Neden Holokost’u Hatırlıyor da Köleliği Unutuyoruz?
Dünyada toplu ölüm ya da soykırım dendiğinde aklımıza neden hemen Holokost gelir de kölelik gelmez? Bizi bu körlüğe sürükleyen nedir? Bu soru rahatsız edici olabilir, ancak karmaşık gerçekleri anlamamız ve unutmamamız için kaçınılmazdır.
Niyetim, Yahudilerin yaşadığı büyük acıyı kölelikle karşılaştırmak kesinlikle değil. Benim sitemim insanlığın hafızasınadır: Neden biri mutlak bir ‘soykırım’ olarak kalbimize kazınırken, diğeri sadece soğuk bir ‘ekonomik sistem’ başlığı altında pas geçilir? Üstelik sonuçları yüzyıllara yayılan, çok daha derin boyutları varken…
Bu körlük, aslında kendi gerçekliğimizin ve hastalığımızın farkında olmadığımızın net bir göstergesidir. Gerçekliğimiz, iki yüzlü oluşumuzdur; Holokost’u lanetlerken, köleliğin üzerinde yükselen modern dünyayı sessizce kabulleniriz. Hastalığımız ise ‘insan’ olmanın anlamıyla ilgili ciddi bir sorun yaşamamızdır. Çünkü Afrikalının uğradığı yıkımın ne anlama geldiğinin ayırdına varamayız.
Belki bunu insan doğasının değişime karşı dirençli yavaşlığıyla açıklayabiliriz. 350 yıl süren Atlantik Köle Ticareti’nde Afrikalıya biçilen rol, sadece bir ‘üretim aracı’ olmaktı. Onlar, zihinlere birer insan olarak değil, birer ‘maliyet unsuru’ olarak yerleşti. Bu çarpık algının normale dönmesi, elbette zaman alacaktı. Ancak bu durum, suçun ağırlığını hafifletmez. İnsan doğası, aynı zamanda açgözlülüğü ve vahşeti de barındırır.
Bu anlamda kavrayış eksikliğini sadece insan doğasının yavaşlığına bağlamak yeterli olmayabilir. Belki de daha derinde, bir şeyin doğruluğunu görmek için önce yalanı tüm çıplaklığıyla deneyimlememiz gerekir. Çünkü geçmişimizden hatalar çıkarıp ders alan bir varlığız. Bu özelliğimiz kendimize dahi tedbirli yaklaşmamıza neden olur. Geçmişin hataları, doğamızın derinlerinde yatan o vahşiliği dizginleyen birer ihtiyat mekanizması gibi çalışır. Tarih bu anlamda, en uygun yaşam ortamını bulmak için en acımasız deneyleri yaptığımız laboratuvarımızdır.
Atlantik Köle Ticareti de 16. yüzyılda muazzam bir ilerleme ve refah vadediyordu. Ancak bu sistemin sadece kötü değil, aynı zamanda iğrenç tarafını görebilmemiz için, o sahte zenginlik hayalinin önce tamamen tüketilip geride bıraktığı enkazın fark edilmesi gerekiyordu.
Atlantik Köle Ticareti: Sistematik Bir Toplu İmhanın Getirdiği Zenginlik
Kölelik elbette dünyada yeni bir şey değildi. Tarihte Haçlılar ve Müslümanlar birbirlerini esir almış, bunu meşru bir savaş ganimeti olarak kabul etmişlerdi. Ancak köleliğin esas kaynağı, İtalyan tüccarların, Akdeniz pazarlarında satmak için Kuzey Karadeniz kıyılarından aldıkları Slavlardı. ‘Slave’ kelimesinin kökeni buraya dayanır.
Afrika’da ise köleler günlük yaşamda yaygın olarak kullanılırdı. Kölelik, savaş esirlerini içeren ve genellikle toplumsal statüye bağlı karmaşık kurumlar şeklinde vardı. Ancak bu uygulamalar, kıtanın kendi iç dinamikleriyle sınırlıydı. Afrika köleliği, dünya ekonomisi üzerinde Atlantik Köle Ticareti gibi dönüştürücü bir etkiye sahip değildi. Dünya, Atlantik Köle Ticareti gibi, köleliğin bir iktisadi sistem haline geldiği bir dönemi hiç yaşamamıştır.
