Eylemsizliğin Felsefesi ve Performans Çağı
Oblomovculuk, aşırı erteleme, kronik kararsızlık ve eylemsizlik durumlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Rus Yazar İvan Gonçarov’un Oblomov romanıyla hayatımıza giren bir kavramdır. İlya İlyiç Oblomov, romanda aşırı tembel, işleri sürekli ertelediği için bir türlü eyleme geçemeyen, pasif bir kişidir.
Ancak Oblomov için “Hiçbir şey yapmayan, tembel bir adam” dersek bu yüzeysel bir okuma olur. Bu okuma aslında insanın da trajedisini anlatır.
Yüzeysel yaşadığımız hayatta sürekli göze çarpan hareketi bir sağlık belirtisi olarak görürüz. Peki birçok insanın daha verimli olmak ve daha çok üretim yapmak için kendini ve çevresini mahvetmesi gerçekten bir şanssızlık mıdır?
Bu bakış açısı hayatın sadece bir tarafını gösterir. Oysa bazısı yaşamı dışarıdan öğrendikleriyle değil, içinde çıktığı yolculukla keşfeder. Bu tür koşuşturmaların içine girmek bazı insanların anlam dünyasına ters gelir. Onları bu dünyadan uzaklaştırır.
Oblomov bu anlamda tamamen hareketsiz değildir. Bir anlam bulduğunda eyleme geçebilen birisidir. Mesela aşık olduğunda.
Ancak bu enerjiyi tüm hayatına yayabilecek iradeyi yakalayabilse, belki de aradığı hayatın o rutinin kiri pası altında olduğunu görecek, o cevheri açığa çıkaracaktır. Çünkü Oblomov, hayatı hisseder ama eylemsizliğin ağırlığıyla onu yaşayamaz.
Oblomov erdeme inanan bir insandır. Onun için hayatın merkezinde insan yoksa o hayatın bir değeri yoktur. Bu yüzden düşüncelerinde derine iner ama hiçbir şey yapamaz. Mücadele gücü yeterli olmadığı için hayatı uzaktan seyreder.
En yakın arkadaşı Ştoltz için ise emek sarf etmek, çalışmak hayatın özü ve amacıdır. Ştoltz performansa ve üretkenliğe dayalı hayat anlayışıyla hayatın büyülü kısmını göremez. Onun için hayat hep ileriye doğru hareket eden bir davranma oyunudur. Her şey verimlilik ve bir hesaplama meselesidir. Ştoltz hayatın merkezindedir; çok şeyi yapar ama derine inemez.
Eğer Oblomov hiçbir şey düşünmüyor olsaydı, ona tembel diyebilirdik. Oysa eylemsizlik de bir harekettir. İnsan, en düşünceli olduğu anlarda yavaşlar. Yürürken aklımıza bir şey geldiğinde adımlarımız ağırlaşır. En büyük hayallerimiz en dalgın anlarımızda kurarız.
Gerçek üretim zihindedir ve bizi eyleme sürükler. Ancak işin içinde kalp olmazsa hayatı eksik yaşarız. Hareketi sadece görünen bir kavram olarak düşündüğümüzde işin püf noktasını kaçırırız. Bu yüzden kendisini çalışkan gören pek çok insan, aslında tembelliğin başka bir halini yaşar.
Eylemsizlik bir hareket midir?Oblomov sadece bir tembellik hikâyesi değil; hepimizin koşuşturmacasına sessiz bir protesto.
Kristalize Hayaller, Gerçeklik ve İşin Mutfağı
Oblomov’un sorunu ideal hayatı kristalize etmesidir. Özlediği hayat, bir fanusun içinde tüm dış etkilerden uzak, tüm zorluklardan muaftır.
Pratik hayatın, okuduğu hukuk ve politik ekonomi kitaplarında yazıldığı gibi çalıştığını düşünür. Hayallerinin dışında bir dünyaya uyum gösteremez.
Bunu anlamak için çok seçkin bir restoranda önünüze gelen leziz yemeği düşünün. Sadece lezzeti değil, tabaktaki estetik dahi iştahınızı açıyor. Ancak o tabağın masanıza gelene kadarki yolculuğunu düşünmüyorsunuz.
