House of Dynamites- Bir Cephanelik Üzerine Yuva Kurabilir miyiz?

Belirlenemeyen Cisim İnsanlık İçin Tüm Paradigmayı Nasıl Değiştirir?


Kathryn Bigelow’un House of Dynamites filmi, bana Soğuk Savaş’ın teknolojiyle zenginleştirilmiş bir hâli gibi geldi. Üstelik, bugünkü düzenin, sahte kabadayılık üzerine kurulu o dönemin paradigmasından daha tehlikeli olduğunu gördüm. Film, türleri yok edecek bir nükleer savaşta, anahtarları çevirme yetkisinin hâlâ küçük bir odaya sıkıştığını gösteriyor.

Benim için bu film, bir gerilimden öte, yarattığımız yanılgılı dünyanın da ince bir yorumudur. Her barış, bir sonraki savaşın bir ön hazırlığından başka bir şey değildir. Bir nükleer savaşta, diğer dünya savaşlarından farklı olarak düşman, bir ülke değil, zamanın kısıtladığı belirsizliğin ta kendisidir. Füze ateşlendiğinde, elinizdeki seçenekler, dünyanın sonunu getirecek kararı onaylamak veya reddetmek değildir. Tek seçenek, maksimum 30 dakikayla sınırlı bir sürede, dünyayı nasıl yok edeceğinizin kararını vermektir. İşte Kathryn Bigelow, House of Dynamites filminde bu süreci 19 dakikayla sınırlı bir kâbusa indirgiyor.

House of Dynamites, nükleer tehdidi bir arka plan olmaktan çıkarıp, insanlık durumunun ta kendisi haline getiriyor. Bigelow, Soğuk Savaş’ın bitmeyen paradigmasını, mükemmel askeri protokollerle kendini güçlü zanneden insanın dramını anlatıyor.

Soğuk Savaş: 45 Yıl Süren Akıl Tutulması

Yirminci yüzyılın neredeyse tamamı, savaşların her çeşidiyle geçti. İki dünya savaşının gölgesinde, sayısız bölgesel çatışma ve bağımsızlık mücadeleleriyle dünya, benzeri görülmemiş bir gerilimler yumağı içinde çalkalandı. Vietnam’dan Afganistan’a, Panama’dan Irak’a uzanan bu çatışmalar, aslında yarım yüzyıl boyunca süren daha büyük bir mücadelenin, Soğuk Savaş’ın parçalarıydı.

Ancak Soğuk Savaş, 20. yüzyılın ikinci yarısında insanlığa daha önce hiç şahit olmadığı bir paradoks yaşatmıştır. Bu dönemde dünyadaki denge, “Karşılıklı Garanti Edilmiş İmha” (M.A.D.- Mutual Assured Destruction) doktrini üzerine inşa edildi. Bu dehşet dengesinde kendini savunmak, topyekün bir imha anlamını taşıyordu. Amaç, tarafların bu bilinçle hareket etmesini sağlamaktı. Bu, daha çok nükleer başlığa sahip olanın kendini güvende hissettiği bir doktrindi. Ancak aynı zamanda mantığın sınırlarını zorlayan, yanılsaması bol bir yaşam biçimiydi. İnsanlar için hayatta kalmak, ölüme daha çok yatırım yapmak anlamına geliyordu.

Tek Kutuplu Dünya Nükleer Silah Yayılımını Artırdı

Soğuk savaş bittiğinde insanlar nükleer riskin azalacağını umdular. Hatta devletler, nükleer başlıkların azaltılması anlaşmaları bile yaptı. Ancak tek kutuplu dünyada dengelerin yeni bir şekil kazanması, başlık sayısının azalmasına değil, yeni nükleer güçlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Bu rekabetin sonucunda ABD’nin, yeni düzende ‘küresel istikrarın koruyucusu’ rolünü üstlenmesi gibi nedenlerle, dünya silahsızlanma idealine tam anlamıyla ulaşamadı.

Soğuk savaş, bir güç gösterisine dayanan, ama iki kutuplu dünyada kimsenin savaşamayacağı bir dönemdi. Oysa Sovyetler Birliği dağıldığında, ABD için dünya bütün nimetleriyle önüne serildi. Yaptığı savunma yatırımları, kaynakları arzuladığı şekilde kullanmasını sağlayacak politik ve askeri gücü ona verdi. Soğuk Savaş’tan sonraki dönemde Amerikan silah sanayi, aynı kalmanın ötesinde tehlikeli bir biçimde hızla büyüdü. Ancak büyüyen sistemi yönetecek protokollerde insan faktörü gittikçe küçüldü. Her şeyin belli olduğu güven veren protokollerde ve savaş senaryolarında, insan bir kelime olarak kalmaya devam etti. Kağıtlardaki mükemmel organizasyon şemasının sınırlarının, içine duygular karıştığında değişeceği çok hesaba katılmadı.

Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin


Protokollerde Bir Nükleer Füze Nasıl Fırlatılır?

ABD’nin nükleer silah kullanma prosedürü, hızlı ve kesin bir karşılık vermek üzere tasarlanmıştır. Yetki, Başkomutan (Commander-in-Chief) sıfatıyla tek ve yalnızca ABD Başkanı’na aittir. Savunma Bakanı veya Genelkurmay Başkanı dahil hiç kimsenin bu emri veto etme yetkisi yoktur. Bu, ‘Tek Kişilik Emir’ (Sole Authority) olarak bilinen mutlak bir yetkidir.

Süreç, bir füzenin tespitiyle başlar. ‘Nükleer Futbol’ (Nuclear Football) adı verilen çanta ile içindeki kimlik doğrulama araçları etrafında döner. Başkan, yanındaki askeri yardımcıdan çantayı alır ve bir yanıt planı seçer. Ardından kimliğini, genellikle ‘bisküvi’ olarak adlandırılan (Erişim Kod Kartı) bir karttaki ‘Altın Kod’ (Gold Code) ile Ulusal Askeri Komuta Merkezi’ne (NMCC) onaylatır. Onayın ardından NMCC, acil durum mesajını (EAM) fırlatma ekiplerine iletir. Fırlatma, en az iki subayın aynı anda, ayrı yerlerdeki kilitleri çevirmesiyle gerçekleşir. Bu, nihai güvenlik önlemi olarak, her iki subayın fiziken görev yerlerinde olmalarını gerektirir.

Karada konuşlu kıtalararası balistik füzeler (ICBM) ABD’ye yaklaşık 30 dakikada ulaşır. Ancak füze, “güçlendirme aşaması” (hız kazandığı ilk dakikalar) sırasında tespit edildiğinde, Başkan’ın karar vermek için sadece 6 ila 10 dakikası vardır. İşte House of Dynamites, bu 6-10 dakikalık zaman penceresini gerçeğe yakın bir gerilimle işliyor.

Görüldüğü gibi, sistem kusursuz bir kesinlik ve hız üzerine kurulmuştur. Ancak bu sistem insan ruhunun karmaşıklığını yok sayar. Bir nükleer tehdit altındaki psikolojimiz, golf oynarkenki kadar dingin olamaz. Sinir sistemimiz, günlük ilişkilerimizde hesaplayabildiğimiz ihtimallerden binlerce kat fazlasını barındıran bir nükleer tehdit altında çöker. Sağlıklı anlarda hazırlanmış protokoller, kasların zayıfladığı panik anında işlevselliğini yitirir. Aklımız adeta durur ve kafamız çalışmaz. Kathryn Bigelow da bize, bu kusursuz mimarinin hesaplayamadığımız tek bir yerden, psikolojimizden, çöktüğünü gösterir. Protokollerde olmayan o gri alan, yani savaş odasındaki o insani panik ve etik kriz, filmin gerçek gerilim kaynağıdır.

Gerçek Tehditte Çöken Protokoller: Sıkışan Psikolojiler

Gerçek bir savaş makinesi çalışmaya başladığında, öngörülemeyen değişkenlerin devreye girmesiyle süreç artık geri döndürülemez. En iyi beyinler dahi, gerçek bir nükleer füze fırlatıldığında, sıradan bir tatbikattaki gibi ellerinde kahveleriyle sakin kalabilme lüksüne sahip değildir. Tatbikatlarda rahatça konuşabilirler, çünkü gerçeğin ağırlığı üzerlerine çökmemiştir. Oysa gerçek bir kriz anında, bu seçkin zihinlerin oluşturduğu ortak akıl, tatbikatlardaki gibi sağlıklı işlemez. Panik, korku ve çaresizlik, beyin faaliyetlerini felce uğratır. Bunun sonucunda alınan kararlar da bu psikolojik çöküşün gölgesinde şekillenir.

Protokollerdeki ve savaş senaryolarındaki eksik taraf doğa, artık senaryodaki yıkıcı rolüyle canlı olarak devrededir. İnsanlar, konferans salonunda kahvelerini içerken tetikleyecekleri olaylara bu kaotik ve acımasız doğayı dahil edemezler. Oysa savaş, doğanın kapsama alanı içinde olacaktır. Radyasyon, patlamanın yarattığı deprem şiddetinde sarsıntılar… Tüm bunlar kağıt üzerindeki istatistikten ibaret, soğuk, hissiz ve potansiyel birer veridir.

İnsan Zihni: Deneyimledikçe Katılaşan Akışkan

DEFCON 1’i (Maksimum Alarm) temsil eden en yıkıcı savaş senaryoları, genellikle DEFCON 4 (Normal Hazırlık) gibi düşük riskli ortamlarda, zihinlerin sakin olduğu zamanlarda tasarlanır ve planlanır. Oysa o odadaki personelin çoğu, hayatında Defcon 4’ün ötesinde bir alarm seviyesi görmemiştir. Filmde, durum hızla DEFCON 2 ve 1’e fırladığında, ‘Bu ne demek şimdi?’ sorusu sadece bir bilgi ihtiyacı değil, aynı zamanda zihnin çöküş anının ta kendisidir.

Nükleer kaos, her şeyin kontrol altında olduğunu düşündüğümüz anda sessizce başlar. Belirsiz cismin yükselmesi nabzımızla orantılıdır. Elimizdeki tek şansı kullanamadığımızda bir B planı artık yoktur.

Tatbikatlarla katılaştığını düşündüğümüz zihin, gerçek bir tehditle yüzleştiğinde dakikalar içinde işlevsizleşir. Normalde havadaki füzeyi vurması beklenen son teknoloji füzeler isabet sağlayamadığında, “Çarpışma olumsuz” sözü bir anlam ifade etmez. Şartlandırılmış zihinlerde bu ihtimal yoktur. Kimliği tespit edilemeyen belirsiz cisim, bir kanser hücresi gibi sistemi hızla kilitler. O kadar yatırım, radarlar, pasifiğin bir noktasından fırlatılan bir füzeyi tespit edemediğinde süper gücün kaderi ile dünyanınki kesişir.

Bir nükleer füzeyi havada imha etme tatbikatlarında zihin, genelde kazanma olasılığı ile şartlandırılır. Oysa bir mermiyi havada mermiyle vurmak, yazı tura atmaktan farksızdır.

İçinde insan faktörü olan bu kurgu, bir kaza ya da elektronik donanımdaki arızayı çok öngörmez. Protokoller ne kadar kusursuz olursa olsun, pamuk ipliğine bağlı hayatımız Soğuk Savaş’tan bu yana çok fazla değişmemiştir.

Protokoller yalnızca bildiğimiz şeyleri düzene sokar. Nihayetinde, tüm insanlığın zihinlerini bir potada eritsek bile, ortaya çıkacak olan kolektif hafıza, dünyanın barındırdığı belirsizliklerin yalnızca çok küçük bir kısmına tekabül eder.

Gerçeğin Sert Yüzü

Bu anlattıklarımızı filmden bazı sahnelerle açıklamaya çalışalım. General Brody bir füze fırlatıldığını haber aldığında, bu onun için defalarca yinelenen bir tatbikattan farksızdır. O, arkasındaki subaya akşamki maçı sorar. Aklında fırlatılan füzeden daha çok Lindor’un ne kadar harika bir oyuncu olduğu vardır. Sekiz şekerli kahvesini yudumlarken yalan dünyasının büyüsüyle ayakları yerle temas etmez. Ancak füzenin yörünge altından geçtiği söylendiğinde gerçek, sisli bulutların arasından kendini göstermeye başlar.

Belirsiz cismin yörünge altından geçmesini, yani kritik eşiği aşarak inişe geçmesini, durum odasındaki memurlar anlamlandıramaz. Bu seçenek karşılarına hiç çıkmamıştır.

Başkan ilk haberi aldığında Savunma Bakanı Baker’la aralarında şu konuşma geçer: “Bana verilen brifinglerde yüksek mahkeme yargıcının görevini nasıl devredeceği anlatıldı. Asıl adam mezardan çıkıp görevimi istiyorum dediğinde ne yapacağım söylenmedi.” Sanki eğer birileri ona nelerle karşılaşacağını söyleseydi “görevi kabul etmezdim” demek istiyordu.

Kritik yetkilerin toplandığı kişi, hırsına ve kibrine yenik düşerek bu tip risklerle karşılaşacağını hesaba katmaz. Böyle bir güce karşı kimsenin saldıramayacağını düşünerek aklını kandırır. Tıpkı 11 Eylül öncesinde olduğu gibi, brifinglerde anlatılanlar onlar için gerçeğe dönüşmeyecek soyut protokollerdir.

Film bize, bu körlüğün gündelik sıradan detaylarda nasıl tezahür ettiğini gösterir. Örneğin Başkan, dünya’nın sonunu getirebilecek “Bisküvi”sini (Altın Protokolü), üniversite yıllarından kalan bir alışkanlıkla, gömlek cebindeki kağıt paralarının arasından çıkarır. Daha çarpıcı olanı, sürekli birlikte gezdiği Binbaşının çantasındaki Kara Kitap’ın (Misilleme Planlama Kitabı) içeriğinden haberi bile olmaz. Onun zihninde, böylesine büyük bir gücün karşısında dünyanın hizaya girmemesi ihtimali yoktur.

Gerçek Tehditte Kral Çıplaktır: Başkanın Çaresizliği

Nükleer güç, insanlara kaldıramayacakları bir güç ve onları pervasız yapacak kadar sahte bir güvenlik hissi veriyor. Ayrıca dünyayı, güçlü olanın haklı olduğu bir düzene taşıyor ve insanların sağduyusunu maalesef köreltiyor. Bu savunma mekanizması, kendi dışındaki insanları basit bir nesne konumuna indirgiyor. Örneğin ‘Nükleer Futbol’ çantasını taşıyan Binbaşı, ‘kötü adamları’ yok edecek saldırı planını ‘az pişmiş, orta ve çok pişmiş’ olarak sınıflayabiliyor.

Oysa filmde ilk kaybedenlerin kendileri olacağını izliyoruz. Kendilerini daha güçlü ve güvende hissetmek için ürettikleri her nükleer başlık riskini de beraberinde getiriyor. Tıpkı ‘her devrimin kendi çocuklarını yemesi’ gibi, bu tehlikeli oyun da ilk olarak silahlanma yarışının lideri olan ülkeyi ve onun somut temsilcisi Başkan’ı hedef alıyor.

Her bomba, işin içine kendi bağlantılarını, lojistiğini ve bunları yönetecek insanı dahil eder. Büyüyen sistem daha parçalı ve karmaşık hale gelir. Yani ona sahip olana arzu ettiği caydırıcı gücü verirken değişkenlerin de sayısı artar. Bir kriz anında her şeyin saat gibi işleyeceğini düşündüğümüz klasik protokol, kriz anında aksar. Kısıtlı zamanda birbiriyle konuşması gereken o kadar birim oluşur ki, bir yerde hata kaçınılmaz olur. Devasa hale gelen mekanizmanın hareket kabiliyeti zayıflar ve esnekliğini kaybeder. Görünüşte ABD Başkanı, dünyadaki en kudretli insandır. Oysa bir gerçek anında düştüğü zavallı ve çaresiz durum, bunun bir yanılsama olduğunun kanıtıdır.

Kusursuz Protokoller Değer Verdiklerimizi Koruyabilir mi?

Buna karşılık gerçek anlar bir bakıma insan olduğumuzu hatırladığımız zamanlardır. Yaratıcı gücümüzle meydana getirdiğimiz muazzam yapılar aynı zamanda zaaflarımızı da yansıtıyor. 50 bin yıl önce başlayan medeniyet yolculuğumuzun, hırslarımız yüzünden 19 dakikada çökebileceğini anlıyoruz. Binlerce yıl boyunca birikimli bir zekayla yavaş yavaş oluşturduğumuz bu kırılgan yapı çöktüğünde, madalyonun diğer yanını, insani tarafımızı keşfedebiliyoruz. Bir kriz anına uygun eğitilmiş insanlar, en kritik dakikalarda ailelerini arıyorlar.

Aile, ortak duygularımız olduğunu bize hatırlatan kavram. Doğanın, empati kurabilmemiz için içimize yerleştirdiği o eşsiz duygu.

Herkesin bir anda konuştuğu ve birbirini manipüle ettiği bir anda Amerikan Başkanı dahil, kilit noktada insanlar yakınlarıyla son bir konuşma yapmak istiyorlar. Böyle bir tehdit anında, çevresindeki bürokrasi dışında kimseyle konuşmadığını düşündüğümüz liderler, hazırlıksız yakalanan zihinlerine dinginliği ve anlam arayışını en yakınlarının sesinde buluyorlar. Çünkü aile, insanı diğer insanlarla bağ kuracağı, onlarla empati geliştirebileceği olgunluğa taşıyan kavramdır.

Siyahi Başkan: Yok Oluşun Tarihsel Mirasçısı

Başkan rolünün siyahi bir aktör tarafından canlandırılması ise derin bir sembolik anlam taşıyor olabilir. Bu tercih, tarihsel olarak büyük acılar yaşamış bir topluluğun temsilcisinin, şimdi tüm insanlığın nihai kaderinin yükünü omuzlaması gibi güçlü bir ironiye işaret eder.

Siyahi toplum, sadece soykırıma uğramakla kalmamış, aynı zamanda benliği de iğfal edilerek yeryüzünden adeta silinmek istenmiştir. Böyle bir yok olma tehlikesinin ne demek olduğunu ruhuna nakşetmiş bir insanın, aynı tehlikeyi yaşayanlarla kuracağı empati, bir beyazınkinden daha derindir. Ayrıca filmde Başkan’ın kökenlerine ve Afrika’ya yaptığı göndermelerinde de bir nüans var. Film belki de varoluş tehlikesi yaşayan insanın, biraz özüne dönmesi, ortak bir kökenden geldiğini unutmaması gerektiği fikrini işliyordur.

Başkan, sürece bombanın Chicago’ya düşmesine yaklaşık 10 dakika kala dahil edilir. İnterseptörün atılan EKV’sı hedefi vuramadığında kalan süre 7,5 dakikadır. Bu süre kendiyle başbaşa kalabileceği bir zaman değildir. Chicago’yu vuracak olan başlık, çarpışma anında 10 milyon, gelecek rüzgarla da bir 10 milyon kişinin daha ölmesine neden olacaktır. Buna ek olarak Rusya, Çin, Kuzey Kore ve hatta İran gibi düşman kabul edilen ülkelerin teyakkuza geçtiği haberleriyle bütün sinir sistemi çökme noktasına gelir.

İletişim o kadar yoğun ve hızlıdır ki, Savunma Bakanı’nın intiharı bile anında yerini başka bir konuşmaya bırakır. O kritik anda, bir insanın hayatının sona ermesi, tüm insanlığın potansiyel sonu karşısında sadece bir gürültüden ibaret kalır. Misillemenin mutlaka yapılacağı, General Brody’nin yanındaki askerle konuşmasında kullandığı ‘Liderlik Tasfiyesi’ kavramından anlaşılır. Bu kaos, Başkan’ın geri çekilme şansının olmadığını kanıtlar. Artık kaçış sözkonusu değildir.

Tekilliğe Yolculuğumuzda Son 19 Dakika

Yirminci yüzyılın gerilimleri üzerine kurulu bu filmde, Kathryn Bigelow bizi 19 dakikalık bir kâbusa hapsetmekle kalmıyor, aynı zamanda zamanın doğasını da bükmeyi başarıyor. Filmde aynı olayı farklı zaman odalarından izliyoruz. Tek bir olay, tıpkı özel göreliliği anlatan bir ders gibi, farklı gözlemciler için farklı ‘şimdilerde’ var olan birçok olaya dönüşüyor. Peki, bu göreceli deneyimde zamanı esneten, uzatan ya da yoğunlaştıran şey nedir?

Sıradan hayatlarımızda, bir olayın kişisel önemi ne kadar azsa, zaman bizim için o kadar hızlı akar. Peki aynı konu, hepimizin varoluşu için hayati önem taşıdığında ne olur? House of Dynamites, bu varoluşsal tehdit altında hepimizin zaman doğrusunun çakıştığı kader anını gösterir. Bir kişinin 19 dakika süren bir olayı yaşamasıyla milyonlarca kişinin aynı 19 dakikayı yaşaması farklıdır. Aynı olay karşısındaki farklı tutumlarla olay, yeni katmanlar kazanır.

Aynı olay tekrar tekrar, farklı bakış açılarından defalarca anlatıldığında, dünyada 19 dakikaya sıkışmış milyarlarca hikaye ortaya çıkar. Bazı filmler bu olayı bir saatli bombanın geri sayımında ya da bir asteroidin Dünya’ya çarpması sahnelerinde kullanır. Bu sahnelerde zaman aynı ritminde akmaya devam eder. Ancak bizi ürperten sonuçtan kaçmaya çalışmamız, sanki zamanı durdurmaya çalışmak gibidir. House of Dynamites‘te Bigelow, bu tekniği farklı bir şekilde kullanır. Filmde nükleer füzenin Şikago’ya düşmesini engelleyecek her bir ihtimalin ortadan kalkışı, anlatıyı geri sarar ve bizi bir sonraki olasılığa taşır. Aynı hikaye, uzayzamanın farklı koordinatlarında yeniden başlar, gerilim tırmanır ve zirvesinde donarak diğer anlatıcıya geçer. Bu, son karar verici olan Başkan’ın anlatımıyla devam eder. Bundan sonrası, artık izleyicilerin tekilliğe yolculuklarında son 19 dakikalarını anlatmaya başlayacakları kişisel hikayeleridir.

House Of Dynamites’in Sonunu Siz Olsanız Nasıl Yazardınız?

Çoğu sinemasever, filmin sonunu göstermediği için Bigelow’u eleştiriyor. Ancak bir nükleer savaşın tüm füzeler havadayken bittiğini düşündüğümüzde bence filmin sonu, yabancı cismin imha edilememesiyle belli oldu. Bu gerçekleştiğinde Bigelow, patlamanın kendisini değil, yok olmaya doğru geri sayımı, savaşı yönetenlerin gözünden yansıttı.

Bir nükleer kaosta dünya üzerinde bunun dışında kalan bir canlı olamaz. Örneğin Gazze’deki savaşı bir TV kanalından canlı izleyip, uykumuz geldiğinde gidip yatabiliriz. Çünkü etkisi o coğrafyayla sınırlıdır. Oysa bir nükleer savaş herkesi aynı anda kapsar. Çünkü füze ateşlendiği anda, misilleme için başlığın topraklarına düşmesini kimse beklemez. Savaş, başlamasıyla birlikte aynı zamanda bitmiştir. İnsanlar net bir son istese de yönetmen bize şunu söyler: ‘Bu filmin sonunu merak ediyorsunuz, çünkü siz o hikayenin dışındasınız. Ama nükleer bir savaşta, ‘dışarı’ diye bir yer yoktur.’ Hiroşima ve Nagazaki gibi bir deneyim dahi bahsettiğimiz kaos hakkında yeterli veri sunmaz. Çünkü yönetmen Bigelow da dahil hiçbirimiz, nükleer bir felaketin sonrasını gerçekten bilmiyoruz…

House of Dynamites
Kathryn Bigelow, House of Dynamites filminin sonunu yazmayı izleyiciye bırakıyor.

İnsanlar hâlâ kendilerini bu hikâyenin dışındaki güvenli bir koltukta sanıyorlar. Oysa nükleer senaryo, bizi o koltuğa oturmamıza izin vermeyecek kadar kapsayıcıdır. Böyle bir felaket, uyuyup uyanabileceğimiz yerel çatışmaların etkisini milyonlarca defa katlar. Televizyonlarımızın karşısında bir nükleer savaşı izleyen güvenli bir izleyici olma lüksümüz artık yoktur. Kısacası, bir haber bültenini seyreden değil, onun öznesi haline geliriz. Böyle bir felaket artık hepimizin kişisel hikayesi olur.

Son Sözler

Bugün ekonomik kriz altındaki ülkeler dahi milli gelirlerinin büyük bölümünü silaha yatırıyor. Üstelik bu, konvansiyonel silahtan daha çok nükleer silaha sahip olmak için yapılıyor. Az gelişmiş ülkeler bile nükleer güç olmak adına AR-GE çalışmalarını genişletiyor.

Bu çalışmaların tek bir anlamı olabilir: Savaş yaklaşıyor. Sonuçta bir cephaneliğin üzerinde yaşam, normal seyrinde gidemez. Dünya’nın buna izin vermeyeceğini düşünmek biraz iyi niyetli bir görüş gibi kalıyor. Böyle düşünmemdeki sebep, sanki ABD’nin ve Rusya’nın da bir savaşı istiyor havasını yaratması..

Üstelik şu andaki dünya dinamikleri bir soğuk savaşa daha izin vermiyor. Soğuk Savaş, adı gibi soğuk ve nispeten ilkeldi. Histerilerin hakim olduğu psikolojik bir savaştı. O dönemki teknolojiler bir bulutu ya da kuş sürüsünü füzeye benzetebiliyordu. İlkel teknolojilerin bu hataları, insanlara sezgilerini ve sağduyusunu kullanacakları bir alan bırakıyordu. Nükleer bir savaş, ancak bir hata sonucu olabilirdi.

Ne var ki, bugün böyle bir hatanın yaşanma ihtimali çok daha düşük. Çünkü İçinde bulunduğumuz yeni paradigma, hataya hiç yer bırakmıyor. Teknolojinin yayılmasıyla küresel hakimiyetin el değiştirdiği, çok kutuplu ve öngörülemez bir rekabeti yaşıyoruz. Bu yeni düzende insan, güvenlik konseptini makinelerin duygusuz dünyasına yükleyerek türünün sonunu getirecek bir savaşta kendini devre dışı bırakıyor. Bugün radarın yanılabileceğini hissedecek ve üstlerini haberdar etmeden nükleer savaşı engelleyecek bir Stanislav Petrov’a ihtiyaç yok.

Bir nükleer savaşta olacakları, şu anda protokollerde yazılan kadar biliyoruz. Ne var ki, orada bizler sadece bir sözcük kadar varız. Oysa kaos başladığında kral çıplaktır. Kağıt üzerinde her şey mükemmel işlese de pratik sandığımızdan farklı çalışır. Bigelow da eğer savaş sonrası bir görüntü verseydi, bu mükemmel bir protokolün öngörüsünden farklı olmazdı. Oysa filmde sistemin tüm makyajının dökülmüş halini, insanın kendi kurdu olduğunu izliyoruz.

Bu yüzden dünyanın son 19 dakikasını anlatacak milyarlarca insan var. İnsanlar filmin sonunu merak etse de yönetmenin bunu izleyicinin kendisine bırakmasını anlayabiliyorum. Hepimizin içinde olduğu bir nükleer savaşı dışarıdan seyredemeyiz. House of Dynamites, bize kağıt üzerindeki mükemmelliğin değil, kaosun ve bilgisizliğin kendisini gösteriyor. Bigelow, evrenin bu bölgesinde, yaşayabileceğimiz tek evde, kendi filmimizin sonunu bizim yazacağımızı söylüyor.


Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.