Yeni Dünya’ya köle taşınmasının ölçeği ve doğası, onu insanlık tarihinde benzersiz kılar. Bu sistem, o an için mümkün olan en kârlı yöntemdi. Avrupalı tüccarlara göre bu sistem, insanlık adına çok parlak bir dünyanın kapılarını açıyordu. Ne var ki, bir grup insanın insanlığı kurtarmak adına kendini feda etmesi gibi soylu bir amaç taşımıyordu. Bu, yüzyıllar boyunca zenginlik uğruna insanların ölümünün sistematik bir organizasyonuydu.
Atlantik Köle Ticareti, sadece bir toplu imha değildi, bir benliğin yok edilmesi, manevi bir imhaydı aynı zamanda. Eğer buna uygarlık deniyorsa, uygarlığın başka yolları olmalı. Bugünden geçmişe baktığımızda, en soğuk ve rasyonel bir aklın dahi alabileceği bir şey değil. Ancak o dönem bu vahşetin sonucunda elde kalan bir şeyin olması, bunu sistematik hale getirmiştir.
Köleliğin Doğası ve Şekere Bağlı Yeni Ekonomi
Köleliğin Yeni Dünya’da yaşamsal ve endüstriyel bir niteliği vardı. Örneğin bir Amerikalı için köle, tıpkı karasaban veya öküz gibi bir tarım aracıydı; bir mülktü. Yeni Dünya buna ‘menkul kölelik’ (chattel slavery), sosyologlar ise ‘sosyal ölüm’ adını verdiler. Bu sistemde kölenin kendisinin ve nesillerinin sonsuza dek mülk kalması beklenirdi. Bedenen yaşasalar da insanlıktan çıkarılmış birer eşyaydılar.
Bu, Afrika’nın kendi içindeki kölelik anlayışıyla taban tabana zıttı. Afrika’da kölenin durumu zamanla değişebilirdi; sahibinin dilini öğrendikçe aileye dahil edilir, çocukları özgür doğabilirdi.
Dünyaya bu farklı bakış, köleliğin çıkışında da kendini gösterir. Bu vahşeti rasyonalize eden meta ise, koca bir kıtanın kaderini değiştiren ‘şeker’di. Avrupa’nın şekere düşkünlüğünün sürekli artmasıyla bu ticaret bir ekonomik sistem halini almıştır.
Atlantik Köle Ticareti, zamanla bir çok unsur ve ulusun devreye girmesiyle ortaya çıkan son derece karmaşık bir iktisadi sistemdir. Öyle ki, bu sistemin oluşmasına, İstanbul’un Fethi de dahil bir çok tarihi olay zemin hazırlamıştır. İstanbul’un alınmasıyla Boğazlar İtalyanlara kapatılmış, köle ticareti Slavlardan Afrikaya kaymaya başlamıştır. Ve yine fetihten 10 yıl önce, Portekizlilerin Afrika’nın doğusundan batısına nasıl varacaklarını da öğrenmesi, yeni kaynağın yerini belli etmiştir. Belki Portekizliler, Asya’ya giden baharat yollarını ve Müslümanlara üstünlük sağlayacaklarına inandıkları Afrikalı Hıristiyan Kral Prester John’u bulamadılar. Ancak dünyanın çehresini değiştirecek plantasyon sistemi için gerekli ‘insan kaynağını’ buldular.
Plantasyonlar: Nihai Çıktısı Şeker Olan Kanlı Çark
Plantasyonlar sadece bir tarla değil, aynı zamanda makinelerin hiç durmadığı, yorgun işçilerin sakatlanma pahasına çalıştırıldığı acımasız birer fabrikaydı. Hiçbir özgür işçi veya feodal köylü bu cehennemde çalışmaya mecbur edilemezdi. Köleliğin o dönem mecburiyet haline gelmesindeki sebep buydu.