Oysa o yemek önünüze gelene kadar yağ, tuz, su kombinasyonu defalarca denenmiştir. Pişirme ısısı ayarlanamadığı için belki de yeniden pişirilmiştir.
Ya da bir yazar, bir başyapıtını yazarken yıllarını harcar, aynı metni defalarca yazar, bozar yeniden yazar. Belki size pürüzsüz gelen şu blog yazısında bile cümleler bir yap boz oyunundaki gibi defalarca bozulup yeniden kurulmuştur.
Bir yazar, seçkin bir restoranda yemek yiyebilen bir insan ya da iyi bir içerik üreticisi… Onlar da bu ünvanlar için bir çaba göstermiş, bir bedel ödemiştir.
Peki bu, hayatın bir tanımı değil midir?
Hayallerimizde kurduğumuz gelecek, acıların, engellerin, düşmelerin ve kalkmaların ardındadır. Ona ulaşmak için emek veririz. Ancak hayattaki hedefimiz bize anlamlı gelirse eyleme geçeriz.
Hiçbir zaman mükemmele ulaşamayacak olsak da hayata yüklediğimiz anlam, bizi harekete geçiren o kusursuzluğu vadeder. Örneğin aşk, ayaklarımızı yerden keser. Ama onu yaşamak bir çaba ve özveri meselesidir.
Bizi hayatta hedeflerimizi belirlerken yanılgıya düşüren önemli bir şey var. Çoğumuz hayatın bir duygu yumağı olduğunu düşünmeyiz. Daha çok, yüzeyde görünen maddi kısmıyla ilgileniriz. Oysa her iş gibi özlediğimiz hayatın da bir mutfağı vardır ama onu görecek kalp gözümüz çoğu zaman kapalıdır.
İşte Gonçarov, hayatın tüm bağlantılarını görünür kılmak adına Oblomov‘da çok zor bir iş yapıyor. Bir karakteri aceleye getirmeden; onun çocukluğuna, yaşadığı coğrafyaya, iklimine iniyor. İnsanı kökleriyle birlikte inceliyor. İnsanların arasındaki ilişkiden hayatın bir tanımını çıkarıyor.
Rus Edebiyatı, Kökler ve Zaman
Rus edebiyatının beni etkileyen ayrı bir yönü var. 19. yüzyıldan bu yana dünya hiç olmadığı kadar değişse de Rus klasiklerinde hâlâ kendimden çok şey bulurum. Bundan ayrı olarak insan doğasını bana başka bir açıdan göstererek beni şaşırtır.
Rus yazarlar, insan doğasını bir laboratuvar ortamında, evrenin ve fiziğin bir uzantısı, bir doğa gözlemi gibi anlatırlar. Bu derin konuyu zamanı geldiğinde daha uzun tartışmak üzere aklımızda tutalım ve şimdilik Gonçarov’un zihninde dolaşmaya devam edelim.
Hepimiz canlı bir kültürün içine doğarız. Yaşadığımız coğrafya, iklim, kişiliğimizi, yetiştirilme tarzımızı, ilişkilerimizi ve hayata bakışımızı etkiler. Tanrı, sanki bizi bir ortama bırakır sonra da unutur. Yaşadığımız ortam mizacımıza uygun olmayabilir ama kendimize uygun olanı aramaya başlarız. Bunu da çalışarak ve eyleme geçerek yaparız.
Bizden önce yaşayanların büyüttüğü bir toplumun yasalarına ve geleneklerine tabiyizdir. Hayatımız bir ömürle sınırlı olabilir ama sürekliliği olan bir yaşamın devamıyız. Bugünümüz, tüm geçmişimizin sıkıştırılmış kompakt bir hali gibidir.
Böyle düşündüğümüzde geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden bağımsız değildir. Ve mutluluk dediğimiz şey de bu üçünün birbirine makul uzaklıkta durmasına bağlıdır.
