Edgar Allan Poe’dan Einsten’a, Proust’tan Nolan’a Ölüm Sonrası Yaşam Arayışımızın Hikayesi
“Hayatı ölümden ayıran sınır belli belirsizdir. Birinin nerede bittiği diğerinin nerede başladığını kim bilebilir?“
Bu sözler, Edgar Allan Poe’nın bir katalepsi hastasının korkularını anlatan ‘Diri Diri Gömülmek’ öyküsüne ait. Bu öyküsünde Poe, insanın bütün yaşam fonksiyonlarının durduğu ama hayatın askıda kaldığı geçici bir duraklamada ruhun nereye gittiğini sorgular. Hikaye, ölümün eşiğindeki bir insanın içe dönük korkusunu anlatır. Hayal bataklığını andıran bir zihne sahip Edgar Allan Poe, insanın bilinmeze olan merakını, o dönem tıbbın bile açıklamakta zorlandığı bir durumu kullanarak öyküleştirir.
Marcel Proust ise Sodom ve Gomorra’da, ölümün ardında kalan bir bilince duyduğu özlemini anlatır. Proust, büyükannesinin vefatından çok sonra, kendini hissettirişini şu sözlerle ifade eder:
“Şimdi aynı ihtiyaç yeniden doğarken, bekliyordum ki, saatler boyu beklesem de, büyükannem artık hiçbir zaman yanımda olmayacaktı. Bu ihtiyacı yeni keşfetmemin sebebi büyükannemi ilk kez bütün canlılığıyla, gerçekliğiyle, yüreğimi patlatırcasına şişirirken hissedip, nihayet ona kavuşup kendisini temelli kaybettiğimi henüz anlamış olmamdı.“
İnsanlar şahsi trajedileriyle güdülendiklerinde, güzel ve ürkütücü hikayeler yaratabiliyorlar. Gizemli ve belirsiz şeylerin yarattığı tedirginlik ve merak, bizde bir durulmaya, bir anlık donakalmaya sebep oluyor. Bilinmezin karşısında içgüdüsel bir saygı ve korkunun iç içe geçtiği varoluşsal bir anı yaşıyoruz.
Ölüm: İnsanları Eşitleyen Tek Gerçek
Temkinli ve meraklı olmak, insanın evrimsel mücadelesinde hayatta kalmasını sağlayan temel dürtülerdir. Örneğin elimizde yeterli verinin olmadığı bir işe başlarken aldığımız risklerde bu dürtüler kendini hissettirir. Ancak bu durumda yaşadığımız tedirginlik, bir ölümü düşünürken veya yıldızlara bakarkenki kadar tüylerimizi ürpertmez. İşte bu yüzden ölüm, konuşmayı sevmesek de konuşmak zorunda kaldığımız, ama örnekleri sevdiklerimiz üzerinden vermekten genellikle kaçındığımız bir fenomendir.
Konuşurken durulduğumuz fenomenlerin başında gelir ölüm. Kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz ama içeriği hakkında bir fikrimizin olmadığı, hepimizin deneyimleyeceği kesin bir olgudur. İçinde bir ayrılığın olması, deneyimlediğimiz hayattan bizi bilinmeze götürmesi, köklü bir saygıyla iç içe geçmiş bir korkuya sebep olmasının yanı sıra derinlerden gelen korkuyla karışık bir yalnızlık da uyandırır.
Doğanın karşısında çaresiz kaldığımız anlar, aslında hepimizin insan olduğumuzu anladığımız anlardır. Felaketler bizlere acıları getirse de aynı zamanda özümüzü görmemizi sağlar. Dünyaya hükmeden bir imparator, kudretli ve zengin bir insan ya da fakir bir kişi… Sonuçta insanı yeniden yaratmak istesek aynı duyguları mayasına ekleriz. Bizi farklı kılan, yaptığımız tercihlerin sonucunda yaşadığımız deneyimlerdir. Bizler genellemeleri bu ortak doğayı paylaştığımız için yapabiliriz.
