Neden Bir Çöp Krallığında Yaşıyoruz?



Dünyanın çehresini, geri dönüşü olmayacak şekilde, olumsuz anlamda hızla değiştiriyoruz. İklim krizinin bir zamanlar verilerle anlattığı hikâyeyi, susuzluk ve kuraklığı her geçen gün daha derinden hissederek artık çok daha iyi anlıyoruz. İklim krizini yönetmekte başarısız olduğumuz kesin. Bu, artık geleceğe dair soyut bir korku olmaktan çıktı. Bunu günlük hayatımızın somut bir parçası haline gelen aşırı hava olayları ve kirlettiğimiz denizlerden anlayabiliyoruz. Ancak giderek büyüyen çöp dağlarıyla krizin kendisi artık cisimleştikçe kokusunu da soluyoruz. İklim krizi gibi soyut bir kavram, duyularımızla algıladığımız bir nesneye dönüşüyor.

Bugün karşımızda, inanılması zor boyutlara ulaşmış küresel bir çöp sorunu var. Rahat ve konforlu yaşam anlayışımızın getirdiği şeyin artık ‘refah’ olduğunu söyleyemeyiz. Aksine, tıpkı bir bağımlı gibi, sonunu düşünmeden, geçici hazlar uğruna kendi geleceğimizi adeta feda ediyoruz.

Peki, bunu nasıl başarıyoruz? Bu iddiamızı destekleyecek örnekler vermeden önce konuyla ilgili birkaç rakam vererek manzarayı netleştirmeye çalışalım. Her yıl açıklanan büyüme rakamlarının bizden neleri götürdüğünü anlamamız açısından bunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Bir Çöp Cenneti Yaratıyoruz

Bu konuda durumun vahametini gözler önüne seren binlerce çalışma ve rapor var. Dünya Bankası verilerine göre, dünya genelinde her yıl 2.01 milyar ton katı atık (belediye çöpü) üretiliyor. Sanki her gün, dünyanın etrafını devasa çöp kamyonu konvoyu çevreliyor. Rakamları kişiselleştirdiğimizde ise karşımıza daha da çarpıcı bir tablo çıkıyor. Dünyada kişi başına düşen günlük atık miktarı ortalama 0.74 kilogram. Ne var ki bu rakam, tüketim odaklı yaşayan gelişmiş ülkelerde 1 kilogramın çok üzerine çıkabiliyor.

Dünyada katı atık tüketimi
Dünyada bölgelere göre 2050 yılına kadar öngörülen katı atık üretimi. Kaynak: Dünya Bankası

Bu devasa çöp yığınını oluşturan bileşenlere baktığımızda ise tehlikenin boyutunu daha net görüyoruz. İşi daha sıkıntılı hale getiren şey, bu atığın büyük bir kısmının plastikten oluşması.

Elbette atıkların geri dönüştürülmesi ekonomiye katma değer sağlıyor; yeni sektörler, kariyer fırsatları ve istihdam yaratıyor. Örneğin yaşadığım şehir, çevre bölgesiyle birlikte Türkiye’nin petrokimya üssü konumunda. Bu bölgedeki tesisler sürdürülebilirlik politikaları çerçevesinde atıkları hammadde olarak kulanabiliyor. Örneğin Türkiye’nin en büyük petrokimya tesislerinden biri olan SASA, yaşadığım şehir Adana’da faaliyet gösteriyor. Bu tesis, atık plastikleri ham madde olarak kullanarak şehre hem istihdam hem de gelir sağlıyor. Ancak içimizdeki sınırsız tüketim arzusu, üretilen çözümlerin çok ötesinde. Tüketim o kadar baş döndürücü bir hızla artıyor ki, en gelişmiş geri dönüşüm tesisleri bile bu akışa yetişemiyor. Yapılan araştırmalar, üretilen plastiğin sadece %9’unun etkili bir şekilde geri dönüştürülebildiğini gösteriyor. Geri kalanı ise çöp sahalarına atılıyor, doğaya terk ediliyor ya da yakılarak bertaraf ediliyor.

Adana, Avrupa’nın adeta çöp başkenti olmuş durumda.

