Hepimizin İçinde Bir Afrika Var (Bölüm 3): Afrika’nın Gizli Maneviyatı

Düşüncenin Kökeni: Ruhun Mirası ve Görünmez Dinler



Afrika’nın içine kapanmış olması, onun bir felsefesi olmadığı anlamına gelmez. Afrika, yaşamla iç içe geçmiş bir sözlü geleneğe sahiptir. Bu durum, felsefeyi yazılı metinlere ve soyut sistemlere dayandıran Batı düşüncesinin, Afrika’yı “felsefeden yoksun” görmesine neden olur. Oysa dil, dünyaya Afrika’dan yayıldıysa, ilk düşünce kalıpları ve evren anlayışı da beraberinde yayılmıştır.

Avrupalı’nın Afrika’yı istilası ve sömürgeleştirmesi, dünyanın siyahi kültürü tanımasına neden olan tarihi bir ironidir. Bir bakıma bu, doğanın acıyla oyunudur. Yaşamın bir sancıyla başlaması ve ağlayarak dünyaya gelmesi gibi, bilinmeyeni tanımak ve benimsemek için de böyle bir çatışmaya gereksinim vardır.

Avrupalının insanları sınıflandırırken onlara yaşattığı trajedi, aynı zamanda bir paradoks yaratmıştır. Avrupa’nın köleciliği, kadim Afrika kültürünün dünya tarafından fark edilmesi için bir kırılma anıdır.

Bugün, Afrika hâlâ hak ettiği değeri görmüyor. Üzerinde birçok şey bulunan bir masanın ortasındaki vazoyu görememek gibi, dünyanın en eski kıtasını görmezden gelmeye devam ediyoruz. Oysa binlerce yıllık Batı ve Doğu felsefesinden daha eski olan Afrika felsefesi olmadan dünyaya bakışımız şaşılıktan kurtulamaz.

Doğu ve Batı’nın binlerce yılda oluşturduğu külliyat, Afrika’nın görünmez dinlerinde ve maneviyatında zaten saklıdır. Bu geleneksel bilgelik öğretisi literatürde yerini aldıkça, insanlığın gerçek dünya mirasını açığa çıkarabiliriz. Tüm medeniyetlerin kökeninde yatan o ilk düşüncelerin izlerini sürmeye Afrika’dan başlayabiliriz.

Tanrılar Afrika’da Değişir

Bir coğrafya içinde yaşayanların yaşam tarzı ve deneyimleri bir kültürü oluşturur. Yaşadıkları toprağa ve iklimine uyum gösteren davranışları ve duyguları geliştirirler. Her toplum, yarattığı bilgiyi sonraki nesillere yazıyla aktarabilir. Ancak Afrika’da olduğu gibi, her neslin hafızasını bir sonrakine aktardığı sözlü bir bilgelik felsefesiyle de gerçekleştirebilir bunu. Örneğin bir söz atasözüne dönüşmüşse bu, yaşamın içinde kanıtlanmış bir gerçekliği barındırdığı içindir.

Afrika bilgeliğinin yazılı ve sistematik hale gelmesini savunanlar olsa da bu durum büyük bir çelişki içerir. Çünkü bir şeyi yazıya döktüğümüz her şey canlılığını yitirir. Belleğimizin görevini yazıya yükledikçe onu köreltmiş de oluruz. Bunun sonucunda bilgelik, yaşama bağlamından kopar ve eşsiz birçok öğreti sonsuza kadar kaybolur.

Ancak Afrika’da sözcük yerine geçen çok daha büyük bir alfabe vardır. Bir taş, vücuda sürülen bir boya, rüzgarın uçurduğu toz ve yaprak, bir pitonun çizdiği şekil; bunların hepsi resmin ve sesin sözcük yerine geçtiği durumlardır. Chinua Achebe’nin “Afrika Üçlemesi” adeta doğanın dikte ettiği bir romandır. Bir parçası olduğumuz doğadaki her hareket, bizde bir düşünce ve aktaracağımız bir duygu yaratır.