Çok Dışa Dönüğüz, Hareketliyiz Ama Farkımız Yok
Belki de bu üçü arasındaki simetriyi bozduğumuz için kendimize yanlış hedefler koyuyoruz. İçinde yaşadığımız ekonomik düzen, bize dışa dönük olmayı, bir gün lazım olur diye çok insanla görüşmeyi kazanmanın ön koşulu gibi dayatıyor. Bu yanılgı, bizim durmamız gereken yerde devam etmemize neden oluyor. Bunun sonucunda biz hayatımıza yön verdiğimizi düşünürken aslında madde bizi yönetmeye başlıyor.
Bu şartlar altında hepimiz bir fark yaratmak istiyoruz. Oysa başkalarının değer yargılarını daha çok önemsediğimizde birbirimizden farkımız kalmıyor. Her ilişkiden bir şeyler kazanıyoruz ama bazen daha fazlasını verebiliyoruz. Ya da ilişkilerimizden sağladığımız gücümüzü, başkalarına karşı haksızca kullanabiliyoruz.
Bunun sonucunda insan metalaşıyor, merkezden gittikçe çıkıyor ve hayatı daha yüzeysel yaşamaya başlıyoruz. Olmadığımız bir kişiye dönüşüyor, kendimize saygımızı yitiriyoruz. Aslında geçmişimize ihanet ediyoruz. Bu da bizi bugünü yanlış değerlendirmemize ve hakettiğimiz hayatın çok ötesine fırlatıyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki simetri bozuluyor.
Bunu gittikçe uzayan bir dalın ucundaki yaprağa veya başağa benzetebiliriz. Rüzgar nereden eserse oraya savrulur çünkü kökünden uzaktır.
Yazılarımıza abone olun. Siz de düşünce yolculuğumuza katılın
Anlam Ararken İçimizdeki Karadelikte Kaybolmak
Oblomov ise bunun tam tersini yaşıyor. Bu koşuşturmacada bir anlam bulamadığı için gittikçe içine dönüyor. O başı belli olmayan başlangıç, onu bir karadelik gibi içine çekmeye başlıyor. Hayatın gizli kalmış taraflarını keşfedebiliyor ama gittikçe derinlere iniyor ve yalnızlaşıyor. Bilincinin geliştiği güncel hayattan uzaklaştıkça gerçeklerden kopuyor. Yaşadığı hayata giderek yabancılaşıyor ve adeta hiçliğin içinde kayboluyor.
Bir gelecek kurmak ve yaşamı büyütmek için geldiğimiz bu dünyada belki zihnimizde ideali yakalayabiliriz. Ancak ne kadar derin düşünsek de bunları insanlarla paylaşamazsak bir ölüyüzdür. Paylaşamadığımız hiçbir şeyi geleceğe de taşıyamayız. Eğer bizi birileri fark etmezse, bu dünyadan sessizce gelir geçeriz.
Bunu da kökü derinlerde kalmış ama yüzeye çıkamayan bir bitki gibi düşünebiliriz.
İşte Oblomov, ideal hayat ile gerçek arasındaki boşluğu emeğin doldurabileceğini anlamlandıramıyor. Düşünerek bir eylemde bulunuyor ama çevreyi anlamsız bulduğu için çabalamayı gereksiz buluyor.
Belki çok kitap okumuyor ama Marcel Proust’un dediği gibi kendi içindeki en güzel kitabı okuyor. Şimdiki zamanı atlıyor, kendini o ideal ana, o anki benliğine taşıyor. Ancak her iki zaman dilimini birbirine bağlayacak enerjiyi bulamıyor. O arayı, Tarantyev’le, Zahar’la, Alekseyev’le, mizacına aykırı insanlarla dolduruyor. Çünkü çalışarak geçen bir hayatı kayıp zamanlar gibi görüyor.
Bir bakıma ellerini hiç kirletmeden en leziz yemeği yemek istiyor. Başka birileri varken neden kendisi bir kitap okusun ya da piyano çalsın, şarkı söylesin.
Bunu kurnazlığından değil, bunun dışında bir hayatın mümkün olmadığına inandığı için yapıyor. Çünkü Oblomov toprakları olan soylu bir insan. Ömrü boyunca hiç çalışmamış, ayakkabılarını, gömleğini bile başkası giydirmiş. Yatmak ve kalkmak dışında her işini başkaları yapmış.