Özellikle Türkiye gibi hızlı kentleşen düşük ve orta gelirli ülkelerde, atık yönetimi altyapısı bu artış hızının gerisinde kalıyor. Maalesef gelişmiş ülkelerden yapılan sorunlu atık ihracatı ile durum daha da karmaşık bir hale geliyor. Değerlendirilemeyen atıklar, kontrolsüzce yakılıyor, nehirlere ve denizlere dökülüyor. Bunun yanında açık çöp alanlarındaki sızıntılar, toprağı ve yer altı sularını kirletiyor ve hastalık yayıyor. Çöp dağları büyüyor ve yerleşim yerleriyle birleşiyor. Özellikle düzensiz atık toplayıcılarının ve yakınında yaşayan insanların sağlığı bugün ciddi tehdit altındadır.

Bu çöp dağları sadece görüntü kirliliği yaratmıyor; aynı zamanda iklim krizini de doğrudan tetikliyor. Çöp sahalarında organik atıkların çürümesiyle, karbondioksitten çok daha güçlü bir sera gazı olan metan açığa çıkıyor. Yani, attığımız her bir muz kabuğu veya yemek artığı, küresel ısınmaya olan katkımızı artırıyor.

Gözümüzü Doyurmak İçin Gezegeni Plastiğe Boğuyoruz

Ancak esas tehdidin, gezegenimizin %71’ini kaplayan ve hakkında uzay kadar az şey bildiğimiz denizlerden ve okyanuslardan geldiğini anlamalıyız. Okyanusların derinlikleri, insanlık için hâlâ büyük bir sır perdesi. Bildiğimiz şey, bu devasa mavi dünyanın karadaki yaşamı doğrudan etkilediği. İklimi düzenleyen, oksijen üreten kritik bir denge kurduğu. Bilmediğimiz ise, ona verdiğimiz zararın bu hassas sistemi nasıl ve ne ölçüde çökerteceği.

Denizleri kirlettiğimizde, farkında olmadığımız, ama bizim için çok tehlikeli bir süreci tetikliyoruz. Suda yaşayan, yaşam ağımız için hayati önem taşıyan sayısız organizmaya ve ekolojik sürece zarar veriyoruz. Özellikle bunu plastikle yaptığımızda tehlike katlanarak artıyor çünkü doğanın plastiği yenileme süreci yüzlerce yılı alabiliyor. Dünyanın kendini yenilemesi için ihtiyaç duyduğu süre uzadıkça, yeryüzünde türümüzün de ömrü kısalıyor.

Bunun çok tehlikeli bir dolaylı etkisi daha var: Hafızamızda bile yer etmeyen, tamamen yeni ve öngörülemeyen bir riskle karşı karşıya kalabiliriz. Okyanusların gizemini, onların dengesini bozarak çözmeye çalışmak bir kazanımdan öte varoluşsal bir tehdit yaratabilir.

Bu bozulmanın somut kanıtlarını her yerde izleyebiliyoruz. Örneğin her yıl okyanuslara 11 milyon tondan fazla plastik atık karışıyor. Bu, gezegenin kendini temizleme kapasitesini katbekat aşan, felaket boyutunda bir kirlilik. ‘Büyük Pasifik Çöp Alanı’ gibi, devasa plastik adadan oluşan okyanus akıntıları, bunun ürkütücü bir göstergesi. Ancak asıl tehdit tahmin ettiğimizden çok daha farklı bir yerde kendini gizliyor. Bu plastikler zamanla 5 mm’den küçük mikroplastiklere parçalanıyor ve kaçınılmaz olarak besin zincirimize giriyor. Maalesef bu sorun ülkemizin denizlerinde de kendini gösteriyor. Örneğin araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, Marmara Denizi’ndeki midyelerin vücudunda önemli miktarda mikroplastik tespit etti.

Büyük Pasifik Çöp Alanı, neredeyse Fransa büyüklüğünde bir alanı kaplıyor. Sadece okyanustaki canlı hayatı değil, insan hayatını da tehdit ediyor.

