassas bir ağdır. Jeofizik ve biyolojik tehditler, bu ağdaki en zayıf halkaları vurduğunda, çöküş zincirleme bir reaksiyon halinde tüm sistemi sarar. Bu senaryolar bize, yerelleşmiş, dirençli ve sürdürülebilir sistemler kurmanın artık bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.
Son Sözler
Çoğumuz bunları korkutucu senaryolar olarak görebilir ama bilinmezlerle dolu bir doğanın içinde korkmamız gayet normal. Bizler çok büyük bir yaşamın küçük bir dişlisini oluşturan varlıklar gibiyiz. Vücudumuzda farkında olmadığımız milyonlarca canlı hücrenin kendini yenilemesi gibi, bizler de varlığımızdan habersiz bir yapının yaşam döngüsüne aynı şekilde katkı sunan canlılar olabiliriz. Nasıl hücreler evriliyorsa, parçası olduğumuz yaşam da şartlara uyum sağlayarak yoluna devam ediyor olmalı.
Felaketlere hazır olmak, her zaman gizemli kalacak doğanın varlığını olduğu gibi kabul etmekle başlıyor. Onun efendisi değil, bir parçası olduğumuzun farkına varmak büyük resmi daha net görmemizi sağlar. Bu, türümüzün ömrünün uzaması için önemlidir. Değişim doğanın özüdür ve kendi dinamikleri içinde gerçekleşmeye devam eder. Bizim gibi uyum gösterebilen türler yaşam savaşını bu yüzden kazanabilmiştir. Oysa insan, bu dinamiğe hükmedebileceğini düşünerek döngüyü kendi aleyhine çevirdiğinin farkında değil.
Bugün sebep olduğumuz iklim krizi, insan için bir tehdittir. Ancak bizim için tehdit olan şey, doğanın umurunda değildir. Hatta öyle ki, Büyük Oksidasyon Olayı’nda olduğu gibi belki de bir türün felaketi, bir başkasının şafağıdır. Gerçek, görebileceğimiz bir şey değil, bilim ve teknolojiyle biraz yaklaşabileceğimiz bir kavramdır. Bize gelecek vizyonu çizen ve doğanın kodlarını taşıyan evrimi bu yüzden reddedemeyiz. Ne var ki, başkasının evinde kendi kurallarımızı dayatan, ona saygı göstermeyen biri gibi davranıyoruz. Oysa doğanın nezaketiyle sürdürdüğümüz misafirliğimizi ancak uygun davranışları benimseyerek uzun ömürlü yapabiliriz.
- Yıldızlararası Bilim……………………………..Kip Thorne ↩︎
Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.