Ancak burada Oblomov’un Ştoltz’dan önemli bir farkı ortaya çıkıyor. Oblomov kendini daha iyi tanıyor. Mizacının farkında ve bunun pratik hayatta onu ne kadar geride bıraktığını gördüğü için acı çekiyor.
Oblomovka: Pürüzsüz Geometri ve Kayıp Cennet
Aslında Oblomov’un dramı, bizi hayatı nasıl tanımladığımıza götürüyor. Hayatı bir bütün olarak düşündüğümüzde, bu tanımı çocukluğumuzdan başlayarak yapabiliriz.
Oblomov çocukken pamuklara sarılmış, Oblomovoskaya’nın dışında başka bir yeri bilmeden büyüyen biri. Hayal gücü ve zihni, kendine anlatılan masallarla dolu. Bu masallar mevcut gerçeklikten tamamen kopuk.
Bu yüzden hayatı korkuyla izliyor ve mümkün olduğu kadar içine karışmamaya dikkat ediyor. Uyuşuk hayat, onu gerçek hayatın karmaşasından uzak tutuyor; ona dinginlik ve huzur veriyor.
Gonçarov’un sözleriyle hayat Oblomov’un gözünden şöyle görünüyor:
Zaman zaman hastalık, zarar ziyan, kavga ve iş gibi nahoş aksiliklerle kesintiye uğrayan ideal bir huzur ve aylaklık dinlencesi.
Oblomovkalılar hiç değişmeyen bir zamanın içinde yaşadılar. Çaba göstermeden… Şakalar bile aynı kaldı.
Onlar için dünya sanki hiç dönmemiş, evrenin sabit bir noktasında durmuştu. Başka yurtluklarla ilişkileri hiç olmadı. Nihayetinde Oblomov’un enerjisi akacak bir yer bulamadığında içine yöneldi.
İlya İlyiç’in çocukluğunu ve Oblomovka köyünü anlatan o meşhur rüya bölümünü hatırlayalım. Oblomovka; rekabetin, zaman baskısının, gelecek kaygısının olmadığı, her şeyin pürüzsüz ve çocukça bir huzur içinde aktığı bir ütopya gibidir. Oblomov, yetişkin dünyanın soğuk ve katı kurallarıyla yüzleştiğinde, o kayıp cennetine geri çekilir.
Gördüğü rüyalarda bulunduğu ortam bile kendini yormayacak şekilde görünsün ister. Örneğin dağları hafif meyilli tepelerden oluşmuş bir zincir gibi hayal eder. O dağlardan güneşin batışını izleyebileceği noktaya sırt üstü kayarak inmek ister.
Oblomov’a göre her şey onu yormayacak pürüzsüz bir geometri içinde olmalıdır. Dağlar, denizler, nehirler… Hayallerini bile kolayca kurmalı, karmaşadan aradığını kolayca bulmalıdır. Heybetli şeyler onu yorduğu için onları sevmez.
Bu fikirleri için de geçerli. Aklında olgun bir fikir olsa da onu dışarıya başkası çıkarmalıdır. Belki de Ştoltz bu yüzden en sevdiği arkadaşıdır.
İnsanların onunla görüşmek istemesi, özünün saf ve iyi olmasından… Kalbi teklifsiz bir iyilikle dolu…
Gerçekten de kötülük gelmeyeceğini bildiğiniz bir insanın yanında kendinizi çok yormazsınız. Tedbirli halinizi biraz gevşetir, kendinizi daha güvende hissedersiniz.
Yazıyı Zihin Karmaşasında dinleyin.
Nadir Element: Potansiyele Aşık Olmak
Mevlana’nın bilge sözlerinden biri “Her şeyi zıddıyla kavra” dır. Gerçekten insan, kendinde olmayana ilgi duyar.