Bu kirlilik, deniz yaşamı üzerinde doğrudan ve acımasız bir etkiye sahip. Deniz kuşları, balıklar, kaplumbağalar ve deniz memelileri plastik atıklara dolanarak yaralanıyor, ölüyor veya onları besin sanıp yiyerek sindirim sistemlerini tıkıyor. Yaptığımız şey, aslında attığımız çöpü, soframıza geri getirmekten farksız.

Farkındalık Yetmez: Peki Ya Sonra?

Eğer buraya kadar okuyabildiyseniz, muhtemelen Google’da karşılaşabileceğiniz benzer makalelerdeki bilgilerin bir kısmını size aktarmış oldum. Çoğunuzun okurken bir sorgulama yaptığınızdan eminim, fakat farkındalığın eyleme dönüşmesi konusunda endişelerim var. Çünkü ben de dahil hepimiz sorunun kaynağını kendimizden uzakta aramaya ve sorumluluğu başkalarına atmaya eğilimliyiz.

Bu sorunun çözümü kağıt üzerinde çok kolay. Bununla ilgili kısa bir araştırma ile binlerce çalışma, istatistik ve çözüm önerilerini kolaylıkla bulabiliriz. Mesela tek kullanımlık plastikleri reddedebiliriz. İhtiyacımız olmayan şeyleri satın almayabiliriz. Evlerimize geri dönüşümü kolaylaştıracak şekilde çöpleri ayırabilir ve geri dönüşüme kazandırabiliriz. Bunlar bireysel olarak yapabileceğimiz bizi yormayacak çok basit şeyler.

Şirketler ve sektörler de iş yapma şekillerini değiştirebilir. Örneğin tasarımlarını değiştirebilir, ambalaj ve geri dönüştürülebilir malzemeler kullanabilir. Siyasetin bu konuya bakışı da insanların ve şirketlerin perspektifini etkiler. Örneğin hükümetler etkin geri dönüşüm ve kompostlama altyapıları kurarak bu sorunda ön alabilir. Plastik poşet ve tek kullanımlık plastikler için vergi getirebilir. Bunun yanında atık yönetimi konusunda halkı bilinçlendirerek kamuoyu yaratabilir.

Ancak tüm bu çözümleri bir arada tutan, görünmez bir atomik zincir var. Bu evrende zerre boyutunda yer kaplasak da aynı şeyi yarattığımız etki açısından söyleyemeyiz. Görünmez atom ve elementlerin birleşmesiyle başlayan, ve daha büyük bağlantılarla görünür hale gelen hassas bir dengenin içindeyiz. Yani nefes aldığımızda değişen bir evrende yaşıyoruz ve bilinçsizce bunu kırmaya çabalıyoruz.

İnsanın doğası ve bu doğayı şekillendiren sistemi anlamadan bu listeler kağıt üzerinde kalır. Bu, beni tüm bu çözüm önerilerini kağıt üzerinde sıralayarak sorunu çözmüş, ‘farkındalığı yüksek’ bir yazar olmanın ötesine taşımaz. Sadece Google’ın arama sonuçlarında yer almasını istediği türden, kusursuz bir ‘nasıl yapılır’ içeriği oluşturmuş olurum.

Oysa gerçek hayatın, kağıt üzerindeki kadar kolay ve kusursuz işlediğini söyleyebilir miyiz?

Görünmez Zincir: İnsanın Doğası ve Sistemin Döngüsü

Hayır, gerçek hayat bu kadar kusursuz işlemez. Çünkü çözüm listelerinin önünde, onları uygulamaktan bizi alıkoyan iki devasa engel var. Birincisi, milyonlarca yılda şekillenen ve sürekli ‘daha fazlasını isteyen’ insan doğamız. İkincisi ise, bu doğamızı ustaca sömürerek kendini var eden kapitalist sistemin ta kendisi. 

Madem ki görünen doğa, görünmeyen atomların birbirine olan hassas bağından oluşuyor, o halde bu devasa tüketim çarkının en temel atomu olan bize, yani insana sormak gerek:

Bu yazıyı okurken bile karşına çıkan sana özel indirimleri, ‘kaçırılmayacak fırsatları’ gösteren reklamlara dayanma gücün var mı? Sosyal medyada, kendinle özdeşleştirdiğin mankenin üzerindeki elbiseyi almamak için içinde ne kadar mücadele ediyorsun?

