“Bütün bileşik şeyler çürümeye mahkûmdur. Ciddiyetle çabalayın.” Buddha
Tarihi gerçek ile efsaneyi birbirinden ayırmak gerekir. Her din, mucizeleri temel alsa da özünde gerçek bir kişi ve yaşanmışlıklar etrafında oluşur. Ancak efsanelerin arkasındaki gerçeğe ulaşmak zordur.
Bir altın madeninin içinde çamur ve sudan başka birşey olmasa da gerçek o çamurun altındadır. Ona ulaşmanın zor olması, bu kadar değerli olmasından kaynaklıdır. Altın aramak gibi gerçeğe ulaşmak da, tıpkı geçen hafta tartıştığımız gibi, sonu başarısızlıkla bitebilecek uzun ve yorucu bir yolculuktur. Bu, insanüstü bir çaba gerektirir ve bunu başaranlar, mitlerden oluşan bir koruma duvarının ardında kalırlar. Oysa çevresi mucizelerle dolu peygamberler ve bir öğretinin öncüleri, etten ve kemikten bir insan olarak sadece gerçeği aramışlardır.
Herkesin peşinde koştuğu gerçeğin bedeli, sıradan bir insanın ödeyebileceğinin çok üzerindedir. Sabır, dikkat ve çaba gösterme bakımından zengin insanların ödeyebileceği bir bedeldir bu. Bu bedeli ödemek, her insanın sabrını ve cesaretini aşan bir durumdur. Çok azımız gerçeği doğada ararken, çoğumuz ona ancak bir rehberin ışığında ulaşabilir. Doğa bunun farkındadır. Bu yüzden dünyaya bize gerçeği gösterecek çok az insan gelir. Bu insanlar bazı kavimlere ya da toplumlara gelse de tüm insanlık için bir fırsattır.
Bundan 2500 yıl önce Siddhartha Gautama (Gotama), büyük acıların ardından gerçeği kavradığında, bir daha doğum-ölüm döngüsüne geri dönmemek üzere aydınlandı. Gerçeğe giden yolun tutkularda değil acılarda olduğunu gösterdi.
Doğruyu bilmek isteyen bizler için gerçeğe ulaşmak zorlaşıyor çünkü hiçbir şeyi tam anlamıyla doğru bir şekilde öğrenemiyoruz. Bu yüzden bu yazıda daha çok, mümkün olduğunca en eski belgeleri kullanan Hajime Nakamura”nın “Budha” biyografisini referans alacağız.
Buddha’nın Doğumu: Tuşita’dan Dünya’ya
Gotama Buddha’nın doğumu, öncesinde yaşanan olaylarla efsaneye dönüşmüştür. Örneğin anlatılara göre Şakyamuni (Buddha), annesi Maya’nın rahmine girmek için Tuşita göğünden inmiştir. Bu efsaneler, onun bu dünyaya gelmeden önce Tuşita göğünde yaşadığını, orada öldüğünü ve sonrasında Kapilavatthu yakınındaki Lumbini Koruluğu’nda yeniden doğduğunu öne sürer. Bu tür anlatılar, Buddha’nın tanrılaştırılmasına doğru atılan ilk adımlardır. Öyle ki efsaneler, gökten inen Şakyamuni’yi, “aydınlanmayı arayan kişi” anlamına gelen Bodhisattva olarak tarif eder.
Bu anlatılara göre Şakyamuni, dünyaya gelmek için en uygun zamanı, yeri, ülkeyi, kastı, kabileyi ve aileyi özenle seçmiştir. Efsanelerde annesi Maya, rüyasında Şakyamuni’nin beyaz bir fil şeklinde karnına girdiğini gördüğünü anlatır. Hem barışta hem de savaşta kullanılan fil, Hint maneviyatında önemli bir yere sahiptir. Örneğin bölgede yaşayanlar, Muson mevsiminde artan yağmur bulutlarını bir file benzetirler. İnsanlar, bu bulutların başarılı bir hasat getirerek hem insanlara hem de hayvanlara can verdiklerine inanırlar. Bir başka efsane ise Buddha’nın annesinin rahmine değil, doğrudan karnına doğum kanalından girdiğini anlatır. Maya’nın 10 ay sonra, kusursuzluğun otuz iki işaretini taşıyan Buddha’yı ayakta doğurduğunu söyler. Ancak efsanede Maya’nın bakire olduğuna dair herhangi bir çağrışım yoktur.

Babası Kral Suddhodana, kraliçenin rüyasını Brahmanlardan yorumlamasını istediğinde, aldığı yanıttan tedirgin olur. Brahmanlar, doğacak erkek çocuğun aile hayatını seçerse “çark döndüren bir kral” olacağını, ama eğer evden ayrılıp dünyadan elini çekerse “Buddha” olarak dünyadan yanılgı perdesini kaldıracağını söylerler. Oğlunun bir kral olmasını isteyen Suddhodana, onun dış hayatla temasını kesecek tedbirleri alır.
Buddha’nın İlk Sözlerindeki Hakikat
Bodhisattva doğduğunda kimseden yardım almadan dört yöne yedi adım atmış ve şöyle demiştir: “Gökte ve yerde tek efendi benim, şu andan itibaren doğumlarım sona erdi. Bu benim son bedenim; bundan sonra doğum ve ölüm çemberine bağımlı olmayacağım.”
Doğu maneviyatında, özellikle Budizm’de, insan iç huzur ve bilgeliği (Nirvana) bulana kadar yeniden doğum devam eder. Burada Gotama’nın attığı yedi adım, kendisi hariç daha önceki altı Buddha’ya işaret eder. Gotama, gerçeği kavrayan yedinci Buddha’dır. Hindistan’da uzun zamandır kutsanan Yedi Rişi (Rishi) inancı da bu gelenekten beslenerek geçmişin yedi Buddha’sına hürmeti simgeler.
Gotama Buddha, kendi zamanının otoritelerinin aksine, sosyal ayrımcılık sisteminin önlenmesini vurgulamış ve herkesin Buddha olabileceği konusunda ısrar etmiştir. Bu bağlamda, “Bütün dünyada bir tek bana hürmet edilecek” ifadesi, insan eşitliğine dayanan temel düşünceye ters düşebilir ve oldukça kibirli görünebilir. Ancak bu ifadenin arkasındaki çözümleme, öğretinin muhtemelen bütün canlıların eşit olduğu üzerine kurulu olmasından ileri gelir. Bütün canlıların eşit olduğunu kavrayan kişiye hürmet edilmelidir. Bu yüzden bütün canlıların eşit olduğunu öğretenin sadece Buddha olduğu düşünüldüğü için ona saygı gösterilmelidir. Burada bir tanrılaştırma değil, “Bana, yani her insanın kendi benliğine, hürmet edilmelidir” anlamı çıkar.
Çocukluk: Ağaç Altında İlk Düşünceler
Siddartha Gotama, mizacı gereği çok küçük yaşlardan itibaren insan hayatını sarsan acılara ve üzüntülere karşı son derece duyarlıydı. Bu, doğuştan gelen bir kişilik özelliği olsa da, doğum anında annesini kaybetmesi bu duyguları daha da yoğunlaştırmış olabilir. Nakamura, kitabında onun meditasyona çekilmeye eğilimli olduğunu yazar. Örneğin, yazıtlardan birinde şöyle dediğinden bahseder: “Babam devlet işlerine katılırken ben bir patikada cambu ağacının altında, isteklerden ve dolayısıyla hatalardan sıyrılıp meditasyonun ilk aşamasının keyifli haline ulaştım. Bu, bağımsızlıktan kaynaklanan, akıl yürütmeye ve derin düşünce ile gözleme eşlik eden bir zihinsel haldi.“
Gotama’da ilk düşüncelerin, içine daha çok dönmesiyle oluştuğunu anlayabiliyoruz. Cahil bir insan gibi, yaşlı birini gördüğünde kendisinin de yaşlılığa yazgılı olduğunu fark eder. Bundan ilk önce utanç ve tiksinti duyar, ancak bu duygu ona doğru gelmez. Bu düşünceyle gençliğin ve hayatta olmanın getirdiği bütün kibirden, kendini beğenmişlikten kurtulur.
İnsanlar, biri öldüğünde ya da hastalandığında üzülürler. Oysa gerçekte kendi başlarına gelmediği için içlerinde ince bir sevinç vardır. Gotama ise o iğrenmeyi kendine çevirir. Sonunda aynı kaderi paylaşacağı birisine karşı böyle hissettiği için utanır. Bu öğreti, kibir kavramını yanlış yorumladığımızı bize gösterdiği için önemlidir. Genelde toplumda önemli pozisyonlarda bulunan, varlıklı ve popüler insanlar kibirli olarak algılanır. Ne var ki onları eleştirenler de çoğu zaman kibirle doludur. Bu kibir, genç olmanın, hayatta olmanın ya da sağlıklı olmanın verdiği bir kibirdir.
Buddha’nın Aydınlanmaya Giden İlk Adımları
Siddartha, saray dışındaki gezintilerinde yaşlılık, hastalık ve ölümden çekilen acıları görür ve derin düşüncelere dalar. Daha sonra bunlara doğumun acısı da eklenir.
Acılarla dolu bir dünyaya ağlayarak geliriz. Doğuma yazgılı olan bizler, servet ve şöhretin peşinden koşarak acılarımızı çoğaltırız. Gotama, doğuma yazgılı olan şeylerin (bağımlılık yaratan ve acıyı çoğaltan arzuların) acı verdiğini kavradığında, doğuma yazgılı olmayan şeylerin peşinden gitmeye karar verir. İşte bu, Soylu Arayış’tır.
Buddha’nın keyif bahçesine giden yolculuğunun öyküsü, anlatılarda Dört Kapıdan Yolculuk olarak sabitleşir. Sırasıyla sarayın doğu, güney, batı ve kuzey kapılarında yaşlı bir adamla, hasta bir adamla, bir ölüyle ve bir dilenci rahiple karşılaşarak saraydan çıktığı söylenir. Ayrıca kuşlarla böceklerin birbirini nasıl yediğini gördüğünde, böyle bir dünyaya güvenilemeyeceğini fark eder. Bu dört karşılaşma, onun sarayın korunaklı dünyasından sıyrılıp hakikatin ışığına yürümesine vesile olur. Bu derin kavrayışla dünyadan el çeker ve aydınlanma yoluna girer.
Yanılgılı Hayat: Gotama Buddha’yı Aydınlığa Götüren Düşünceler1
İnsanlar, geçiçi tutkulardan oluşan hayatlarını gerçek kabul ederler. Oysa bu dünyanın hayaletleri olan tutkular aklın hırsızıdır. Onlardan beklenen umut aklı ayartır ve kazandırdığı birşey olmaz. Daha çok varlık insanları açgözlülüğe sürükledikçe tutkularını doyuramazlar. Okyanus nasıl daha çok suya doymazsa, insanlar da tutkulara öyle doyumsuzdur. Öyle ki, en aklı başında kişileri ayartmış, kardeşi kardeşe daha fazlasına sahip olmak için düşman etmiştir.
Çok kıt ölçüde sahip olduğumuz, dünyada en belirleyici kavram olan zamanın önemini de, yaşamı anlamlandıran zıtlıkları kıyaslayarak kavrarız. Öyle ki, dünyaya gelmemizle beraber her an vurmaya hazır ölümü de yanımızda taşımaya başlarız. Zaman, ölümle bizi yakınlarımızdan ayıran bir süreçtir. Gençliğin bir yanılgıdan ibaret olduğunu, zamanın bizi öldürerek ilerlemesinden anlayabiliriz. Yaşlandığımızda tefekküre dalmayı öğrendiğimizde, gençken önemsemediğimiz ağırbaşlılığı ve istikrarlı olmanın anlamını kavrarız. Ancak gençliğin aldatıcı, tutkulu ve duyu hayatını yaşamadan bu ormana nasıl girebiliriz? Aldanmadan, acı çekmeden neyi aradığımızı nereden bilebiliriz?
İnsanlar çile çekerek, açlık çekerek ve bedenlerine eziyet ederek bu dünyanın düşüncelerinden kurtulmaya çalışıyorlar. Oysa bu dünyayı anlayamadan kurtuluşa giden yolu nasıl anlayacaklar? Kurtuluşa ermeleri için gereken acıyı zihinleri çekmeden diğer tarafla nasıl bağ kuracaklar? Çile çekenler bu dünya bağımlılıklarından kurtulmak istiyorlar ama daha çok bağlandıkları cenneti istiyorlar. Kısacası yeniden acı çekmek için yeniden doğmak istiyorlar. Cennet için akrabalarından ayrılanlar, daha büyük bağlılıkların peşinde koşuyorlar. Ölümden kurtulmak için ölümü arıyorlar. Tutkuları öldürmek için daha büyük bir tutkuya saplanıyorlar.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
Geçiciliğin Kavranışı ve Bilgelik Yolu
Oysa zevk, memnuniyet verici bir şeyse, insanın kendi halinden memnun olması yeterlidir. Güzellik yaşlılık tarafından emilen geçici bir kavramken, bundan duyulan zevk bir hayalden başka bir şey değildir. Keder ve zevkin doğası birbirine karışmışken, krallık ve kölelik aslında birbirine eşittir. Bir kral her zaman mutlu, bir köle de her zaman mutsuz değildir. Gençlik geçici olarak kabul edilir, ama gençliğin kalıcı, yaşlılığın geçici olduğu bir hayatımız da olabilir.