Bir doğa olayı karşısında milyonlar yan yana gelsek de kendimizi yalnız hissetmemizin arkasındaki dürtü nedir? Bir asteroidin dünyaya çarpacağını bilsek, yaşamak dışında bütün arzularımızdan sıyrılırız. Hissettiğimiz korku tek bir bilinçte cisimleşir. İnsanın bu ortak doğası işte o zaman konuşmaya başlar. Kendini yalnız hisseden insan, buna neden olan duygunun kapısını çalar.
Ölüm, Bizi Neden Diri Tutar?
İnsanın aramaktan asla vazgeçmeyeceği sır, ölümden sonra hayat olup olmadığıdır. Aslında merak ettiği ve onu rahatsız eden şey, bir gün deneyimleyeceği şeyin doğasını bilmemesidir. Ölümün yarattığı tedirginlik, yerini bilinmezliğin sunduğu meraka bırakır. Bilmediğimiz, merakımızı besler; bizden öte olanla iletişim kurmaya ihtiyaç duyarız. Aklımız ölümü bir son olarak kabul etse de içimizde bunun tersini fısıldayan bir şeyler vardır. Ölen sevdiklerimizin anısını ritüellerle yaşatarak diğer dünyayla bağ kurmaya çalışırız. Bunun yanında, biz öldüğümüzde de bıraktığımız anılar ve eserlerle geleceğe bir mesaj bırakırız.
Biz, bu yüzden hep bulutların üzerinde yürüyen varlıklarız. Evrenin o muazzam büyüklüğü ve bilinmezliği karşısında ayaklarımız hiçbir zaman yere tam basmaz. Ne kadar çok keşif ve buluş yapsak da belirsizliği hiçbir zaman gideremeyiz. Bu belirsizliği giderecek sorular sorar, hayaller kurar ve sonrasında bu hayalleri bilimle gerçeğe dönüştürüp bir sonraki belirsizliğe geçeriz. İşte bu anlam arayan doğamız bizi gözlemleyebildiğimiz evrende tek örnek yaparken, sürekli sınırlarda yaşayan bir varlık kılar aynı zamanda.
Bunu güncel hayatımızı düşünerek daha iyi anlayabiliriz. Hepimiz belli bir rutini yaşasak da evden çıkarken bir belirsizliğe her gün adım atarız. Kendimizi güvenceye alacak ne kadar çok kesin kurallar geliştirsek de ölüm hep bizimle beraber yürür. Bir kalp krizi veya başka birinin beyin devrelerinden birinin atmasıyla zarar görmemiz, hayatın öngörülemez tarafıdır. Bu sebeple ayaklarımızla yer arasındaki boşluğu her zaman inançla doldururuz. Bu bir tanrı olabilir ya da buna özgüven diyebilirsiniz. Ancak sabah evden çıkarken veya bir risk aldığımızda aradaki boşluğu neye inanıyorsak ona sığınarak kapatırız.
Hayallerimiz Ölümü Ne Kadar Kapsayabilir?
Ölüm hakkındaki yanılgılarımızdan biri de yaşamın onunla bittiğini düşünmemiz. Oysa biz sınırlı zihnimizle nasıl böyle bir yargıya varabiliriz? Gözlerimizi kapayıp evreni hayal etmek bile zihnimizin tam anlamıyla başarabileceği bir şey değildir. En büyük yeteneğimiz olan hayal kurmak bile, bu devasa evreni kavramakta aciz kalırken, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ölümü nasıl düşüncelerimizle sınırlandırabiliriz?