Ştoltz, Oblomov’un tam tersi, son derece gerçekçi. Gonçarov’un anlattığı gibi, iyi ve kötü hava onu nasıl etkiliyorsa, sevinç ve keder de aynı şekilde etkiliyor. Hayatı olduğu gibi kabul eden, hatalarından dersler çıkaran ve önüne çıkacak zorlukları cesaretle karşılayan birisi.
Cesur, ayaklarını yere sağlam basıyor ve bütçesine göre yaşıyor. Doğanın kendine verdiği enerjiyi, bütçesini harcadığı gibi dikkatli harcıyor. Hayatı böyle basitçe yaşayabilmesi, onu tehlikelerden koruyor.
Ama hayatı basit yaşamak zor bir iştir. İnsan ruhunun incelikleri ile pratik hayatın gerekleri arasında denge kurmak çok büyük enerji ister. Zihin sürekli çalışır. Hayatı basit yaşayanların dikkat gücü, ölçüsüz yaşayan birinde bulunmaz.
Andrey’de de böyle oluyor. Sürekli tedirgin olma haliyle yorulduğunda İlya İlyiç’in yanına gelip onunla tembel tembel sohbet ediyor.
Olga ve Ştoltz, Oblomovdan kitap okumasını, insanlara karışmasını isterken aslında kendilerinde olmayan nadir elementi istediklerinin farkındaydılar. Oblomov için onlar, onun derinlerindeki kökü yukarı çıkaracak olan insanlardı.
Olga ve Ştoltz için ise Oblomov, hayatlarına anlam katacak erdemleri onlara verebilir, çok iyi bildiklerini düşündükleri hayatın eksik tarafını gösterebilirdi.
Bunu Olga’nın şu sözlerinden anlıyoruz.
Benim sende olmasını istediğim, Ştoltz’un bana anlattığı, onunla benim birlikte sende olduğunu düşündüğümüz erdemlerine aşık olduğumu daha geçenlerde anladım.
Olga’nın Oblomov’da gördüğü şey belki de yalnızca saflık değildi. Belki de onun karşısına çıkan şey dünyada kolay bulunmayan bir insan niteliğiydi.
Aslında Olga, İlya İlyiç’in varlığını değil, onu gelecekte zirveye taşıyabilecek potansiyelini sevdi. Ştoltz da aynı şekilde kendinde olmayan o nadir elementin, potansiyel duru bir zekânın Oblomov’da olduğunu görmüştü.
Romanda şöyle bir okuma yapmak mümkün: Her insan, hücre, birim; kendinde olmayanı bir diğerinden alarak zayıf tarafını güçlendiriyor. Ştoltz, aktif çok dışa dönük.. Dünya görüşünün içinde insan yok.
Oblomov, çok derin adam ama durgun, enerji yok.
Olga’nın aşkı ise, Oblomovdaki enerjiyi harekete geçiren tılsım.
Birbirlerini aramalarının sebebi belki de bu.
O zaman şu soru karşımıza çıkıyor:
Her hücrenin temasıyla yeni bir şeyin ortaya çıkması, bize yaşamın amacı hakkında bir şeyler mi söylüyor?
Yaşamın Amacı
İnsanın bir hedefi olması, herhalde yaşamın bir hedefi olmasından kaynaklanıyor. Yaşam, sanki kendi hedeflerini varlıklara pay etmiş ve her varlığın farkında olmadan mizacına uygun bir katkı sunduğu mükemmel bir mekanizma geliştirmiş. Bunun içinde tembellik de var. Ne var ki en tembel insan da olsa özünde bir arayışın, bir eylemin içinde.
Çevremize dikkatli baktığımızda her şeyin bir hareket halinde oluğunu farkederiz. Hiçbir şey yapmak istemediğimizde bile en sonunda sıkılır, kalkıp bir şeyler yapmaya başlarız.
Eğer oturduğumuz yerden kalkmıyorsak bu, birşeyler düşündüğümüzdendir. Çevremizde gördüğümüz bu büyük hareketliliği mikroskopla bir hücreyi incelediğimizde de görürüz. Sanki bizi harekete sürükleyen, hedefli yaşamamıza neden olan bir irade var.