Dünyanın en tatlı maddesi, bir ironi olarak en acı ve kanlı bir sistemin kurulmasına neden olmuştur. Son 200 yıla kadar insan hayatında lüks bir madde olan şeker, plantasyonların doğmasıyla kitlesel bir tüketim maddesi haline gelmiştir. Ve şeker, muazzam bir işgücü talep eder. Kesildikten hemen sonra işlenmesi gerekir. Bu sebeple her plantasyon, kendi işleme tesisini kurmuştur. Plantasyonların sadece bir çiftlik değil, aynı zamanda bir fabrika olması buradan gelir.
Şeker talebi o kadar yoğundur ki, üretim küçük Atlantik adalarından Brezilya’ya oradan da kısa sürede Karayip havzasına yayılmıştır. Tabi buna bağlı olarak köle talebi de hızlıca artmıştır. Şekere talep arttıkça plantasyonlar yaygınlaşmış, ağır çalışma koşulları kölelerin yaşam süresini kısaltmış ve bu kanlı çark üstel bir hızla dönmeye başlamıştır.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
Neden Kızılderililer Ya da Avrupalılar Köle Olmadı?
Bu devasa üretim çarkının dişlisi olma ihalesi de Afrikalılara kalmıştır. İhale diyorum, çünkü başlangıçta masada başka seçenekler de vardı. İlk akla gelen Amerikan yerlileriydi. Ancak yerliler, Avrupa’dan gelen hastalıklara karşı tamamen savunmasızdı; nüfusları hızla tükeniyordu. Ömrü kısaltan şeker üretiminde nüfusun azlığı bir kaynak sorunu yaratıyordu. Ayrıca yeni bitkilere karşı yabancıydılar. Az nüfusun üzerine bir de oryantasyon verilmesi, yerlileri kârlı olmaktan çıkarıyordu. Üstelik kendi topraklarındaydılar; coğrafyayı avuçlarının içi gibi biliyorlardı. Bu da onları firara ve direnişe çok yatkın kılıyordu. Beyazların arasında kolayca izlerini kaybettirebilecekleri hür bir nüfusları vardı. Kısacası yerli halk, plantasyon sahibi için ‘yüksek riskli bir yatırım’dı.
Ardından Avrupa’dan gelen sözleşmeli personel denendi. Bunlar; borçlular, suçlular ya da Yeni Dünya’da bir şans arayan fakirlerdi. Bu modelin temelinde henüz bir ırkçılık yoktu; önemli olan kârın ve üretimin sürekliliğiydi. Fakat Avrupalıların ‘hakları’ vardı; sözleşme bitince toprak talep edebiliyorlardı. Daha da önemlisi, eski dünyanın hastalıklarına bağışıklıkları olsa da sarı humma ve sıtma gibi tropikal hastalıklara dayanamıyorlardı. Bir beyaz firari, büyüyen beyaz nüfus içinde kolayca kaybolabiliyordu.
Bültenimize abone olarak yazılarımızı ilk siz okuyun!
Neden Siyahiler?
Oysa Afrikalılar, aranan niteliklerin neredeyse hepsini karşılıyordu. Hem Batı ve Orta Afrika’nın ikliminin Latin Amerika’ya benzemesi hem de bu insanların tropikal hastalıklara karşı dirençli olması, siyah insanı sistem için ideal hale getiriyordu. Daha da trajiği; Afrikalılar Yeni Dünya’nın ürünlerine aşinaydılar. Pirinç tarımını, çivit üretimini ve altın madenciliğini çok iyi biliyorlardı. Ancak normal şartlarda büyük birer medeniyet avantajı olan bu yetenekler, Afrikalılar için bir ‘lanete’ dönüştü. Zira onlar sadece kas gücü için değil, bu uzmanlıkları için de kaçırıldılar.
Yine de Afrikalılar masada en son seçenek olarak tutulmuşlardır. Çünkü onları yakalayıp okyanus ötesine taşımak pahalı, tehlikeli ve lojistik yönden zor bir işti. XVI. yüzyılda Afrikalı krallıklar teknik ve askeri yönden Avrupalılarla denkti. Avrupalılar kıtanın içlerine girmeye korkuyor, yerel hastalıklardan kırılıyorlardı. Fakat şekerden gelen o muazzam kâr, tüm bu engelleri aşacak bir vahşeti finanse etmeye yetti. Avrupalılar kıyılarda beklerken, bu kârdan pay almak isteyen bazı yerel yöneticiler ve tüccarlar, kendi insanlarını bu kanlı sisteme teslim etmeye başladılar.