Bu yetersizliğimizi Stephen Hawking’in meşhur örneğiyle açıklamaya çalışalım. Kenarında bir yerde yaşadığımız, içinde milyarlarca yıldızın bulunduğu Samanyolu Galaksisi’ni bile henüz tam anlamıyla bilemiyoruz. Bunu gözlemleyebildiğimiz evrende trilyonlarca galaksiyle çarpın. Gözlemleyebildiğimiz uzayın da tüm evrenin %4’ü olduğunu düşünün. Bu devasa yapının, milyonlarca evrenden sadece bir tanesi olma ihtimalini buna ekleyin. Bunun nerede bitebileceği hakkında bir fikriniz olabilir mi? Bu durum, sanki sonsuz bir regresyonun içinde yaşıyormuşuz gibi hissettirir insana.
Yaratıcı güç, bize düşünmek ve hayal kurmak için böylesine güzel bir malzeme vermişken, ölümden sonra hiçliğin olduğu fikri, belki de sadece bizim bilincimizin sınırlarının bir ürünüdür. Tanrı bile belki de böyle bir büyüklük karşısında uzayda birer verici olan bizlerden aldığı sinyallerle yoluna devam ediyor.
Zihin, Ölümün Ötesine Geçebilir Mi?
Zihnimizin bu sınırlılığı, bizi bir başka büyük yanılgıya daha sürükler. Böylesine tadına vardığımız hayatı bırakmak gerçekten zordur ama ölümün kötü olduğunu nereden biliyoruz? Ondan sonrasına kapalı bir bilincimiz varken nasıl kesin bir yargıya varabiliyoruz? Oysa bir hiçliğe gittiğimizi düşünsek ve ölümün bir felaket olduğuna inansak da, maneviyatımızda farklı bir senaryo yaşarız. Sonuçta inanç dünyamızda ölümden sonra yaşama inanıyoruz. Diğer dünyada cehennem de olsa hepimiz Tanrı’nın rahmetinden emin bir şekilde bu dünyada yaşamaya devam ediyoruz.
Bunu, insanlığın neredeyse tamamında görülen, belirli bir coğrafya veya kültüre ait olmayan, evrensel bir psikolojik tepki olarak düşünebiliriz. Bilinmeze karşı duyulan korkunun yarattığı dengesizliği, bahsettiğimiz gibi bir inançla doldurarak gideriyoruz. Ölümden sonrasını yaşamla doldurmak da bizde adeta bir huzur ve ruhumuzda denge sağlıyor. Bu dengenin sağlanmasına, hayatımızda çektiğimiz acıların ve iyiliklerimizin karşılık bulacağı duygusu da katkı sağlıyor. Cennet ve cehennem, tam da bu evrensel adalet arayışımızın tezahürü olan kavramlar olarak karşımıza çıkıyor.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
Bilinç Beyinden Bağımsızsa Nereye Bağlı?
Hayatın bittiğini kabul etmeyen bir bilincimiz var aslında. Peki, bu bilincin kaynağı tam olarak nedir? Bilim, bilincin beyin aktivitesinin bir ürünü olduğunu söyler. Ölümle birlikte bu aktivite sona erdiğinde bilincin de yok olduğunu kabul eder. Ancak buradaki temel ve hâlâ cevapsız soru şudur: Beyin gibi somut bir madde, nasıl olur da bilinç gibi soyut, öznel bir deneyimi üretir? Hatta biraz daha cesur davranıp daha radikal bir soru da sorabiliriz. Örneğin bilinç, sadece beynin bir ürünü mü, yoksa evrenin temel bir özelliği midir? Beyin, bilinci üretmekten ziyade, onu algılayan bir alıcı görevi görüyor olamaz mı?
Bu sorular, bilim insanlarını ve filozofları çizginin ötesini yoklamaya itiyor. Örneğin Roger Penrose gibi bazı bilim insanları, bilincin kuantum süreçleriyle ilişkili olabileceğini öne sürüyorlar. Bilim insanları bilincin soyut olarak değil, beyindeki kimyasal reaksiyonlardan meydana gelebileceğini iddia ediyorlar. Öyle ki, bilincin en zor problemini çözmek için kuantum kuramının yeni bir versiyonuna ihtiyaç duyulabileceğini belirtiyorlar.