Devinim üzerine kurulu doğada işe yaramaz dediğimiz insanların bile bu büyük planda önemli görevleri var. Onlar, başkalarının algılarında bir hareketlenmeye neden olur. Aramızda kurduğumuz etkileşim, yaşamın büyük amacına hizmet eden bir proje gibidir.
Atomların birbirilerinden elektron alıp vermesi gibi, bizler de aramızdaki etkileşimlerle kararlı bir duruma geliriz veya aramaya devam ederiz. Dostluklar, aşklar, düşmanlıklar…
Doğanın bu ince ayarı, dünyayı dönüştüren bir kaldıraca dönüşebiliyor. Algılardaki küçük bir farklılık, büyük bir inanç ve düşünce sisteminin ilk adımı olabiliyor.
Burada benim aklıma Buddha geliyor. Sarayının 4 kapısında gördükleri, ona hakikat arayışının kapısını aralıyor. Gördüğü yaşlı adam, hasta adam, ölü bir beden ve bir çileciden çıkardığı anlamlarla Gotama Buddha yaşamı büyütebiliyor.
Bu durumda, bir ömür süren anlam arayışında, Bodhi (İncir) ağacının altında geçirdiği zamanlarda, onun eylemsiz kaldığını ve başkalarını eyleme sürüklemediğini söyleyebilir miyiz?
Romanın son sahnesinde Ştoltz’un dilenciyle yaptığı konuşmayı hatırlayalım. O konuşmadan bir başyapıt çıkmadı mı?
İlya İlyiç’in yataktan kalkmaması da, ropdöşambırını üzerinden hiç çıkarmaması da anlamsız bulduğu bir koşuşturmacanın içine girmemek içindir. Sisteme bir protestodur. Ancak Oblomov’daki bu eylemsizlik, Olga ve Ştoltz’da farklı bir hareketlenmeye neden olur.
Bunu Olga’nın ondan ayrılırken şu sözlerinde gördüm:
Hayal ettiğim şey gençlik ve güzellik değildi. Seni yeniden hayata döndürebileceğimi, benim hatırım için yaşama yeniden sarılabilecğini düşünmüştüm. Oysa sen meğer çoktan ölmüşsün! Böyle bir hatayı öngöremedim, hep bekledim, ümit ettim.
Aşkın Sessiz Çekimi: Agafya ve Ştoltz
Biz doğanın müsade ettiği kadar özgür iradeleyiz. Kendimizi bağımsız görsek de birbirimizin konumlarına göre davranan birer hücreyiz. Bilinçlerimizin birbirine değmediğini düşündüğümüz için özgür irademiz var sanıyoruz.
Romanda Agafya Matveyevna’nın İlya İlyiç’e yavaş yavaş aşık olması bilinçli bir süreç değildi. Her ikisinin hayatları ve işleri birbirlerine yavaşça bağımlı hale gelmeye başladı. Aralarındaki küçük sohbetleri zamanla daha çok aradılar.
Ev sahibesi, kiracısına alıştıkça onun bakımını daha çok üstlendi. Oblomov eve gelene kadar uyuyamamaya başladı. O hasta olduğunda yanına kimseyi sokmadı. Agafya, yavaş yavaş İlya İlyiç’in yörüngesine ona aşık olduğunun farkına varmadan bilinçsizce girdi.
Oblomov da, Agafya’nın çalışan dirseklerini her gördüğünde, onun ne kadar dinç ve taze bir kadın olduğunu düşündü. Bu görüntü, zihnindeki ideal hayatı ona verecek eksik enerjiydi.
Aynı şey Olga ve Ştoltz arasında da gerçekleşti. Olga, sorularına her zamankinden daha ısrarlı şekilde cevap beklediğini Ştoltz’a belli ediyordu. Ştoltz ise onun soru soran bakışlarını beklemeden yeni konuları onun önüne getiriyordu.
Her iki çift de önce sevme ihtiyaçlarını başkalarında giderdiler, aşka bir ön giriş yaptılar. Ardından kendileri için uygun aşkı yakaladılar.
Bu bağlamda Oblomov’un Agafya Matveyevna’ya yaklaşması gibi, Ştoltz’un Olga’ya yaklaşması da yaşamın planına daha uygundu.