İnsan, Eğer Vicdanı Rahatsa, En Ahlaksız Olguyu Meşru Görebilir
Ancak teknik yeterlilikler ne kadar sağlansa da insan vicdanına ters gelen bir şeyin devamı çok zor. Köleliğin de kurumsallaştıkça, iyi niyetli tarafını gösterme zorunluluğu doğmuştur. Bu sebeple bir insanı eşya gibi alıp satmayı haklı gösterecek, onu insanlığından soyutlayacak bir kılıfa ihtiyaç duyulmuştur.
Köleliği savunanlar, bu ticareti meşrulaştırmak için önce dini metinlerde bir kaynak aradı ve bunu da buldular. Bu düzeni meşrulaştırmak için siyahileri Nuh’un lanetli oğlu ‘Ham’ın soyundan geldiği hikayesiyle özdeşleştirdiler. Kölelik bir suç değil, ilahi adaletin tecellisiydi. Hıristiyan olmayanları bir lanetten kurtarıyorlardı. Ancak bu söylem, Kongo’dan gelen Hıristiyanları görmezden gelir. Ayrıca sonradan Hıristiyan olan kölelerin durumunu da açıklayamaz.
Bunun yanında yeni bir Afrika ve Afrikalı tanımı yapıldı. Afrikalılar, Avrupalılara göre hem zeka hem de ahlak olarak daha aşağıdaydılar. Beyazlar olmadan hayatlarını idame ettiremeyecek, kendilerine yetmekten aciz varlıklardı. Bu bağlamda kölelik, insaniyetli ve yardımsever bir kurum olarak tanımlandı. Plantasyonlardaki vahşet bir terbiye metoduydu ve toplumun verimli bir üyesi yapmak için bir parça acımasız olunabilirdi.
Bu zihni kabul, elini şekere uzatmaya korkan çocuğun içindeki son manevi engeli de kaldırdı. Ancak ırkçılık gibi, bugünlerimizi etkileyen bir düşünceyi de zihinlerimize işledi. İnsanlık, hâlâ o zamanlardan zihnine şırınga edilen anesteziyle uyuşmuş haldedir.
Köle Yolu: Atlantik Köle Ticareti’nin En Korkunç Süreci
İhale Afrika’ya kaldıktan sonra ilk olarak sistemin en kritik bacağı, dev bir lojistik ağı kuruldu. Yeni Dünya’ya yolculuk, köle gemisinin ilgili limana yaklaşmasıyla başlardı. Ancak ondan önce Afrika’nın iç bölgelerinde yakalanan esirlerin bu limanlara nakledilmesi gerekirdi. Bu, uzun ve acımasız bir yürüyüşle gerçekleşirdi.
Liman kentlerine ulaşabilen köleler, kıyılardaki o meşum kalelerde (slave castles) tutulurdu. Köle yolu olarak bilinen güzergahtan yürüyenler için artık geri dönüş yoktu. Yeni Dünya’ya yolculuk, yani ‘Orta Geçit’, Atlantik Köle Ticareti’nin en zalim, en ölümcül safhasıydı.

Geminin ambarına inildiğinde, insanlık dışı bir ‘istifleme’ mühendisliği devreye girerdi. Mümkün olan en fazla sayıda köle, bir arada zincirlenmiş halde, balık istifi gibi güvertenin altına doldurulurdu. Kârı maksimize etmek adına, güverte aralarına ek ‘raflar’ inşa edilmişti. Bu yüzden bir insanın dik oturabileceği kadar bile alan yoktu. İnsanlar ihtiyaçlarını, muhtemelen elden ele dolaştırılan fıçılarla giderirlerdi. Yüzlerce insan haftalarca, bazen aylarca kendi pislikleri içinde yatarlardı. Nefes almanın imkansızlaştığı, kusmuk, idrar ve dışkı kokan bir karanlıkta hayatta kalmak zorundaydılar. Geminin her sallanışında, sert tahtalarda yatan bedenleri aşındıran zincirler, acısına zor katlanılır yaralar oluşturuyordu.