Zihin huzursuz olunca, onu gidermek için tutkulara sarılıyoruz. Bu da bizi kaçınılmaz olarak acı ve ıstıraba götürüyor. Oysa zihin berraklığı ve dikkatini toplama, insanda yeni içgörüler oluşturur. İçimizdeki bilgi uyanır, geçici olandan kurtarır ve bizi bilgeliğe taşır.
Gözün, kulağın, dilin, burnun ve bedenin doğası geçicidir. Bunların ölüme tabi olması, onların acılarıdır. Keyif ve sevinç, zihin yüzünden ortaya çıkan, ona cazip gelen ve insanı bağımlı yapan kavramlardır. Oysa isteklerden ve şiddetli arzulardan vazgeçmek, zihnin özgürleşmesi anlamına gelir. Bunlardan vazgeçebilmek inanç, çaba, dikkatlilik, konsantrasyon ve bilgelik sayesinde mümkün olur.
Doğada insan, zihnini dönüştürebilme yeteneğiyle harikalar yaratma potansiyeline sahip bir varlıktır. Ancak insan, ne olduğunun farkına varmalıdır. Ahlaki ilkelerle tamamlanmış olan konsantrasyon, büyük bir sonuç ve erdem doğurur. Konsantrasyonla beslenen bilgelik, düşünce ve gözlemle birleşince harikalar yaratır. Bu düşünce gücü, sanki dağların içinden geçer gibi, insanın önünde engel yokmuş gibi ilerlemesini sağlar. Bilgelikle beslenen bir zihin, bütün lekelerden, isteklerden, oluşumdan, yanlış düşüncelerden ve cehaletten kurtulur. Her anı dikkatle yaşayan insan arzularına gem vurur. Yürürken, dışkılarken bile beden ve zihin üzerinde tam hakimiyet ve farkındalık, insanı arzulardan uzaklaştırır. Bu sayede önceki doğumlarını hatırlar ve evrenle bütünleşir.
Siddartha’nın Yolu, Hakikatin Yolu
Evden ayrılma kararını dönemin sosyal koşulları bağlamında düşünmek bize daha gerçekçi içgörüler sağlar. Eski Hindistan’da yalnızca aileleri ekonomik sıkıntı çekmeyecek olanlar dilenci rahip olabilirdi. Buradan, erken dönem Brahmanizm ve Budizm’in yalnızca varlıklı sınıflara ait olduğu gibi bir anlam çıkabilir. Eğer Gotama’nın ailesi maddi sıkıntıya düşecek olsaydı, belki de evden ayrılamayacaktı. Ne var ki, Örgüt (Sangha) büyüdükçe, varlıklı olmayan, acı çeken birçok insanın ayrım gözetmeksizin örgüte kabul edildiğini kaynaklardan okuyoruz.2
Bunun yanında, Buddha’nın dünyadan el çekme kararını verirken içinde bulunduğu psikolojiyi de iyi değerlendirmek gerekir. Bu durum, tüm peygamberler ve kutsal kişilikler için geçerlidir. Ancak çevresindeki efsaneler gerçeği öğrenmemizi engelliyor. Örneğin, o zamanlar küçük Hint eyaletleri büyük ülkeler tarafından fethedilirdi. Küçük monarşilerin tehlikede olması, Gotama’nın klanının başına geleceklere karşı duyarlı kalmasına neden olmuş olabilir. Eğer babasından sonra “çark döndüren bir kral” olsaydı, ya tehditleri püskürtmüş güçlü bir hükümdar ya da bir vasal olacaktı. Ancak her halükarda böyle bir karar, onu dünyevi meselelerden vazgeçmiş, “dhamma çarkını döndüren” manevi bir kişilik yapmayacaktı.
Yolu arayış ve Bimbisara’nın Buddha’yı Kabul Etmesi
Bir kralın oğlu olan Siddhartha Gotama, tanıştığı insanların hayatlarını değiştirmiştir. Ancak dönemin en güçlü krallarından Bimbisara’yı etkilemesi, Budizm öğretisi açısından belki de bir kader anıydı. Bu karşılaşmanın ardından, Budizm topluma derinden nüfuz ettiğinde, Aşoka ve Kanişka gibi daha sonraki kralların desteğini ve kabulünü almıştır.
Racagaha’ya yolculuğu sırasında Bimbisara, Pandava Dağı’nda Buddha’yı ziyaret ettiğinde onu dener. Bir fil topluluğunun önderlik ettiği muhteşem ordusunun yanı sıra büyük bir servet teklif eder, ancak Buddha bu teklifi kabul etmez. Bu karşılaşmada en önemli şey, Buddha’nın yapılan teklifi geri çevirmesidir. Zira eğer bu teklifi kabul etseydi, Budizm’in evrensel bir öğreti olarak gelişimi imkansız hale gelebilirdi.
Bimbisara’nın maddi ve siyasi desteğini sağlaması, Budizm’i büyüten stratejik bir hamledir. Bimbisara’nın desteği, Buddha’nın öğretilerini Magadha’nın ticaret yolları boyunca yayılmasını sağlamıştır.
Kendisini yanılgıya götüren arzulardan kurtulmak amacıyla altı yılını çilecilerle geçirir. Ne var ki, bunun bir faydası olmadığını görür ve bağış kasesini alarak yiyecek toplamak için kentler ile köylerde dilenmeye başlar. Efsaneye göre, aydınlanmaya ulaşmak için Pragbodhi Dağı’na gitmiş, ancak Tanrıların bu yerin uygun olmadığını söylemesi üzerine Nerancara’daki bir bodhi (incir) ağacının altına yönelmiştir. Aydınlanma için incir ağacının altına oturduğunda ise aklını çelmeye çalışan, ayartmalar ve tehditlerle dolu bir ifrit grubunun saldırısına uğrar.
Mara’nın ayartmaları ve Şeytanın Güzel Yüzü
Mara (Şeytan), Gotama’yı iki farklı şekilde ayartmaya çalışır. Önce, sağlığını koruyarak rahat bir hayat sürmesini, ardından da dönemin Brahmanizm yandaşlarının yaşam tarzını öğütler. Evli değilken Veda öğrencisi olarak saflık çalışmasını sürdüren, evlendikten sonra ise aile reisi olarak ateşe kurban törenleri yapan bir yaşamı teşvik eder. Kısacası Mara, hepimiz gibi ritüellerle süslü, alışkın olduğumuz bir hayatı yaşatıp zihni köreltecek tavsiyelerde bulunur.
Şeytan, bu dünyadan ayrılamayanların hep yanındadır, çünkü arzuların dünyası şeytanın dünyasıdır. Güzelliğin arkasına sığınan şeytanı göremeyiz ve bize her şeyi güzel gösterdikçe ona inanırız. Oysa onu afallatan tek şey, sonsuzluğu arayanların cesaretidir. Tensel zevklerden uzaklaşan insanın zihni aydınlandıkça, gerçeğin önündeki giz de yavaşça ortadan kalkar.

Buddha da, zihne ve bedene hakim olmaya yoğunlaşmak için büyük çaba gösterir. Gotama, Brahmanizm için önemli ritüeller olan “iyi davranışlar”ın geleneksel önemini yadsıyarak dünyevi olanı aşan doğaüstü bir güce ulaşır. Ritüel konusunda geleneksel olan her şeyi reddetmek, zihnin tinsel olana çevrilmesine olanak verir. Sonuçta, Brahmanizminkinden çok daha özgür bir tavırla, uygulanabilir laik ahlak kurallarının temelini kurabilmiştir. “İyi”nin manevi niteliğinin önemini vurguladığı için, ona dayanan laik davranışa Budist bakış açısından “iyi davranışlar” diyebiliriz. Buddha olduktan sonra gerçek mücadele, öyle kalabilmek için çabalamaktır, çünkü insanlığı devam eder.
Buddha’nın Gerçek Mucizesi: Zihinsel Kontrolün Zirvesi
Bizler bütün gün bilinçli hareket ettiğimizi düşünsek de bu doğru değil. Zihnimizden saniyeler içinde binlerce düşüncenin geçtiğini düşündüğümüzde, bunun normal insanı aşan bir durum olduğunu anlayabiliriz. Bir şeye odaklandığımızda gelen bir telefon, aşk ya da dışarıdaki konuşmalar sürekli dikkatimizi dağıtır. Gözümüzün önünden geçen ama algılarımızın tamamen dışında kalan önemsiz olayları bilinçaltımızın bize rüyalarla hatırlatması, aslında günün çok az bir bölümünü bilinçli geçirdiğimizin kanıtıdır.
Sürekli bir etkileşim içinde yaşadığımız duyular dünyasında gerçeğin doğasını kavramaya çalışmak, okyanusu tek tek damlalarına ayırmak gibidir. Bütün duyulardan kendini soyutlamak, zihnin bir kuantum bilgisayar gibi tamamen sessizliğe bürünmesine bağlıdır. Oysa sıradan bir insanın zihni, basit bir anı dahi tüm karmaşasıyla kavramakta zorlanırken, Buddha’nın başardığı bu zihinsel disiplin akıl almazdır. İşte Buddha, uyurken dahi sürekli dikkat ve konsantrasyon halinde bir bilinçle, ulaşılması için böylesine yüksek enerji isteyen bir düzleme, yani hiçliğin ve algıların olmadığı bir dünyaya uyanmayı başardı.
Bunun ötesinde bir mucize aramanın bir anlamı yoktur.
Aydınlanma Anı: Zinciri Kırmak
Buddha, Uruvela’nın Bodhgaya olarak bilinen yöresinde, her tarafa yayılan yaprakları ve kökleri yüzünden kutsal ve gizemli kabul edilen bir incir ağacının (bodhi, aşvattha) altında aydınlanmaya ulaştı. Gotama’nın bu ağacı seçmesi tesadüf değildi. Burada, varoluşun 12 halkalı bağımlı zincirini kavradı:
- Cehaletten (doğayı anlamamak) zihinsel bileşenler doğar.
- Zihinsel bileşenlerden bilinç doğar.
- Bilinçten isim ve şekil (zihin ve beden) doğar.
- İsim ve şekilden altı duyu organı doğar.
- Altı duyu organından temas doğar.
- Temastan his doğar.
- Histen arzu doğar.
- Arzudan açgözlülük (bağlanma) doğar.
- Açgözlülükten varlık ortaya çıkar.
- Varlıktan doğum (yeni arzu ve istekler) doğar.
- Doğumdan yaşlılık ve ölüm, keder, feryat, acı, üzüntü ve çaresizlik doğar.
Bu döngüyle acılar böylece ortaya çıkmış olur.
Daha sonra Buddha, derin düşünceye dalarak her şey anlaşılır hale geldiğinde tüm kuşkularını giderdi. Zira kökenler ve nedenler arasındaki bağlantıyı açıkça gösteren Bağımlı Köken Prensibi’ni tam olarak idrak etti. Dikkatini bu prensibin ters sıralamasına verdiğinde, açgözlülüğün ortadan kalkmasıyla cehaletin de biteceğini anladı. O zaman, zihinsel bileşenlerin yok olmasıyla bilincin, bilincin yok olmasıyla isim ve şeklin, isim ve şeklin ortadan kalkmasıyla altı duyu organının, altı duyu organı olmayınca temasın, temas olmayınca hislerin yok olacağını kavradı. Hislerin olmayışı arzuların da olmamasını, arzular olmayınca açgözlülüğün, açgözlülük olmayınca varlığın ortadan kalkacağını ve dolayısıyla doğumun da sona ereceğini anladı. Doğum ortadan kalkarsa yaşlılık, ölüm, keder, feryat, acı, üzüntü ve çaresizlikler de bitmiş olur. Böylece, tüm bir yığın acı ortadan kalkmış olur.
Dharmanın İlk Dönüşü: Dört Hakikat ve Kurtuluş Yolu
Gotama Buddha Geyik Parkındaki ilk vaazında, insanın idrakini temsil eden bu duruma 4 soylu gerçeği içselleştirerek ulaşılabileceğini söyler.
Dukkha (Acının Soylu Gerçeği): Nefret ettiğimiz şeylerle karşılaşmaktan veya yakınlarımızı kaybetmekten acı duyarız. Doğum, yaşlılık, hastalık ve ölüm de acıdır. Kısacası, arzuya bağlı her şey acıdır.
Samudaya (Acının Nedeninin Soylu Gerçeği): Zevk ve şehvet, tekrar doğuşa sebep olan şiddetli isteklerdir. Hayatı şiddetle istemek, onun sonunu da şiddetle istemek anlamına gelir. Bu, arzunun ve bağlanmanın acının kökeni olduğunu anlatır.
Nirodha (Acının Sona Ermesinin Soylu Gerçeği): Oysa arzulardan tamamen uzaklaşmak, bir yok oluş, vazgeçiş ve kurtuluştur. Bu, acının söndürülmesi halidir; nirvanaya ulaşmaktır.
Magga (Acının Sona Erdirilmesini Sağlayan Yolun Soylu Gerçeği): Bu ise Sekiz Aşamalı Asil Yol‘dur. Doğru anlayış, doğru düşünce, doğru konuşma, doğru davranış, doğru kazanç, doğru çaba, doğru dikkatlilik ve doğru konsantrasyonu içerir. Bu yol, farkındalığa, huzura, aydınlanmaya ve Nibbana’ya (Nirvana) yol açan Orta Yol‘dur.
Budizm: Sadece Bir Din Değil, Bir Yol
Budizm’de hiçbir sabit öğreti veya kalıplaşmış bir bilgi bloku yoktur. Gotama Buddha, ortama ve dinleyicilerin yapısına göre vaaz vermiştir. Budizm, insanları yerleşmiş bir öğretiyi ve inancı sürdürmeye zorlayarak değil, kendilerini oldukları gibi görmelerini sağlayarak ilerler. İnsanların Dhamma’yı pratik yaşamda deneyimlemelerine olanak vererek, onlara ruhsal bir dinginlik hali kazandırmaya çalışır. Son olarak Dhamma, sabit ve değişmez değildir; onu gerçekten yaşayan insanlar tarafından geliştirilmiştir.

Buddha, aydınlanmaya ulaştığında hiçbir Tanrı’nın etkisi altında kalmadan, içindeki merhametle öğretisini yaymaya karar verdi. Burada, diğer altı Buddha’dan farkı, öğretisini kendine saklamaması, merhamet gösterip onu yaymasıdır. Diğer dinlerden de temel farkı burada yatar. Ona emir veren bir Tanrı değil, ondan daha önceki “kirli” öğretilerden insanları kurtarması için ricacı olan Tanrılar vardır. Gerçek dinsel eğitim de toplumdan uzaklaşmış bir kişide değil, başkalarıyla olan iletişimlerde ve sosyal ilişkilerde ortaya çıkar. Burada Gotama’nın kısa bir kararsızlık dönemi, bize acılarını söndürmüş kişilerin bile insan olmaktan kurtulamadıklarını gösterir. Nibbana’ya ulaşan kişiler bile günahları ve yanılgılarıyla yaşamaya devam ederler.
İşin doğrusu Mara, aydınlanmaya giden yoldan onu döndürmek için defalarca girişimde bulunmuştur. Nibbana’ya ulaştıktan sonra da bu durum devam etmiştir, çünkü Buddha insan özelliğini kaybetmez. Zihin berrak oldukça inancın sarsılması mümkün değildir. Bu bağlamda aydınlanma, mükemmellik değil, çabanın ve çalışmanın kendisidir. Evren dönüşür, yıldızlar patlar… İnsan değişir, algı gelişir çünkü bilgi çoğalır. Bunun bir sonucu olarak inanç da değişir ve gelişir.
Gerçekliğin İki Yüzü: Batı’nın Bilimi ve Doğu’nun Bilgeliği3
Batı bakış açısı, dünyaya her zaman bilimsel bir perspektiften bakar. Milyarlarca yıl önce başlayan yaşam, evrimleşerek bilinçli bir şekil almıştır; hayatı bir bilinç penceresinden anlamlandırır. Doğu ise konuya gerçeğin doğası üzerinden yaklaşır. Doğu düşüncesi, Budizm’deki bağımlı kökenin merkezde olması gibi gerçekliği duyuların ötesinde arar.
Fiziksel dünya, Batı’da olduğu gibi salt madde değil, zihin ve bedenin koşullu birlikteliğidir. Kuantum fiziğinin gösterdiği gibi, gerçeklik algımızın ötesinde yatan bu derinlik, Buddha’nın duyuların yanıltıcı olduğunu anlatan acının soylu nedeni (Samudaya) gerçeğine de güzel bir göndermedir. Bu gerçek Batı’yı ve Doğu’yu birbirine yaklaştırır ve birbirlerinin göremediği gerçeği görmelerini sağlar. Belki de insanlığın aradığı evrensel huzur bu farklı yöntemlerin diyaloğunda yatıyordur.
İşin doğrusu, inanç konusunda her şey insana bağlıdır. Yönteme bağlı olan neredeyse hiçbir şey yoktur. Yöntemler, kişilerin belirlediği bir yoldur ve kişinin davranma biçimi doğasının gerçek ifadesidir.
Biz doğadaki derinliği iki gözümüzle algılarız. Doğu ve Batı maneviyatları, doğadaki saklı gerçeğin derinliğini kavrayabilmemizi sağlayacak farklı bakış açılarını sunarlar. Eğer Batı, Dünya’nın aklıysa, Doğu onun kalp gözüdür. Biri bilinçse, diğeri onu besleyen bilinçaltıdır. Bilinçaltı ile bilinç birbirine ne kadar yakın olursa, insanlığın ortak anıları o denli canlı olur ve sonucunda önümüzdeki yol daha da aydınlanır. Ancak akıl, bu ruhun hepsine sahip olmaya kalkıştığında, yüksek bir kültür yaratsa da temelinde insanlıktan uzaklaşma riski taşır .4
Son Sözler
Konu inanç olunca günlerce konuşulabilir. Oysa kişisel inanç söz konusu olduğunda, Budizm’de olduğu gibi insan biraz içine dönmelidir. Kısacası insanlar biraz yalnız kalmayı öğrenmelidir. İnsanın iç huzurunu yakalaması için içindeki cevherden başka birine ihtiyacı yoktur. En büyük cehennem arzulara bağlılık, cennet ise zihinsel kurtuluştur. Bu bağlamda, herkes kendi cennet ve cehennemini yaşar.
Bir dinin elçisini ya da bir öğretinin öncüsünü mucizevi yapan şey, herhalde insan doğasını derinden anlamalarıdır. Bu insanlar zihin okumaz; insanların arzulara teslim olma zaafını bildikleri için nasıl davranacaklarını bilirler. Onlar, beden ve zihinleri üzerinde hakimiyet kurabildikleri için sıradan bir insanın beklediğinden farklı davranır ve efsaneleşirler. Onlar, zaaflarımızı bize gösteren aynadaki yansımalarımız gibidir.
Gotama, sözlerinde aydınlanmanın peşinden koşmak için değil, iyiyi aramak için saraydan ayrılıp doğaya karıştığını belirtir. Bu “iyi”, iyinin ve kötünün ötesindedir. O, 29 yaşında ayrıldığı saraydan 80 yaşında Kusinagar’da ölene kadar en iyi nasıl yaşanacağını aramıştır. Başkalarının ne yaptığı değil, kişinin hakikati araması önemlidir. Herkes kendisi için gerekeni yapar.
Bu bağlamda Buddha, sadece bir dini değil, yaşam yolunu (dhamma) öğretti. Onun öğrettiği, bütün düşünürlerin ve inanan insanların izlemesi gereken Hakikat Yolu’ydu. Buddha’nın ölümü, bütün canlıların maruz kaldığı bir doğa yasasıydı. Bir günahın cezası ya da başkalarının günahlarının kefareti değil, bu dünyanın geçiciliğinin kanıtıydı yalnızca. Bugün de Buddha, insanın içinde keşfedebileceği gerçekliğin yolunu gösteren bir kılavuz olmaya devam ediyor.
- Budha……………………………………………………………………Hajime Nakamura ↩︎
- Buddhaçarita-Budha’nın Yaşamı………………………Aşvagosha ↩︎
- Bir Zihin Yaratmak………………………………………………Ray Kurzweil ↩︎
- Altın Çiçeğin Sırrı…………………………………………………Richard Wilhelm ↩︎
Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinden dinleyebilirsiniz.