Aslında kafa karıştırıcı ve soyut sorular değil bunlar. Tarih bize, teknoloji ve bilim geliştikçe soyut bildiğimiz kavramların fiziksel bir gerçekliğe dayandığını gösteriyor. Yüzyıllar önce, doğa üstü güçlere bağlanan şimşek çakması veya salgın hastalıkların bugün bilimsel açıklamaları var. Atomaltı dünya da bir zamanlar gizemdi, bugün ise kuantum mekaniği ile onu anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Belki de ölüm sonrası hayat ve bilinç de, aydınlatılmayı bekleyen bir sonraki büyük fenomendir. Bugün bir son olarak gördüğümüz şey, yarın belki de bambaşka bir boyuta geçişin kapısını aralayabileceğimiz bir anahtardır. Tıpkı uzayzamanda bir solucan deliğinin açılması gibi, belki bilinç de ölüm anında benzer bir geçişe olanak tanıyan bir forma geçiyordur.
Yanılsamalarla dolu bir hayata geldiğimiz kesin. Gerçek kendini hiçbir zaman kolayca göstermez. Meçhule yürürken, belki de şu andakinden çok daha farklı bir gerçekliğin parçası olmaya hazırlanıyoruz.
Hollywood, Ölümden Sonra Yaşamı Nasıl Sahneliyor?
Bu durum, bilimi en büyük sermayesi yapan Hollywood’a bakmama neden oluyor. Hollywood, alternatif gerçekleri önümüze sererek genel kabullerimizi sarsacak muazzam veri setine sahiptir. Sinema, bu varoluşsal arayışı, bir zaman sıçraması, bir bilinç genişlemesi veya sevgiyle kurulan bir bağ olarak resmeder. Adı her ne olursa olsun, mutlaka bir devamlılık olduğuna dair inancımızı besler.
Örneğin “Çizgi Ötesi” filmi, ölümle birlikte bilincin fiziksel bedenin sınırlarından kurtularak daha yüksek bir boyuta ulaştığı fikrini işler. Ölüm deneyiminin ardından bilincin genişlemesiyle karakterler, bilim ve sanat gibi alanlarda daha önce bilmedikleri bilgiye erişirler. Sanki bilincin genişlemesi, ölen insanları evrensel bir bilgi ağına bağlar. Bu ağdan edindikleri bilgileri içselleştiren herkes değişerek yeniden kendi gerçekliklerine döner.
Ancak bu kısa yolculuğu yapanlar özellikle yaptıkları kötülüklerle de yüzleşirler. Örneğin deneyin fikir babası Courtney, trafik kazasında ölümüne sebep olduğu kardeşi Tessa’yı belli ki çok kızdırmıştır. Bu, kardeşinden özür dileme fırsatı yakalayamayan Courtney’nin ölümüne neden olur. Bunun farkına varan diğer denekler Jaime, Marlo ve Sophia hatalarıyla yüzleşerek kendi zaman akışlarını düzeltirler. İşin doğrusu cennet de cehennem de yaşadığımız dünyadadır. Ölüm sonrasında yaşayabileceğimiz alternatif hayatlar bize gerçeğin farklı yüzlerini de gösterir. Kısacası film bize bilincin ölüm sonrasında sadece entelektüel olarak değil, aynı zamanda moral ve etik olarak da olgunlaştığını anlatır.
Interstellar: Sevgi Ölümü Engelleyebilir mi?
Hollywood’un bu konudaki en iddialı, bilimsel spekülasyona en yakın duran örneği ise şüphesiz “Interstellar” filmidir. Film, Cooper’ın devasa bir karadeliğin (Gargantua) içinde beşinci boyutta var olan bir “teserakt”ın içine girmesiyle zirve yapar. Burada Cooper, zamanda bir nokta değil, bir mekan haline gelmiştir. Kızı Murph’un çocukluk yatak odasının her anını aynı anda farklı açılardan görür. Üç boyutlu bir varlık olan Murph, babasını göremez ama Cooper, beşinci boyutun imkanıyla yerçekimini manipüle ederek kızına mesajlar gönderir.