Böylesi bir ortam, salgın hastalıkların yayılmasını kolaylaştırıyordu. Bazen mürettebat, salgını engellemek için hastaları güverteye çıkardığında, fırsatını bulanlar kendilerini okyanusa bırakırdı. Bu sebeple sahipler bunu önlemek için gemi kenarlarına ağlar gererdi. Ancak bazı durumlarda bu yine de yeterli olmazdı. Çünkü birçokları için ölüm, hem bir kurtuluş hem de bedenini sermaye olmaktan çıkaran son bir direniş eylemiydi.
Ölüm oranları rotaya göre değişiyordu. Doğu Afrika’dan başlayan uzun yolculuklarda kayıp oranı %40’ları bulabilirken, daha kısa olan Batı Afrika rotasında bu oran %20 civarındaydı. Zamanla kargo kaybını azaltacak ‘tedbirler’ alınsa da bu oran ancak %10’lara çekilebilmiştir.

Bu, sadece yolculuk sırasındaki kayıptı. Amerika kıyılarına canlı ulaşabilenler ruhen ve bedenen tükenmiş oluyor, yolculukta yarım kalan ölüm süreci plantasyonların ağır şartlarında tamamlanıyordu. Onlar için bu meçhul yolculuktan geri dönüş imkansızdı.
Unutkanlık Ağacı: Afrika Maneviyatının Köleliğe Dahil Ettiği Dini Motif
Bahsettiğimiz bu ‘sosyal ölüm’, ruhun en derinindeki kökleri koparma çabasıyla başlıyordu. Kölelik, birçok unsurun iç içe geçtiği karanlık bir ekosistemdi ve ne yazık ki bazı Afrikalı yöneticiler ve tüccarlar da bu çarkın birer parçasıydılar. Onlar, sadece bedenleri değil, anıları da ihraç etmek istiyorlardı. Bu yüzden köleliğe zengin Afrika maneviyatının motiflerini de kattılar.
Batı ve Orta Afrika’dan Amerika’ya gönderilmek üzere kalelerden çıkarılan esirler, okyanusun ötesindeki nihai yolculuklarına çıkmadan evvel manevi bir ‘silinme’ ritüeline tabi tutulurlardı: Unutkanlık Ağacı.

Esirler, gemilere bindirilmeden önce unutkanlık ağacının çevresinde yürütülüyorlardı. Bu ritüelin amacı, memleketlerini, evlerini, akrabalarını ve hatta bir zamanlar çok iyi bildikleri mesleklerini unutturmaktı. Eski yaşamlarını hafızalarından silmek, Afrika’ya dair zihinlerindeki tüm anıları yok etmek ve yeni hayatlarını benimsemelerini sağlamaktı.
Afrikalı tüccarlar, sattıkları kölelerin ruhlarının daha sonra kendilerine musallat olmasından korkmuşlardır. Ölmesi kesin olan bu kurbanların ruhlarının kendilerini unutmasını, onlara karşı bir misillemede bulunmasını istememişlerdir.
En Büyük Direniş: Unutmamak
Afrika maneviyatı bir ritüeller dünyasıdır. İnançlar, insanların ilişkilerinde oldukça etkilidir. Dünyevi işlerinin yolunda gitmesi biraz da iç dünyalarının dengede olmasına bağlıdır. Bir klan diğerine üstün geliyorsa bu, o klanın tanrısının daha güçlü olduğundan ya da büyücüsünün iksirinin daha kuvvetli olduğundandır. Chinua Achebe, Parçalanma (Things Fall Apart) romanında Afrika’nın bu tarihsel gerçeğini anlatır.
Unutkanlık ağacı töreni, aslında bir itiraftı. Afrikalı köle tüccarlarının kendi soydaşlarına karşı işledikleri günahın ağırlığı altında ezildiklerinin ve bu ağırlıktan ancak kurbanın hafızasını silerek kurtulabileceklerine inandıklarının kanıtıydı. Kurban hatırlamazsa, suç da yok sayılacaktı.