İşte bu yüzden Afrika felsefesini bir kalıba sokmaya ve onu tanımlamaya çalıştıkça, kültür, karakterini değiştiriyor. Heinz Kimmerle, “Afrika’da Felsefe, Afrika Felsefesi” kitabında bu durumu, bir Güney Denizi kabile şefinin sözleriyle dile getiriyor: ‘Etnologlar geldiğinde tanrılar adayı terk ediyorlar.’

Bu sahne, Afrika felsefesinin özünü anlatır. Gerçeklik, birçok tanrının sembolize ettiği canlı kuvvetler değiştikçe değişir. Bazı kuvvetler güçlenirken bazıları zayıflar. Bu felsefe, değişime ve öğrenmeye kapalı olmayan bir Tanrı’yı zihnimizde canlandırır. Bu akışkan düşünce yapısı, Afrika’nın geleneksel dinlerinden İslam ve Hıristiyanlık gibi dinlerin yorumlanmasına kadar uzanarak, dünyaya yeni bir perspektif sunar.

Afrikalı Bireyin Kimliği Toplumsaldır

Doğayla kurulan bu derin bütünleşme, kendini toplumun kolektif bilincinde de gösterir. Atomlardan yıldızlara kadar, varlıkların birbiriyle ilişki içinde olması fikri, doğanın temel birliğinin yansımasıdır. Bu, Afrika toplumunda “Biz” kavramının neden bireyciliğe karşı hakim olduğunu anlatır.

Bir kişi gökyüzünden indiğinde o, bir insan topluluğuna gelir

Akan Atasözü

Afrika'da hayat toplumssaldır
Afrika’da hayat toplumsaldır. Her bireyin birliğe katıkısı, bireyle beraber toplumu da büyütür.

Afrikalı birey için aile, çekirdek ailenin çok ötesine uzanır. Aile, klanı ve topluluğu da kapsayan geniş bir ağdır. Birey, eylemlerinde ve uğraşlarında ortak esenliğe verdiği katkı yüksek oldukça değer kazanır. Bireyin yaptığı her şey, topluluğun varlığının bir ön koşuludur. Bu durum, bireysel mülkiyetin mutlak sahiplik değil, kolektif bir emanet olarak algılanması anlamına gelir.

Bunun güncel yansımalarını, Afrika’ya hiç gitmesek de politik arenada görebiliriz. Birçok Afrika ülkesinde politik başarı kazananların akrabalarını işe yerleştirmeleri ve mevki sahibi yapmaları, bu geniş aile ve klan bağının sonucudur. Öğrenim masrafları karşılanan birisi zenginlik elde ettiğinde, klandaki herkes bu zenginlikten payını ister. Bu pay maddi olabileceği gibi, topluma kendi klanlarından önemli birini kazandırdıkları için manevi de olabilir.

Birlikte olmak, vahşi doğada hayatta kalmak için tarih boyunca çok önemli olmuştur. Bu birliğe ölmüş atalar da dahildir. Ölmüş olanların kutsal kabul edilmesi, toplumu birleştirmeye devam eden canlı bir varlık kabul edilmesinden kaynaklanır. Bireylerin kişisel iç dünyası, toplumdan bağımsız değildir.

Zaman, Afrika’da Farklı Akar

Afrika’nın bu yaşam tarzı, farklı bir niteliksel zaman anlayışı üzerine oturur. Zaman deneyimi, Batı’daki gibi saatler ve dakikalarla ölçülen soyut bir kavram değildir. Aksine, toplumsal etkinlikler ve iklim hareketlerinin içine yerleşmiş gözlemlenebilen bir varlıktır. Örneğin, insanlar kuru zamanlarda tarlalarını ekerler, yaş zamanlarda ava giderler.