İşte asıl mesele burada başlıyor. Gerçek çözüm, bu sorulara verdiğimiz samimi cevaplarda saklı. Değişim, ancak ve ancak milyonlarca ‘atom’un’ bu iç hesaplaşmaya cesaret etmesiyle başlar. Değişim, bir yasa metninden önce, zihnimizin derinliklerinde uç verir.

Kapitalizmde Daha Az Tüketmek Neden Zor?

Önce şunu teslim etmemiz gerekiyor: ‘Daha az tüket’ veya ‘hayat tarzını değiştir’ demek, içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin temel işleyiş mekanizmasıyla doğrudan bir çelişki içindedir. Aslında bu, sorunun en zor ve en derin kısmına parmak basıyor.

Her iktisadi sistem, insanın benliğinde derin izler bırakır. İnsanın hayat mücadelesi, kurduğu ekonomik ilişkilerde sembolleşir. İnsanlık tarihinde, en basit klan yönetimlerinden bugünkü karmaşık sistemlere kadar, atalarımızın deneyimleri bilinçaltımızda yaşar.

Ancak kapitalizm, odağına toplumu değil, bireyi alır ve duyguların manipülasyonuna dayanır. Sürekli büyüme ve kar maksimizasyonunu, insanlarda sürekli yeni ihtiyaçlar yaratma stratejisiyle başarır. Daha fazla mal ve hizmet tüketerek sistem ayakta kalır. Onun bu doğası bize de sirayet eder. Bizler de bu sistemin içinde var olmaya, onun kurallarıyla ‘ayakta kalmaya’ çalışırız.

Sistemin kendi devamlılığını sağlayan mekanizmalar aslında son derece basittir ve kabaca şöyle çalışır:

  • Planlı Eskitme: Ürünler, kısa sürede teknik olarak eskiyecek veya modası geçecek şekilde tasarlanır.
  • Marka ve Statü: Bahsettiğimiz gibi ekonomik ilişkiler, düşünme kalıplarımızı değiştirir. Kapitalizm, insandaki en temel güdülerden biri olan kendini değerli hissetme ihtiyacını karşılar. Yani sahip olduklarımızla değil, ‘yeni sahip olduklarımızla’ tatmin olmamızı sağlar.
  • Kolaylık Tuzağı: Hayatımızı ‘kolaylaştıran’ tek kullanımlık, paketli, hazır ürünler, aslında arkalarında yatan tüketim çılgınlığını ve atık sorununu gizler. Bu pratiklik, sisteme bağımlılığımızın bedelidir.

Dolayısıyla, bizler az tüketmeye çalıştığımızda, sadece bir alışkanlığımızı değiştirmeyiz. Kapitalizmin kurguladığı ‘ideal tüketici’ modeline aynı zamanda isyan ederiz. Ancak tarih, köklü değişimlerin de belirli bir bedel ve sancılı bir sürecin sonunda geldiğini anlatır.

Şimdi en baştaki o basit, kişisel soruya, bu gerçeğin ışığında yeniden dönelim ve soralım:

Bu değişimin getireceği zorluklara, vazgeçişlerden doğacak sancılı sürece hazır mıyız? İrademiz, pazarlamanın ve kolaycılığın sürekli baskısına dayanabilecek mi?


Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin.

İçimizdeki Venom: Tüketme Arzusu

Buradaki ‘acı’dan kastım fiziksel bir acı değil. Aksine arzularımızı ve alışkanlıklarımızı bastırmanın yarattığı duygusal ve psikolojik bir sancı. Tıpkı bir bağımlının tedavisi gibi… Ancak buradaki en zorlu fark, hem doktorun hem de hastanın bizzat kendimiz olması. Başkasının zorlamasıyla değil, yalnızca irademizin gücüyle kendimizi iyileştireceğimiz uzun ve sancılı bir içsel yolculuk.

Sorunun merkezi, artık plastik poşetler ve kahve fincanlarından çok daha derinlerde.. “Çalışır durumda olanın atılması” ve “aşırı üretim” olgusu, çöp krizinin tam kalbinde yer alıyor.