Bu muazzam bilim-kurgu sahnesi, aslında hepimizin hissettiği o tanıdık duyguyu, hayatımızdan çıkan sevdiklerimizle aramızda fizik kurallarını aşan bir bağ olduğu hissini anımsatır. Onları bazen yanımızdaymış gibi hissetmemiz, Interstellar’ın bize yaşattığı kadar gizemli ve güçlüdür.
İşin ilginci, Marcel Proust, bu hayalin yolunu Christopher Nolan’dan tam 93 yıl önce kelimelerle döşemiştir. Proust, ‘Sodom ve Gomorra’da şöyle yazar:
‘Tanrı’dan tek dileğim, eğer bir cennet varsa, orada, büyükannemin binlerce vuruş arasında tanıyacağı şekilde, bölmeye hafifçe vurmak, onun da… ‘Telaşlanma küçük farem, sabırsızlandığını biliyorum, hemen geleceğim’ anlamına gelen vuruşlarla cevap vermesi, ardından da ikimiz için fazla uzun sayılmayacak bir ebediyet boyunca onunla birlikte olmamızdı.’
Christopher Nolan da, tıpkı Cooper’ın beşinci boyuttan Murph’e mesaj göndermesi gibi, 2014’te çektiği Interstellar ile Proust’un 1921’deki edebi evrenine aradığı görkemli yanıtı gönderir: “Anılarında kaybolan zamanı yakalaman artık mümkün.” Proust’un 1921’de tarif ettiği bu duygusal ve zamansız iletişim özlemi, Interstellar’ın beşinci boyutundaki fiziksel iletişim imkanının ta kendisidir.
Biri bunu kaleminin gücüyle diğeri görsel efektlerle anlatır. Ancak ikisi de aynı insani gerçeğe işaret eder. Belki de sevgi, bildiğimiz tüm fizik kurallarından daha belirleyici bir bağdır. Ölüm, onun için bir son olmak zorunda değildir.
Yaşam Ölümle Bitmiyorsa Yeniden de Doğmuyordur!
Eğer ölümden sonra hayat varsa, bu dünyaya gelmeden önce de bir yaşamın içinden geliyor olmalıyız. Bu bağlamda sadece ölümden sonra yaşamı aramak, sonsuzluğu doğrusal bir çizgi olarak hayal etmektir. Oysa doğa, gözümüzün önünde kendini anlatan harika işaretler bırakır. Gezegenlerin bir küre olması, her şeyin eliptik bir yörüngede dönmesi, bize belki de yaşamın doğrusal değil, döngüsel bir yapıda olduğuna dair bir işaret veriyordur. Doğadaki bu entropinin altında mükemmel bir uyum yatar. Daire, sonsuzluğu ve bütünlüğü simgeleyen, bu entropiye açıklık getiren kusursuz bir şekil olarak karşımıza çıkar.
Bizler bu dünyaya kısa bir süreliğine gelen ve bir misyonu temsil eden varlıklar olabiliriz. Tıpkı bilincimizin, tüm insanlığın birikimli deneyimlerinden oluşan kolektif bilinçdışının çok küçük bir parçası olması gibi, hayatımız da mükemmel dairenin çok küçük bir parçasından ibaret olabilir. Kozmik bir zamanın derinlerinden çıkıyor, kendi zaman algımıza göre ortalama 70 yıl yaşıyor, sonrasında yeniden o bilinmeze giriyoruz. Suyu taşıyan bir değirmenin kanatçıklarının yeniden suya dalmadan önce buğdayı öğütmesi gibi, bizler de öteki dünyadan bilinç ve deneyim taşıyan varlıklar gibiyiz.