Bu zaman algısı, Yorubalara göre bir çocuğun iyice büyüdüğünde anne babasıyla aynı yaşta sayılması gibi, soyut bir çizgiden çok, toplumsal bir döngü olduğunu gösterir. Kisii gibi gruplar ise adeta dördüncü bir zaman boyutunu tanımlar. Bu boyut, sadece geçmişten geleceğe akan bir çizgi değil, aynı zamanda toplumun yaşamında sürekli kendini yenileyen canlı bir kuvvettir. Ataların ruhları, ritüellerle zamanın yeniden canlandırılmasıyla bilgeliklerini ‘şimdiye’ taşımaya devam ederler. Afrika’da zaman, fiziksel olayların toplamıdır, bu nedenle insanlar zamanı çevrede bir varlık gibi düşünürler.

“Zaman öğretmendir”

Afrika atasözü

Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin

Zamanın bu somut doğasını Chinua Achebe ‘Paramparça’ romanında farklı durumlarla açıklar. Örneğin, karakterler bir zamanı vurgulamak için klanda kurulan dört günlük pazar sürelerini esas alırlar. Pratik hayat, iki pazar sonra, üç pazar sonra gibi referanslarla düzenlenir. Burada zaman, bir akış değil, toplumsal eylemin kendisidir.

İşin aslı, zamanı böyle tanımlamak bize de çok yabancı gelmemeli. Teknoloji bu kadar gelişmeden önce de bir arkadaşımızla “öğlen buluşalım” dediğimizde kaçta buluşacağımızı bilirdik. Biraz düşündüğümüzde varoluşumuzun gizlerini Afrika’ya uzatabiliriz.

Ubuntu: Umuntu Ngumuntu Ngabantu (Ben Senin Sayende Varım)

Afrika, hangi tarafından bakarsanız farklı renkler göreceğimiz bir mozaiktir. Çok parçalı yapısı ve inançlarının farklı olması, Batılı bir insana ilkel görünebilir. Ancak dünya maneviyatına da büyük bir zenginlik katar. Wole Soyinka’nın “Afrika’ya Dair” kitabında bahsettiği gibi, İslam ve Hıristiyanlık diğer inançlara eşit saygıyı ve hoşgörüyü göstermez. Ancak Batı’nın bu dışlayıcı tutumu, tüm inançlara eşit mesafedeki kapsayıcı Afrika maneviyatının değerini daha da belirgin hale getirir.

Bu, çokluğun gücüne vurgu yapan en önemli kavram, Tutuların “insanlık bağı” olarak bahsettikleri Ubuntu‘dur.

Güney Afrika felsefesinden gelen Ubuntu, basit bir kelime değil, içinde bir dünyayı barındıran kavramdır. Hayat, bize verilen en büyük zenginliktir ve iyi yaşanmalıdır. Yaşam, bu zenginliği tüm insanlara dağıtmıştır ve hayat, birlikte yaşanırsa güzeldir. Ubuntu’nun özü şudur: “Bir insan, diğer insanlar aracılığıyla insandır” (I am because we are).

Bu bağlamda insan, kendi kendini yetiştiremez ve kendine yetemez. Bizler tek başımıza var olamayız. Madde, anlam arayan insana arzu ettiği maneviyatı sağlayamaz. Çevremizden saygı ve değer görmedikçe varlık bir değer ifade etmez. Başkalarının ne düşündüğünü önemsemiyor oluşumuz, kendi hikayemizi fazlasıyla öne almamızdan kaynaklanır. Oysa hayat, bir çift gözün alabileceğinden o kadar büyüktür ki, yakından bakarak onu bütünüyle göremeyiz. Bu sebeple, hepimizin gördüğü ama farklı algıladığı doğayı başkasının gözleriyle büyütebiliriz.

Eğer domuz, bir Müslüman için yasaksa ve buna herkesin saygı göstermesini bekliyorsa, bir Afrikalının pitonu kutsal saymasını da anlayışla karşılamalıdır. Çünkü bu farklılık, o pitonun kişisel hayatlarında eridiği akışkan ve manevi yaşamın bir sonucudur.

Afrika'da pitonun kutsaldır.
Afrika’da piton, dere yataklarını oluşturduğu için yaşamın kaynağı suyla ilişkilendirilir. Afrika geleneksel dinlerinin önemli bir özelliği, pitonu insanların günlük hayatına yedirebilmesidir. Görsel ImageFX

Kutsal kitaplarda “Birbirinizi sevin” öğretisi, Afrika’nın Ubuntusunun yansımasıdır. Ubuntu, kutsal kitaplar yokken de Afrika’da canlı bir kavramdı.

Bugün kendimize sorsak, Ubuntu‘yu içtenlikle benimsediğimizi söyleriz. Kısacası Ubuntu bize yabancı değildir, çünkü bu öğretiyi pratik hayatımızda adını koymadan yaşarız. O zaman şu soruyu da sormakta haklı değil miyiz: Aynı etik ve kolektif duyguları hissedebiliyorsak, evrensel vicdanımızın ve ahlakımızın kökeni de Afrika’mı?

Afrika Dinlerinin Sessiz Çığlığı

Afrika maneviyatının yayılma veya dünyayı fethetme gibi bir iddiası yoktur. Bu anlamda inancın doğasını kavrayan bir yapıya sahiptir. Bu özellik onu diğer dinler karşısında pasif değil katılımcı, zayıf değil dirençli kılmıştır. İslam ve Hıristiyanlık Afrika üzerinde etkili olsa da, bu çoğulcu ve esnek maneviyat karşısında Afrikalılaştıkları bir gerçektir.

Afrika inançlarında olup biten her şeyin, ruhlar dünyasıyla bir ilgisi vardır. Birçok tanrı, ruh veya ilahi varlık, en yüce varlıkla insan arasında yer alır. Bunlar genellikle ataların kişileşmiş halleridir. Örneğin, ölen bir büyüğün anısına saygı gösterilmemesi bir hastalığın sebebi olabilir. Eğer bir insan bir tümörden öldüyse, toprağın onu kabul etmeyeceğine inanılır ve gömülmez. Yaşayanlar arasında olduğu kadar, ölenler arasında da toplum hayatında önemli rol oynayanların bir hiyerarşisi vardır.

Akanlarda inanç odur ki, ahlaksal açıdan yanlış davranışlara toplum bir yaptırım uygulamazsa tanrılar ya da ataların ruhları bu davranışları cezalandırır. Bu olguyu Achebe, ‘Paramparça” (Things Fall Apart) romanında, bilginin ötesini temsil eden egwugwuların (Atalarının ruhları) adalet dağıttığı sahnede işler.

Afrika Dinleri: Değişen Manevi İhtiyacı Karşılayan Esnek İnançlar

Bu maneviyatın gücünü, kölelik döneminden çarpıcı bir örnekte de görebiliriz. Afrikalı köle tüccarlarının sattığı köleler, gemilere binmeden önce meşhur “Unutuluş Ağacının” etrafında dolaştırılırdı. Amaç, akrabalarını, mesleklerini, kısacası eskiye dair ne varsa unutmalarını sağlamaktı. Soyinka bu ritüeli, Afrikalı tacirlerin günahtan kaçınma çabası olarak anlatır.

Bu seramoni, sürgünde öleceği neredeyse kesin olan bu insanların ruhlarının kendilerine musallat olmamaları için yapılırdı. Dinin Afrika hayatı üzerindeki gücünü düşündüğümüzde, bu ritüel sadece bir unutma eylemi değil, aynı zamanda ruhsal bir krizin de tezahürüdür. Bu insanlar, işledikleri büyük günahla kaybettikleri iç huzurlarını, inançlarını bu suça ortak ederek yeniden kazanmaya çalışmışlardır.

Köleler unutuluş ağacının çevresini dolanıyor.
Köleler, onları Afrika’dan koparacak gemilere bindirilmeden önce ‘Unutuluş Ağacı’nın çevresinde dolaştırılırdı. Böylece geçmişle bağlarının koptuğuna inanan siyahi köle sahipleri, kölelerin ruhlarının bir daha kendilerini rahatsız etmeyeceklerine inanırlardı. Görsel ImageFX

Bu ritüellerin derinliğini anlayabilmek için, bir insanın doğadan kendini soyutlayamayacağını kabul etmek yeterlidir. Biz, doğayı kendimize uydurmaya çalışırız. Oysa onun parçası olan bizler ona uyum sağlayarak yaşarız.

Afrika’nın geleneksel dinlerinde, doğadaki her anlık değişimi tanrılar yönetir. Bu tanrılar birbirlerine karşı dikkatli ve katılımcıdırlar. Doğada yapılan her hatayı ve doğruyu tanrılar insanlara yaşayarak gösterirler.

Din: Yaşamın Bütünlüğünü Arayan Afrikalı İçin Bir Araç

Afrikalıların tek bir yaratıcıya inanmadığı yönünde yanlış bir düşünce var. Oysa Erik Gilbert-Jonathan T. Reynolds, “Dünya Tarihinde Afrika” kitabında, kıtanın zaten var olan manevi birliği oluşturma ihtiyacı nedeniyle tek tanrılı dinlere yöneldiğini yazar. Kısacası Afrika’nın Hıristiyanlık ve İslam’dan önce de güçlü bir maneviyatı vardı. Doğanın kuşattığı insan, onunla yaptığı anlaşmalarla—bazen güçlerine başvurarak, bazen yatıştırarak, bazen de etkisi altına alarak—hayatta kalmıştır.

Dini, doğanın dışında kabul etmek, sürekli değişen bir şeyi değişmeyen kurallarla yönetmeye benzer. Din, insan için varsa ve insan, özünde değişim olan bir doğanın parçasıysa, o halde insanla beraber din de değişmelidir. İnsan hayatında felaketler yaşanabilir; zihin, var olmak için çevreye uyum gösterecek yeni bakış açıları geliştirebilir. Toplum içinde günah olan, tek başımıza kaldığımız bir adada yaşamamız için gerekli bir şeye dönüşebilir.

Dolayısıyla Wole Soyinka, ihtiyacımız olan hümanizmi, kaybolmuş Afrika’lı laik dinlerin arasında bulacağımızı savunur. Örneğin, Yoruba inancındaki Orişa gibi “görünmez dinler”, laik tanrıların görünmez düzenidir. Bu bağlamda, Orişa, dinler arasında bir savaşa gerek olmadığını söyler. Çünkü en saçma yorum da olsa bu, doğanın aklımızın almayacağı bir tarafını temsil edebilir. Bir Afrika’lının doğa üstü gördüğü olayları, fizikçiler atom altı dünyanın yansıması olarak açıklar.

Hepimizin Gerçeğinden Meydana Gelen Tek Gerçek Var

Yorubalara göre, tüm tanrılar, insanlığın da parçası olduğu evrensel fenomenlerin dışavurumlarıdır. Örneğin kehanetlerin kutsal metni İfa, ölümlü ve ölümsüzlerin deneyimlerini aktaran bölümlerden (odu) meydana gelir. Ancak bunlardan şüphe duyanlar ne cezalandırılır ne de herhangi bir doğaüstü güç tarafından rahatsız edilir; sadece kendi yollarına giderler. Achebe, “Afrika Üçlemesi” serisinde, tüm tanrıların dışında herkesin kendi Çhi‘si (kişisel ruhu/kaderi) olduğunu yazar. İnsan bir şeyin doğru olduğuna karar verse de bu, Çhi‘sinin kabul ettiği anlamına gelmez.

Bu durum, Afrika’nın inanç dünyasını, Allah’la arasına daha az bürokrasi koyan bir yapıya dönüştürür. Örneğin, basit bir görüş için fetva verecek birçok din adamı olmasına gerek yoktur. Bu, insanların dinini öğrenmesinden öte, sorumluluğu ona atarak günahtan kaçmaya çalışmaktır. Oysa Allah’ı böyle kandırmaya çalışmak, onu bir insan seviyesine indirgemeye çalışmaktan başka bir şey değildir.