Bu gerçeği, benim de yaptığım gibi, en çarpıcı şekilde AVM’lerdeki elektronik mağazalarında gözlemleyebilirsiniz. Cep telefonu standlarının önündeki o yoğun kalabalığı, başka hiçbir üründe göremezsiniz. Henüz kullanım ömrü dolmamış, kusursuzca çalışan telefonlarını değiştirmek için insanlar bütçelerini zorlamaya hazırlardır. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: O standlara yaklaşanların çoğu, sadece bakmak için orada bulunmuyorlar. Neredeyse hepsi satın almaya çoktan karar vermiş durumdalar. Hatta büyük bir çoğunluğu o gün, o an satın alacaktır.

İşte tam da bu noktada, hala bu satırları okumaya devam eden sizlere sormak istiyorum:

Reklamlarda gördüğünüz ve standlarda dokunduğunuz o ‘havalı’ yeni ürünü değil, eskiyen ama kusursuz çalışan telefonunuzu kullanmaya devam edebilecek misiniz? Hiç kullanmayacağınız özelliklerin yarattığı ‘yenileme’ baskısına karşı gerçekten karşı koymaya gücünüz var mı? Anlık bir haz uğruna, uzun vadeli bir geleceği nasıl gözden çıkarabildiğinizi her fark edişinizde, içinizi kemiren o iç sıkıntısıyla yüzleşmeye ve onu ters yönde bir eyleme dönüştürmeye cesaretiniz var mı?

Tüketerek Değerli Olmak: Dünyaya Şaşı Bakmak

Bu durum, planlı eskitmenin etkili örneklerinden biridir. Teknoloji şirketleri, yazılım güncellemelerini eski modellerle kasıtlı olarak uyumsuz hale getirebilir. Örneğin yeni kamera lensleri veya ‘devrimci’ tasarımlarla tüketicide sürekli ve yıpratıcı bir ‘yenisini alma arzusu’ yaratır. Ayrıca, son teknolojiyi kullanmak çoğu insan için artık bir ihtiyaçtan öte, güçlü bir statü sembolüdür. İnsanlar, geçerli bir ihtiyacı olmasa da, bir cep telefonuna sıkıştırılmış ve hiçbir işine yaramayacak teknolojiler için onbinlerce lirayı vermeye hazırdırlar.

Sahip olma arzusu, bu eylemin arkasındaki devasa israf ve yıkımı göremeyecek kadar aklımızı esir alır. İşin aslı, tüketici için bunun bir önemi de yoktur. Tıpkı bir bağımlının bir sonraki doza ulaşana kadar huzursuz olması gibi, tüketici de o ‘tüketme arzusunu’ gidermeden içsel çatışmasını sonlandıramaz.

Oysa asıl trajedi, bu neredeyse hiç kullanılmamış ürünlerin ardındaki görünmez kaynak israfında yatar. Bir cep telefonunun içinde onlarca farklı nadir metal ve mineral (lityum, kobalt, altın, tantal vb.) vardır. Bunların çıkarılması için devasa madenler açılır, su kaynakları kirletilir, büyük miktarda enerji harcanır. Ürünün imal edilmesi ve lojistiği için harcanan enerji (ve buna bağlı karbon emisyonları), ürünün çevresel ayak izinin büyük kısmını oluşturur. Bu enerji, ürün çok kısa süre kullanıldığında veya hiç kullanılmadığında boşa gider. Doğaya salınan karbon ise telafisi imkansız bir yük olarak kalmış olur.

Doğa, bu israfın faturasını bize anında göstermez. İnsan, seçimlerinin sonuçlarını ancak zamanla ve dolaylı yollardan görür. Ancak asıl üzücü olan, iklim krizinin etkilerini her gün hissettiğimiz, kuraklığın ve susuzluğun hayatımıza doğrudan dokunduğu bu çağda dahi, aynı aymazlık döngüsünün ısrarla devam etmesidir.

Çözüm, daha az şeyi daha uzun süre kullanmakta yatıyor. Bu durum, şirketleri bu yönde ürünler tasarlamaya zorlar ve motive eder. Bu, hem bireysel bilinç hem de kolektif politika değişikliği gerektiren, zorlu ama gerekli bir mücadele.