Peki, doğanın bize yaşamın döngüsel olduğunu anlatan başka işaretleri de yok mudur? Örneğin dünyaya ağlayarak gelişimiz, başka bir zamandan ayrılmanın hüznünü yansıtıyor olamaz mı? Hiçbir şey hatırlamadığımız o dünya, ayrılırken hüzün duyacağımız kadar vazgeçilmesi zor mudur? Belki de döngünün doğasında var olan bir ayrılık hüznü, yeni doğan bir bilincin ilk yansımasıdır. Bir bilinçle bağlı olduğumuzu düşündüğümüz kozmosta her duygunun bir karşılığının olması, bende böyle bir düşüncenin uyanmasına yol açıyor.
Yas Bizi Neden Hayata Bağlar?
İnsanın sevdiği birini kaybetmesi, gerçeğin ne kadar farkında olsa da onu etkiliyor. Zamanın doğasını çok iyi kavramış Albert Einstein bile anlam arayan bir varlık olarak bir dostunun kaybından derin üzüntü duyar. Yakın dostu Michele Besso öldüğünde ailesine şu mektubu yazar:
“Şimdi bu tuhaf dünyadan ayrılırken yine benden biraz önce ayrıldı. Bunun hiçbir önemi yok. Bizim gibi fiziğe inanan insanlar için geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım, kabul etmek gerekir ki inatçı bir yanılsamanın öneminden başka bir şey değil.”
Gerçeğin ne olduğunu bilen bir bilim insanı olsa da, algıladığı gerçeğin dışına çıkmakta zorlanması ve acı çekmesi çok doğal. Sonuçta Einstein da her insan gibi duygularıyla yaşayan, anlam arayan bir insandı. O da sıradan olayları, sevdiği insanları kendine hatırlatan işaretler olarak görmüş olabilir. Rüyalarında kaybettiği insanları görmüş, o kişilere ait eşyaları gördüğünde sevdikleriyle yeniden buluşmuş olabilir.
Gerçekten de yaslı olduğumuz zamanlarda çevremizdeki olayları ve nesneleri, kaybettiğimiz kişiyi hatırlatan işaretler olarak görürüz. Bir kuşun omzumuza konması ve gitmemesi, bir kelebeğin odamıza girmesi bize kaybettiğimiz kişiyi anımsatabilir. Yağmurlu bir günde yakınını kaybeden birisi için dünya, mahsulü için yağmur bekleyenle aynı olmaz.
Bizler nasıl anlamlar üretiyorsak dünyamız da öyle şekillenir. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde ağlar, onun sevdiği yerlere gider, acı ve hüzün yoluyla bir iletişim kurarız. İçinde bulunduğumuz ruh hali, ruhumuzda ona uygun bir ambiyans yaratır.
Alışkanlık yaratan şeylerden vazgeçmek zordur; hele bu bir insansa… Derimize yapışmış bir şeyi, mesela bir dövmeyi, çıkartmak istediğimizde nasıl acı çekersek, zihnimizdeki anıların etkisini yitirmesi de biraz acı dolu zaman alır. Bu, aslında ölümü bir son olarak kabullenmemizdeki zorluktan ileri gelir. Bu durum, acı verici kopuşun yarattığı boşluğu doldurma çabasının adeta içgüdüsel bir tezahürüdür.
Ruhlar Alemi Gerçekten Var mı?
Sinema ve edebiyatın spekülatif dünyaları, aslında Jung’un da dediği gibi, insanlığın kolektif bilinçdışından doğan arketiplerden besleniyor. Peki ya bu arayışın gerçek dünyadaki yansımaları? İnsanlar, sevdiklerinin bir şekilde yakınlarında olduklarını hissetmek için hangi yollara başvuruyorlar? Burada ruh görme iddiaları ve paranormal, insan doğasının anlaşılır bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
İnsanlar gördüğü şeye inanır gibi görünse de aslında bilincinde yarattığı nesnelere inanır. Yani bizler inandığımız şeyleri görürüz. Bu bağlamda bir ruh görmenin kendine özgü bir psikolojisi vardır. Görmediğimiz bir şeyin gerçekten ya da düşünce olarak var olduğuna inanırız.