Bu geniş bakış açısı, insanların birbirine kafir ve din düşmanı demesinden korur. Gerçek, bilgi çoğaldıkça genişleyen bir kavramdır. Soyinka, Yorubaların gerçeğin doğasını anlatan bu anlayışının, Hindistan’ın Vedik metinlerine şöyle yansıdığını ifade eder:

Bilge kişi Hakikatin Bir ve sadece bir tane olduğunu bilendir, daha bilge olan kişi ise Hakikatin birden fazla adının olduğunu ve ona sayısız yoldan ulaşıldığını kabul edendir.”

“Senin gerçeğin var, benim gerçeğim var, bir de Gerçek var”

Malili Bandiagara Bilgesi

Bu durumda insan ile Tanrı arasındaki ilişki, bir hiyerarşiden çok değişimle ilgilidir. Bugün 2000 yıl öncesinden daha farklı bir bilincimiz var, çünkü her yeni bilgi bilincimizin yeni bir biçim almasını sağlıyor. Afrika maneviyatında teknoloji üreten insan Tanrı’yı değiştirir. Örneğin, keşfedilen elektrik akımı, Tanrı’nın yıldırım fırlatma yeteneğine eklenir. Aynı şekilde bu yeteneğin getirdiği fırsatlarla da Tanrı insanı değiştirir. Bu anlamda ideali arayan insan için gerçek sürekli değişir. Bu sebeple en doğruyu bildiğini iddia edenler, aslında gerçeğin önündeki en büyük engellerdir.

Afrika’nın Hıristiyanlığa Kazandırdıkları

İslam ve Hristiyanlıkta, meşruiyete denk gelen tek bir Tanrı anlayışı vardır. Örneğin Tanrı’nın Krallığı, toplumun yönetim biçiminin bir tezahürüdür aynı zamanda. Bu birlikten kastedilen ise iktidarın kendisidir. Afrika’da ise varlıklar arasında en güçlü olan tanrılar olsa bile, maneviyat yaşadığımız dünyadan kopuk değildir. Örneğin Tanrı aslandan daha kuvvetli olsa da, sırf ona güvenip aslana meydan okuyarak insan hayatını riske atmaz. Bu felsefi duruş, bütünsel bir yaşam tarzını arayan Afrika’nın adaptasyon yeteneğinin temelini oluşturur.

İnsan, zor anlarında da olsa, çok mutlu olsa da devamlı bir uyum süreci içindedir. Bu adaptasyonun hızı, varlığımızı dengeli bir şekilde devam ettirebilmemizle doğru orantılıdır. Bir doğal afet anında göstereceğimiz uyum yeteneği, sıradan bir olaya göre daha hızlıdır. Hayata tutunmayı, doğayla mücadele veya yaşam savaşı gibi şiddeti çağrıştıran benzetmelerle ifade etsek de bunların karşılığı doğaya uyumdur. Örneğin, Brezilya, Küba ve diğer Güney Amerika ülkelerindeki köleler, yaşamak için yabancı tanrılara boyun eğmişlerdir. Ancak okudukları dualar onlara çok da yabancı değildir; çünkü o dualar Afrika ruhuyla yoğrulmuştur.

Bugün, Afrikalılar Hristiyanlığı geniş ölçüde kendilerine uyarlamışlardır. Heinz Kimmerle, Afrika kültürüne uyan ve bir Hristiyanlık biçimini temsil eden, Katoliklikle ilgisi olmayan Bağımsız Hristiyan Kiliseleri‘nin (Independent Christian Church) ortaya çıktığını yazar. Dans ve şarkı, spontane bir şekilde ayinlerde kendini gösterir ve bu da maneviyata katılımcı bir boyut kazandırır.

İslam’ın Afrikalılaşması

Benzer şekilde İslam da Afrikalı yerel dinlerle harmanlanmıştır. “İslam’ın Afrikalılaştırılması” sürecinde, dinini değiştirenler İslam’ı daha az yabancı ve daha çok tanıdık yapmışlardır. Örneğin Tasavvuf, birçok Afrikalının maneviyatına son derece uygundur. İçindeki Allah aşkını tensel isteklerden mahrum bırakma veya raks ile vecd haline geçerek gerçekleştirme pratikleri, Afrika inanç sistemine uyar. Her tarikatın kökeninde kurucu bir evliya vardır ve onun manevi gücüyle hak arasında bağ kurulur. Bu, Afrika’lıyı pasif alıcı değil, katılımcı yapar.

Bu sentezin Batı Afrika’daki bir örneği de, yerel bir ruhani uygulama olan Bori’nin İslami çevrelerde yer bulmasıdır. Bori uygulayıcıları kendilerini Müslüman görseler de, inançları ve ritüelleri İslam ile yerel maneviyatın karışımıdır.

Son Sözler

Afrika, çeşitliliği bol ve çok büyük bir kıta. Farklı coğrafi özellikler ve iklim koşulları, kıta üzerinde yaşamı da çeşitlendirir. Kuzey Afrika’dan ekvatora oradan Güney Afrika’ya kadar aynı mevsimi insanlar farklı deneyimler. Atmosferdeki türlü hava olayları, doğayla bir bütün halinde yaşayan insanların ruhunda değişik dalgalanmalara sebep olur. Aynı kıtada yaşamı farklı algılayan birçok inancın olmasını buna bağlayabiliriz. Nil Nehri’nin kenarında yaşayan birisinin inancında su daha ağırlıklıyken, savan bölgesinde bu güneş olabilir.

Afrika’da soy klanlar üzerinden yürür. Kenya ve Nijerya gibi modern devletlerin vatandaşı olsa da onun kimliği kırsaldaki bir klana aittir. Klanın gücünün nüfustan gelmesi, çok eşliliğin sebebini de bize açıklar. Bu kolektif yaşam tarzının bir yansıması olarak, maneviyatta da birçok rakip tanrıyı veya ruhu bir arada görebiliriz. Dinin, sosyal hayatın üzerinde baskın bir gücü olduğunu anlıyoruz; insan ilişkilerinden adalet dağıtmaya kadar insanlar maneviyatlarını bozmadan karar alırlar.

Afrika inanç sisteminin, büyük dinlere göre laik bir yapısı vardır. Büyük dinlerin Afrika’ya gelmeden önce de kadınların din hayatında aktif olduğunu kaynaklardan okuyoruz. Hatta Hıristiyanlığın Afrikalılaştırılmasına kadın rahiplerin kiliselere kabul edilmesi iyi bir kanıt olabilir.

İnsanlar, iradeleri üzerinde doğanın etkin gücünü kabul ederler. Anlayamadıklarını da doğanın o gücünü yönettiğine inandıkları bir tanrı yaratarak açıklarlar.

Ne var ki, büyük dinler Afrika maneviyatını eleştirirken biraz ölçüyü kaçırıyor. Kendi dogmalarının düşüncelerini yönlendirmesine izin verenler, geleneksel dinleri ilkel olarak tanımlıyorlar. Oysa putlara taptığı için eleştirilen Afrikalı, o ağacı Tanrı’nın verdiğini bilir. O ağaç sadece bir araçtır. Bir Katolik haç aracılığıyla, bir Müslüman Kâbe’yi tavaf ederek, bir Afrikalı da Tanrı’nın ona verdiği ağacı kullanarak onunla iletişim kurar. Batı’nın sorunu, farklılıklara saygı gösterdiğini söyleyen dinlerin bile, düzeni kendi gözüyle ve anlayışına uygun bulmayınca rahatsız olmasıyla alakalıdır.

Hiçbir kültür bir diğerinden üstün değildir. Her kültürün içinde başka kültürlerin izlerini buluruz. Afrika maneviyatı da konuşuldukça kendini göstermeye başlayan kadim bir kültürdür.


Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.


Kaynaklar:

Ubuntu…………………………………………………….Mungi Ngomane

Dünya Tarihinde Afrika…………………………Erik Gilbert-Jonathan T. Reynolds

Afrika’ya Dair………………………………………….Wole Soyinka

Paramparça (Things Fall Apart)…………..Chinua Achebe