Ancak Tanrı ya da tanrılar, ona dua edenin ruhuyla motive olur. Hangi inanç ve niyeti taşıyor olursa olsun Tanrı’nın gözü kalbe doğrudan bakar. Kötülüğü ya da iyiliği, bizim sınırlı aklımızın kabul ettiği şekliyle düşünmez. Bu yüzden maneviyatın adaleti matematiksel bir hesaplamaya indirgenemez. Achebe’nin Parçalanma’da betimlediği o sarsılan dünya düzeninde, tacirlerin tanrısı da bu kötülüğe alet olmamış görünüyor. Kölelerin yaralı ama dirençli tanrısı karşısında geri çekilmiş olmalı; çünkü unutmamışlardı.
Gemilere bindirilenler, yanlarında sadece zincirlerini değil; dillerini, ritimlerini ve o ağacın etrafında dönerken bile bırakmadıkları köklerini taşıdılar. Hatırlamak onların en büyük direnişi olacaktı.
Afrika Maneviyatı: Aktif, Katılımcı ve Kapsayıcı
Bu unutmama, kendini önce Amerikada, oradan tüm dünyaya yayılarak bugün de kendini gösteriyor. Afrika maneviyatının sadece canlılığını ve çeşitliliğini değil, aynı zamanda onun katılımcı özelliğini de görebiliyoruz.
Afrika güncel hayatınde din, insanların adeta hücrelerine işlemiştir. Eğer Afrikalılar kölelik döneminde Hıristiyanlığı kabul etmişse bu, kendi inançlarında aradıkları bütünsel hayata cevap verebildiği içindir. Ve bu kabul ediş, pasif ve edilgen değil, aksine katılımcıdır ve Hıristiyan pratiklerini etkilemiştir. Yüzeyde çok farklı inançlar gibi görünse de tek tanrılı dinlerle temelde iyi ve kötü ruhların olduğu benzer bir maneviyatı paylaşır.
Gerçekten de birçok Avrupalı köle sahibi, kölelerinin manevi gücünü kabul etmiştir. Bazı köleler, sahiplerini etkilemiş, hatta onları kontrol edebilmiştir. Güney Amerika kültüründe juju, hudu, mojo ve bori bugün de vardır. Bu, Afrikalıların kendi dinlerini de Hıristiyanlığa aktardıklarını gösteren kanıtlardır. Örneğin Küba’daki Santeria, Brezilya’da Makumba ve Kandomble, Haiti ve ABD’de Vudu olarak bilinen dinlerin tümü, yeni kıtada hayatta kalabilen Afrikalı dinlerdir.
Yeri geldiğinde Marunlar gibi bağımsız topluluklar oluşturmuşlardır. Afrikalılar XVIII. yüzyılda Meksika’nın San Lourenzo de Los Negros köyünde olduğu gibi, bağımsızlıklarını kazanabilmişlerdir. Ancak en çarpıcı ve sarsıcı olanı, üzerlerine gönderilen Fransız ve İngiliz ordularını yenerek ilk özgür ülkelerini kuranlardır. St. Dominik köleleri, Karayipler’de Haiti devletini kuran Amerika’daki ilk ve tek siyahi devlettir.
Müzik: Zincirlenemeyen Tek Miras
Afrika maneviyatında müzik ve dans, ibadetin bir parçası değil; ibadetin ta kendisidir. Müzik, Afrika düşünce ve inanç dünyasının genel tarzını yansıtan hayati bir öğesidir. Afrika kalbiyle düşünür; kalbin dili de müziktir. Bir iletişim aracı tam tam, kalbin ritmini yansıtır. Yaşam hepimiz için bir ritim olsa da Afrika bunu içselleştirebilen belki de tek kıtadır.
Afrikadan getirdikleri bu mirası da köleler, plantasyonların o amansız sıcağında, konuşmanın yasak olduğu tarlalarda iş şarkıları olarak yeniden hayata döndürdüler. Bir liderin başlattığı ve grubun koro halinde yanıtladığı “çağrı-cevap” yöntemi, aslında Afrika’daki topluluk ayinlerinin bir kopyasıydı. Bu şarkılar, bedenin yorgunluğunu ritimle uyuştururken, Blues‘un da temellerini attı. Blues, sadece bir müzik türü değil; insanın o derin acısını ritme dökerek ruhunu rehabilite etme, uğradığı haksızlığa sessiz isyan etme sanatıydı. En acımasız şartlarda dahi hayata böylesine esnek bakabilme yeteneği, kendini XX. yüzyılda ‘Sivil Haklar Hareketi’nde de göstermiştir.