Amerikan psikolojisinin kurucu babalarından William James, bu inanç ve algı ilişkisini spiritüalizm ve çağrışımlılık üzerine yaptığı çalışmalarla yakından incelemiştir. Aynı zamanda James, Amerikan Psişik Araştırmalar Derneği’nin kurucu üyesi ve başkan yardımcısıdır. Bulundukları mekanda olmayan varlıkları duyumsadığını söyleyen insanlar üzerinde incelemeler yapmış ve ilginç sonuçlara ulaşmıştır. “Dinsel Deneyimin Çeşitleri” adlı kitabında, çok zeki bir hastasının deneyimini şöyle aktarır:
‘Orada sadece oradaki bir şeyin idraki yoktu, aynı zamanda onun merkezi olduğu mutlulukla birleşen tarifsiz bir iyiliğin ürkütücü farkındalığı vardı… Güçlü bir insanın yanında durduğunun kesin olarak bilinmesi gibi bir şey. O gittikten sonra anısı bir gerçeklik algısı olarak devam etti. Başka her şey bir rüya olabilir ama bu değil.’
James için bu ve benzeri deneyimler, salt bir halüsinasyon değildi. Onunla beraber kişide ‘bir gerçeklik algısı’ yaratan derin bir psikolojik (ve belki de metafizik) olguydu. İnsan zihninin ölüm ötesi bir varlıkla temas ettiği iddiasına dair ilk sistematik çalışmalar ona aittir.
İnsan bilincinin ölüme yaklaştığı anlarda yaşadığı bir diğer deneyim ise, ‘ölüme yakın deneyimler’dir (ÖYD). Ruh görme iddialarından farklı olarak ÖYD’ler, klinik olarak ölümün eşiğinden dönen birçok insanın tarif ettiği, şaşırtıcı derecede benzer unsurlar içerir. ÖYD üzerine çalışan araştırmacılar, bu deneyimleri yaşayanlarda tutarlı bir şekilde üç unsur tespit etmişlerdir.
Bu deneyimi yaşayanlar ilk olarak, parlak sıcak bir ışıkla beraber zamanın genişlediğini hissetmişlerdir. Sanki ışık hızına yakın bir hızda giderken her şey birden durur.
İkinci olarak sıradan duyuların hassaslaşması gelir. Bir müzik duymuşlar ya da çevresini hiç olmadığı kadar parlak görebilmişlerdir.
Son olarak da değişerek dönmüşlerdir. Bilinç genişlemiş ve hayata daha geniş bir perspektiften bakabilmişlerdir.
Medyumluk ve Paranormal
Bu fenomeni salt bilimsel akılla anlamaya çalışmak, onun insan ruhundaki karşılığını gözden kaçırmamıza neden olabilir. Bazen derin bir psikolojik yaranın tedavisinde mantıktan önce duygusal bir bağ kurulması gerekir. Ölümün yarattığı o devasa boşluk karşısında da insanın farklı arayışlara girmesi son derece doğaldır.
Medyumluk, paranormalin bir alt dalı olarak, genellikle bilimsel akılla açıklanamayan bu olguların insan ruhunda nasıl karşılık bulduğunu anlamamıza yardımcı olabilir. Sonuçta duygularıyla hareket eden bir varlığa, en duygusal anlarında saf aklın cevap vermesi zordur. Bütün mesele, insanın psikolojik dengesini bozan o şiddetli duygunun sakinleşmesi ve normal ölçüsüne kavuşmasıdır. Yaslı zamanlarda kaybettiğimiz insandan sembolik de olsa bir haber almak, onun iyi olduğuna dair bir inanç geliştirmek, bizi hayata yeniden bağlayan bir motivasyon olur.
Kozmos, zihnimizin kavrayamayacağı kadar büyüktür ve onu yalnızca kendi zihnimizin sınırlarına hapsedemeyiz. Biraz sezgisel ilerlemek zorunda kalışımız belki de bu yüzdendir. Bir şeylerin eksikliğini derinden hissettiğimizde ruhumuz onu arar. Bu, kaybettiğimiz bir insana duyduğumuz özlem de olabilir. Medyumlar, bir ruhla temas kurabilmek için ortamın duygusal yoğunluğunu artırmaya çalışırlar. Belki de bütün mesele, kişinin kendi içindeki özlem enerjisini harekete geçirmesinde yatmaktadır.
Yıllarca yanımızda olan insanların yarattığı alışkanlık, bazen onları ne kadar sevdiğimizi bize unutturuyor. Oysa ani bir kopuş, onlara ihtiyaç duyduğumuz anları acı bir şekilde çoğaltıyor. İşte o anlarda, paranormal, kişiye bir çeşit psikolojik arınma ve kapanış imkanı sunabilir. Marcel Proust’un girişte alıntıladığım sözleri, bu söylediklerimi açıklığa kavuşturmak adına daha da anlam kazanıyor.
Her insani faaliyet alanında olduğu gibi, medyumluk iddiasında bulunanlar arasında da insanların duygularını suistimal edenler maalesef vardır. Paranormal gibi bir fenomeni bilim reddetmez ama şüpheyle yaklaşır. Ancak medyumluk, insanın batıl inancını temsil ettiği kadar, ölüm sonrası bir hayat olduğuna dair, insanın sezgisel inancının da bir tezahürü değil midir? Belki de asıl önemli olan, onun doğruluğu değil, insan ruhuna sunduğu teselli ve yaşama sevincini yeniden kazandırma işlevidir.
Son Sözler
İnsan zihni, en büyük acılara dahi uyum gösterecek şekilde yaratılmıştır. İnsan, kölecilik gibi bir vahşeti meşru ticaret görmüş, bir iktisadi sistem olarak kabul etmiştir. Daha bireysel bir örnek; kuşaklar boyu varlık içinde büyümüş birisi, birden kendini yokluk içinde bulabilir. Ancak insan, başlarda acı gelen bu durumu, zamanla kabullenir ve hayatı yeniden yaşanır hale getirir. Bu uyum yeteneğine ölüm de dahildir.
Peki bu kadar sözden sonra ölümden sonra hayat var mı?
Evet, bence ölümden sonra hayat var ve parçası olduğumuz daha büyük bir yaşamın sürekliliğini kesmiyor. Üstelik bu dünyada faniliği sorguladıkça durum o kadar da korkutucu gelmiyor. Korkutucu olan, daha önce deneyimlemediğimiz bir şey olması ve belki de önceki varoluş hallerimizi hatırlayamıyor oluşumuz. Tolstoy’un belirttiği gibi, yaşamın anlamsız olduğuna inanmamız, onun sonlu olduğunu düşünmemizdendir. Bir sonlunun değerini, bir başkasının içinde aramamak lazım. Zihnimizi, biraz daha derinlere, bağlı olduğu kozmosa doğru uzatmamız lazım.
Her şeyi kontrol etmeye alışmış insanın, böyle bir dünyada kontrolü kaybedeceği düşüncesi, zihinsel özgürlüğünü kaybetmesine neden oluyor. Oysa doğa karşısında bunun mümkün olmadığını artık idrak etmemiz lazım. Belki de onlarca boyutu olan kozmosu, 3 boyutlu bile düşünemeyen zihnimizle kavramaya çalışarak hata yapıyoruz. Ölüm de, evrenin bilmediğimiz bir boyutunun giriş kapısı olabilir. Hayatın bu belirsizliği ve hissettiğimiz kayıplar, ölümü kişisel inancımız, sezgilerimiz ve entelektüel merakımızla şekillendirdiğimiz bir perspektif haline getirir.
Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.