Son Sözler – Oblomov’u Neden Okumalısınız?
Sevgi, yumuşak değil, çok güçlü bir kelime. Bir kaya…
Hayatınızı bir bütün olarak tutabilen harç… Ştoltz’un hayatı basit yaşamak için harcadığı dikkat gücünden çok daha büyük bir gücü temsil ediyor.
Hayatı basit yaşamak sizi tehlikelerden koruyabilir. Ama hayatınızın içinde sevgi yoksa sendelediğiniz ilk anda geliştirdiğiniz tüm hayat anlayışı çöker, bağlarınız çözülür. Oysa sevgiyle büyüttüğünüz hayatta sorunlar küçülür, insanlığınızı kaybetmezsiniz.
Hayatı hiçbirimiz tam olarak çözümleyemeyiz. Her birimiz baktığımız yerden benzersiz bir hayatı yaşarız. Onun matematiği, bizim bildiğimizden çok daha fazla bilinmeyenli denklemlerden oluşur. Örneğin Oblomov, Olga ve Ştoltz için mahvolmuş, yardıma muhtaç biri olabilir. Oysa o, Agafya Matyeveyna’nın sevdiği soylu erkektir. Onun bıraktığı iyi izlenimler, insanların bilinçlerinde yarattığı olumlu etki, kendinden sonrakilere bir hayat bırakır.
Ben Oblomov’u okumak için 3 güçlü neden görüyorum:
İlk olarak Z kuşağını anlamak için Oblomov iyi bir okuma olabilir. İşyerlerindeki sessiz istifaların nedeniyle Oblomov’un yataktan kalkmamasının nedeninin birbirine oldukça paralel olduğunu düşünüyorum.
Bugün hiç çalışmayan bir “ev gençliği” oluşuyorsa bu insanlar tembel olduklarından değil, kendilerine dayatılan eski dar kalıpları reddettikleri için. Sistem bu dar görüşe göre, içine insanı koymadan tamamen çağdışı ilkelere uygun istihdam üretiyor.
Herkes gençlere telkinlerinde çok çalışmanın erdeminden bahsediyor ama hiç kimse adil bölüşümün erdemini konuşmuyor. Bunu sadece maddi beklenti anlamında konuşmuyorum. En büyük değer hayatımız da buna dahil. İşimiz için ömrümüzü veriyoruz ama ne karşılığında. Gençler soruyor: Hayatıma hangi değeri katıyorsun?
Bu anlamda genç insanlar da, tıpkı Oblomov gibi, yaşayacakları hayatın hayallerindeki hayat olmadığını gördüklerinde korkmakta haklılar.
İkinci sebep, hayatı tanımak açısından okunması gerek. Özellikle çocuklarını pamuklara saran her ebeveynin okuması gerektiğini düşünüyorum.
Çocuklarını her şeyden sakınmak belki de onlara yapılan en büyük kötülük. Oysa hayat onu her yönüyle tanırsak güzel. Eğer vücudumuz mikropları tanırsa kendini koruyacak tedbiri alır. Kaybetme korkusunu yaşarsak elimizdekilerin değerini kavrarız. Bizleri hayatta olgunlaştıran duygu, acıdır.
Onların her şeylerini sağlamayı bir görev görmek, bunun için kendi yapacakları işleri dahi anne babaların yapması çocukları hayata hazırlamıyor; onları bir yalnızlığa sürüklüyor. Halbuki hastalıklar ve tehlikeler, doğanın insanlara hem ruhen hem de bedenen dinç kalabilmesi için yaptığı aşılar.
Ancak belki de en önemlisi, yapay zekâ çağında eski eserlerin değerinin artması. Teknolojinin kendini yenilemediği bir an yok. Ve bizim aklımızda hep bir sonraki var. Bu, bizi mazimizden daha da uzaklaştırıyor. Köklerinden uzaklaşan başak gibi rüzgar nereye eserse oraya savruluyoruz.
Bu anlamda klasikler, eğer bu hızla gidersek bir gün bize insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatacak değerler olabilir.