Afrikalılar Hristiyanlığı kabul ettiklerinde, onu Afrikalılaştırdılar. Avrupalıların soğuk ve mesafeli ilahileri, Afrika ruhuyla birleşince yerini el çırpmalara, ayak vurmalara ve ruhun bedenden taştığı Gospel‘e bıraktı. Gospel, sadece Tanrı’ya bir yakarış değil, “biz hala buradayız” diyen kolektif bir direniş çığlığıydı. Bu çığlık, tarlalardaki sessiz isyanın (Blues) kilisede yankılanan halinden başka bir şey değildi.
Afrika’nın o çok ritimli düşünce dünyası, New Orleans sokaklarında Caz’a (Jazz) dönüşmüştür. Dünya bir daha asla eskisi gibi olmayacaktır. Bugün dinlediğimiz Rock’tan Pop’a, Hip-Hop’tan R&B’ye kadar hemen her tür müziğin DNA’sında o tarlalarda söylenen şarkıların, davulun yasak olduğu yerlerde bedene vurulan ritimlerin izi vardır.
Batı Afrika’da (Gana ve Nijerya) gelişen High-Life ise bu hikayenin tersine göçüdür. Amerika’daki caz ve dünya müziğinin tekrar Afrika kökleriyle buluşmasıyla doğan bu neşeli tür, sömürgeciliğe karşı kültürel bir özgüvenin sembolü oldu.
Sonuç olarak Afrikalı, unutkanlık ağacının etrafında dönerken hiçbir şeyi unutmadı çünkü içindeki tam tam, taşıdığı değerlerin ritmini vurmaya devam ediyordu. Çünkü ritim, insanın hücrelerine işlenmiş bir hafızadır. Bugün dünyanın neresinde bir melodiyle ayağınızı yere vuruyorsanız, aslında içinizdeki o kadim Afrika ritmine eşlik ediyorsunuzdur.
Son Sözler
Afrikalı köleler hiçbir zaman pasif olmamışlardır. Onları Yeni Dünyaya taşıyacak gemiye, o dönüşü olmayan yola ayak basmak istememişler ve direnmişlerdir. Katledilme pahasına kaçmaya çalışmışlar, ayaklanma çıkarmışlardır. Avrupalının onları benliklerinden koparmak için yaptığı her şey, köklerindeki biz duygusu ubuntuyu daha da geliştirmiştir. Köleler, en büyük zorluklara göğüs geren, hayatta kalma mücadelesini en üst seviyede veren, acziyeti reddeden insanlardı.
Doğru, kölelik bir acıydı. Ancak trajik bir paradoks olarak, sonuçları tüm insanlığı etkileyecek kültürel ve insani bir doğumun acısıydı. Kölelik hakkında okuduklarım bana Jurassic Park filminde Dr. Ian Malcolm’un repliğini hatırlattı: “Yaşam yolunu bulur”.
Evet, yaşamın temelinde, garip bir şekilde, önünde çeşitli çıkış yolları vardır. Yaşam bir inen bir çıkan tahterevalli misali, ritmini bozmadan hareketine devam eder. Böyle düşündüğümüzde, Atlantik Köle Ticareti’ni kapsayan 350 yıl, Afrika bilincinin dünyaya yayılması için yaşamın yattığı bir kuluçka dönemini çağrıştırır. Sonu ölüm olan yolculuk, insanlığın kadim mirasının genetik şifresini barındıran tohumu taşımıştır aslında. Irkçılık gibi bir hastalığı tedavi edecek, dünya insanının eksik kalan tarafını, biz duygusunu, tamamlayacak bir tohumdur o.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz
Herkese mutlu ve barış dolu bir yıl dilerim
Kaynaklar:
Dünya Tarihinde Afrika……………………………………Erık GILBERT- Jonathan T. REYNOLDS
Afrika’ya Dair……………………………………………………Wole SOYİNKA