Kapitalizmi Yıkamayız Ama Onunla Anlaşabiliriz.

John Maynard Keynes, 1929 Büyük Buhranı’nı atlatmak için önerdiği, kamu eliyle büyüme politikalarının sürdürülebilirliği sorgulandığında, şu meşhur cevabını verir: “Uzun vadede hepimiz ölüyüz.” Kapitalizmin sonlu bir sistem olduğu, temel ilkesinden bellidir: “Kaynaklar kıttır.” Sistem, pazarları besleyen kaynaklar tükenene veya gezegenin taşıma kapasitesi aşılana kadar yaşamaya devam eder.

Bu bağlamda kapitalizm, doğrudan bir insan müdahalesiyle yıkılmaz ama dönüşmeye zorlanabilir. Şunu unutmayalım ki, o bizi değil biz onu yönlendirebiliriz. Kapitalizm, her durumdan kendine bir fayda sağlayacak kadar güçlü ve esnek bir sistemdir. Azalttığımız tüketimi kısmen telafi eden değerler ürettikçe sistem buna uyum sağlar. Ancak, tüketimi radikal bir şekilde azaltmaya çalışmak, sistemde öngörülemeyen şoklara ve küresel istikrarsızlıklara yol açabilir. Bunu başarabilsek dahi sistem, motorları durmuş dev bir transatlantiğin kitlesiyle ivmesini sürdürmesi gibi, yoluna bir süre daha yıkıcı bir şekilde devam eder.

Kapitalizmin Cazip Her Teklifinin Detaylarında Şeytan Gizlidir

Kapitalizm bize hiçbir şeyi zorla yaptırmaz. Sadece, Faust’taki Mephistopheles gibi, ödemenin küçük bir kısmını peşin yapar; bedelini ise sonra, ruhumuzu ve geleceğimizi yavaş yavaş satın alarak ödetir. En büyük silahı, insanın zaaflarını ve arzularını çok iyi tanımasıdır. Bu nedenle yapmamız gereken en zor ve acılı şey, alışkanlıklarımızı ve değer yargılarımızı yavaşça değiştirmektir.

Kapitalizmin bize sattığı şey sadece bir ürün değil, o ürünü elde etme uğruna yaşanacak anlık hazdır aynı zamanda. İnsanlar bu hazzı yaşamak için akli melekelerini bir kenara bırakır, kendini ilkel duygularının akışına teslim eder.

Çöp dağlarını azaltmak için tüketimi kıstığımız bir yaşam tarzı, sistemin izin verdiği ölçüde var olur. Tüketimi kısmak için getirdiğimiz her ‘çözüm’ çelişkili bir şekilde yeni bir tüketim alanı yaratır. Hatta yapay zeka gibi ‘çözüm’ teknolojileri bile, bugün bir ülke kadar enerji tüketerek iklim krizini daha da derinleştirmektedir.

Bu değişim gerçekleştiğinde, işte o zaman kapitalizm de dönüşmek zorunda kalır. Tüketim alışkanlıklarımızın değişmesi, onun iş yapış şekline sirayet eder. Endüstriyel tasarım ve iş modellerinde köklü değişimler yavaş yavaş ortaya çıkar. Mesela şirketler, eski ürünü yeni modele yükseltebilecek aparatlar sunabilir. Böylelikle yeni ürün üretmeden sürdürülebilir bir iş modeli geliştirilmiş olur. Ayrıca, ürünlerini modüler olarak tasarlayarak (kolayca tamir edilebilir ve yükseltilebilir) pazarlayabilir. Bunun sonucunda şirketler, herkesin kolayca tamir edebileceği, uzun yıllar kullanabileceği dayanıklı ve basit ürünler üretmiş olur. Bizler ancak akıllı, dayanıklı ve sürdürülebilir olanı yücelten bir tüketim anlayışıyla doğanın şiddetini azaltabiliriz.

Sonuç olarak, cep telefonu örneği gösteriyor ki sorun sadece “çöp” olarak gördüğümüz şeyde değil, “üretim ve tüketim” modelimizin ta kendisinde.

Evet, tek başımıza tüm kapitalist sistemi yıkamayız. Ama kitlesel olarak tercihlerimizi değiştirirsek, sistem buna uyum sağlamak zorunda kalır. Bu, her alışverişte para ile verdiğimiz bir oydur. Bunu yapabilir miyiz? Evet, yapabiliriz çünkü ortak hafızamızda bunun izleri var.

Amerikayı Tekrar Keşfetmemiz Gerekiyor

1492’de Kristof Kolomb, Bahamalar’a ayak bastığında kendisini Arawak yerlileri karşıladı. Tarihçi Howard Zinn, Amerikan Halklarının Tarihi kitabında bu karşılaşmayı etkileyici bir dille anlatır. Zinn, Kolomb’un kendi günlüğünden aktararak, bu insanların silah bilmeyen, son derece barışçıl insanlar olduğunu yazar. Kolomb ve adamları, ellerinde kılıçları, tekneleriyle adaya doğru ilerlerken, Arawakların yüzerek onlara doğru geldiğini anlatır. Bu barışçıl insanlar, Kolomb’u ve adamlarını çiçeklerle, paylaşmaya hazır bir ruh haliyle karşılarken, ünlü kâşifin aklından geçen tek şey, bu sağlıklı insanların ne kadar iyi köle olabilecekleriydi. Onun dünyasında paylaşmak yoktu; tek düşündüğü altındı. Uzağı göremeyip miyop gözlüğü kullanmak gibi bizler de dünyaya Kolomb’un baktığı şekilde bakmaya devam ediyoruz.

Peki, bunları neden anlatıyorum?

Çünkü bu gezegen, aynı dünyaya tamamen farklı pencerelerden bakan insan topluluklarını ağırlamış. Bering Boğazı’nın sular altında kalmasından sonra aynı insanlık içinde adeta iki ayrı insan tipi oluşmuş. Dinin olmadığı bir dünyada dahi, ahlak ve toplum kuralları daha barışçıl bir şekilde işleyebilmiş. Arawaklar gibi, ticari faaliyetler olmadan, sadece paylaşarak mutlu ve müreffeh bir topluluk tarihte var olmuş. Öyle ki, yaşamak için doğanın kendilerine sundukları yeterli gelmiş. Tüketim ve sömürü olmadan da yaşam ilerlemiş; üstelik güzel duygular ve derin bir bilgelik gelişmiş. Amerikan yerlileri, bu dünyada cömert olarak da zengin ve bilge olunabileceğini gösterdiler. Onları asıl üzen, dostlarının da sahip olduklarını paylaşmamaları ve kendileri kadar cömert olamamalarıydı.

Dayatılanın Dışında da Bir Hayat Var

İşte bu iki zıt kutup, bize gerçeği görebileceğimiz bir karşılaştırma şansı veriyor:

Bir tarafta, paylaşarak büyüyen, gerçek zenginliği doğayla bütün olmakta bulan insan…

Diğer tarafta, yaşamdan çalarak zenginleştiğini sanan, ama gerçekte kendini hayatın anlamından yoksun bırakan ve gezegeni mahveden bir zihniyet…

Her ikisinde de bir ‘zenginlik’ var:

Birinde, ruhsal tatmin ve hayatı huzurla bitirme şansı…

Diğerinde, dünyanın içini dışına çıkararak elde edilen madde yığını.. Ancak bir türlü giderilemeyen derin bir ruhsal açlık…

Gerçek dünya, bizim anlayabileceğimizden çok daha büyüktür. Bu, sonu belirsiz bir yolculuğa çıkan, cesur Kolomb için de böyleydi, evreni tek bir kurama sığdırmaya çalışan Einstein için de… Bugünkü hakim düzen, binlerce odası olan bir sarayda hepimizi tek bir odaya sıkıştırıyor ve başka bir alternatif yokmuş gibi düşünmemizi sağlıyor.

Oysa unutmamalıyız ki, kolektif bilinçdışımızda Arawaklar hâlâ yaşıyorlar. Hepimiz, daha çok maddenin peşinde koştuğumuz kadar, bu dünyada anlam, ait olma ve sevgi de arıyoruz. Tüketmek üzerine kurulu bu düzende, bizi asıl tatmin etmesi gereken tarafı hep dışarıda aramak zorunda kalıyoruz.

Son Sözler

İşin özünde, tüm sorunların sebebini kapitalizmde arasak da, unutmamalıyız ki bu sistemin en önemli hammaddesi insanın kendisidir. Kapitalizm, hiçbir şeyi bize zorla yaptırmaz. O, bizim kolektif arzularımızın ve zaaflarımızın bir yansıması, bir aynasıdır. Bu nedenle nihai sorumluluk insana aittir. İrademizi hangi yönde kullanıyorsak, dünyamız da ona göre şekillenir.

İklim krizine çözüm için geliştirdiğimiz yeni teknolojileryeni kaynaklar tüketmemize neden oluyor. Tüketim alışkanlıklarımızın niteliği değişiyor ama anlamı değişmiyor. Çözüm amacıyla yarattığımız her yeni sektör, kapitalizmin doğamızdaki rekabet duygumuzu körüklemesiyle, sorunu daha da derinleştiriyor. Yapay zeka örneği, bu rekabetin küresel ısınmaya nasıl muazzam bir katkı yaptığının kanıtı. Belki dünyayı daha çok büyütüp refahı artırıyor ve konfor alanımızı genişletiyoruz. Ancak, zenginliğimizin kaynağı olan doğayı tüketerek aslında kendi sonumuzu hazırlıyoruz.

Oysa çözüm, dışarıda değil, içimizde yatıyor. Mayamızda olmayan kullan-at davranış kalıbı, zihnimizin de çöp üretmesine neden oluyor. Bizler, yaşam savaşını hızlı tüketerek değil, yavaş düşünerek, temkinli ilerleyerek ve işbirliği yaparak kazanmış bir türüz. Bizim için ‘kolay’ı seçmek, aslında doğamıza aykırı. Sistemin bize sunduğu her konforu bir kazanç gibi görsek de arkada bıraktığı çöp yığınları, kaybımızın çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Buna kapitalistler de dahil, çünkü doğa tahrip oldukça onlar da en sonunda kaybedecek.

Elbette teknolojinin nimetlerinden faydalanacağız. Elbette değişen dünyada yerimizi alacak şekilde dönüşeceğiz. Ancak bir akademik yazıyı en kolayından yapay zekaya yazdırmayacağız. Düşüneceğiz, sorgulayacağız, çaba göstereceğiz ve kendi özgün değerimizi yaratacağız. Ürettiğimiz teknolojilerden beklentilerimizi yüksek tutacağız ama onların da bir anlam üreterek var olabilmesi için bizden beklentileri olduğunu unutmayacağız.

Teknoloji ve insan, birbirini karşılıklı dönüştürerek ilerleyen iki olgu. Zihnimizi nasıl şartlandırırsak, geleceğimiz de o yönde oluşur. Bizler hangi değerleri hayatımızın merkezine alırsak, plastik bir yapısı olan kapitalizm de ona uygun hareket etmek zorunda kalır. Tıpkı Arawakların gösterdiği gibi, aynı dünyada, birbirinden habersiz bir halde yaşayan insanlar arasında, doğayla uyumu yakalayıp mutlu olabilen, bunu paylaşabilen ve barış içinde yaşayan mutlu toplumlar var oldu. Bu, insanlığın kolektif hafızasında hala canlı duran anılarıdır.

Belki biraz romantik bir kapanış oldu, ama bunları inandığım için yazıyorum. Mükemmel olanın, iyinin düşmanı olmasına izin vermemeliyiz. Bizi tuzağa çeken “Ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki?” zihniyetinden kurtulmalıyız. Bunun yerine, “Ben de bu büyük değişimin bir parçası olabilirim” demek, içinde hapsolduğumuz çaresizlik psikolojisinden kurtulmanın ilk ve en önemli adımıdır.

Bireysel eylemlerimizin, kişisel etkimizi azalttığının hepimiz farkındayız. Ancak sistemin değişmesi için gereken kültürel zemini ve politik talebi, bireysel davranışlarımızın yarattığını bilmeliyiz. Bunu başarmak zor ama imkansız değil. Ve en önemlisi, denemekten başka seçeneğimiz yok.


Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.