Yapay zeka şirketlerinin bize bir şeyler anlatmaya çalıştığı bugünlerde, bize belki de gelecekte lazım olacak şey topraktan çok bu nadir eserler olacak. Geleceğin belki de nadir elementleri, bugün yok pahasına satılan bu kitaplardır.
Bir makine karşısında ne olacağımızı sorguladığımız bugünlerde insanlık bir tür Oblomovluk yaşıyor.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz
Sıkça Sorulan Sorular –
Oblomov’un eylemsizliği (Oblomovluk) sadece bir tembellik midir?
Hayır. Oblomov romanındaki eylemsizlik (Oblomovculuk), sadece fiziksel bir tembellik değil, modern dünyanın anlamsız koşuşturmacasına, hırsına ve yüzeysel başarı arzularına karşı geliştirilmiş varoluşsal ve rasyonel bir protestodur. Oblomov, potansiyel enerjisini içinde insanın olmadığı anlamsız eylemlerle tüketmeyi reddeder.
Oblomov’un ropdöşambırı neyi temsil eder?
Oblomov’un ropdöşambırı (oda kıyafeti), onu dış dünyanın anlamsız hızından, bürokrasisinden ve tüketim çarkından koruyan felsefi bir semboldür. Karakter için bu giysi, eylemsizliğin acizliği değil, çağın dayatmalarına karşı bilinçli bir duruşun simgesidir.
Oblomov ile Ştoltz karakterleri arasındaki temel felsefi zıtlık nedir?
Ştoltz, pragmatizmi, sürekli üretkenliği, disiplini ve modern çağın performans odaklı insanını temsil eder. Oblomov ise içsel derinliği, potansiyel enerjiyi ve eylemsizliğin felsefesini simgeler. İkisi, insan doğasındaki “eylem” ve “durgunluk” arasındaki rasyonel gerilimin iki zıt kutbudur.
Agafya’nın Oblomov’a olan aşkı ile Olga’nın aşkı arasındaki fark nedir?
Olga, Oblomov’un o anki varlığına değil, onun gelecekte dönüşmesini beklediği potansiyeline aşıktır. Olga için aşk, rasyonel bir projedir. Agafya’nın aşkı ise beklentisizdir. Agafya, Oblomov’u dönüştürmeye çalışmadan, onun eylemsizliğini kendi doğal emeğiyle (hareket eden dirsekleriyle) tamamlar.
Biz doğanın müsaade ettiği kadar özgür iradeliyiz” ne anlama gelir?
İnsanın kendi iradesiyle tamamen özgür kararlar aldığını sanması bir illüzyondur. Tıpkı yerçekimi veya fizik kanunları gibi, insani duygular ve çekimler de doğanın ve biyolojimizin belirlediği sınırlar içinde gerçekleşir. Özgür irademiz bu doğal sınırlarla kısıtlıdır.
Yaşamın amacından kastedilen nedir?
Yazıda yaşamın amacı metaforlarla anlatılıyor. İnsanın kendi mizacına uygun bir arayış olarak yorumlanıyor. İnsanın, eylemleri veya eylemsizlikleriyle evrensel etkileşim ağına katkı sunduğu görüşü savunuluyor.
Bu kavram üç temel düşünsel katmandan oluşur:
1. Doğal Devinim ve Mizaç: Yaşam, hedeflerini tüm varlıklara pay etmiştir. Kişi fiziksel olarak eylemsiz veya durağan görünse dahi, zihinsel ve varoluşsal olarak sürekli bir arayış içindedir.
2. Etkileşim ve Kararlılık: İnsanların kurduğu dostluklar, çatışmalar ve bağlar, atomların elektron alıp vererek kararlı duruma geçmesine benzer. Yaşamın amacı, bu etkileşimlerle kendi dengesini aramaktır.
3. Çevresel Dönüşüm: Bireyin duruşu veya hareketsizliği (Oblomov’un eylemsizliği ve Buddha örneğinde olduğu gibi), etrafındaki diğer insanların algılarını ve eylemlerini tetikleyerek kolektif bir anlama hizmet eder.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın