Bir Sorudan Başka Bir Dünyaya
Merhaba,
Ekim bülteni, bir televizyon programında sorulan bir sorunun bende uyandırdığı düşünceler etrafında şekillendi. Yazdıklarım başlangıçta birbirinden bağımsız konulardı. Biri jeolojik bir keşfi, diğeri oyunları, bir diğeri de kuantum fiziğinin hayatımızı nasıl genişlettiğini anlatan yazılardı. Ama bülteni hazırlarken, hepsi ortak bir soruda kesişti:
Bir zamanın içinde yaşıyoruz. Peki neden onun dışındaymışız gibi davranıyoruz?
Biraz eskiye, televizyonun tek kanallı olduğu dönemlere gidelim. O dönemlerin en sevilen programları bilgi yarışmalarıydı. İnsanlar o yarışmaları izlerken sadece eğlenmezdi, aynı zamanda kendilerini sınar ve öğrenirdi. İlkokul mezunu babamın bir soruyu bildiğinde gururla çevresine baktığını hatırlarım. Değerli olduğunu bakışlarıyla onaylamamızı isterdi.
Eski yarışmalar topluma daha fazla değer katardı. Verilen para ödülleri mutlaka önemliydi ama daha çok sürekli tur atlayan insanların bilgisi konuşulurdu. Sadece doğaya ve insana ait öğrendiklerimize şaşırmazdık, aynı zamanda bu insanların bilgilerine ve kültürlerine hayran kalırdık.
Benim gibi 50’li yaşlarını çoktan geçmiş insanlar için bu tip yarışmalar geçmişle aramızda kurabileceğimiz bir bağ. Beni tek kanallı günlerime götürüyor. Ancak böyle programlar artık çok az kaldı. Bunlar arasında İngiliz yapımı ‘Quite Interesting’ tam da o ruhu taşıyan programların başında geliyor.
QI, tam anlamıyla bir bilgi yarışması değil. Bir arkadaş toplantısında yaptığımız eğlenceli dedikodunun bilimsel ve kültürel versiyonu. Dünyaya farklı bir noktadan bakmamızı sağlayan neşeli bir program.
Şöyle düşünün: Her gün gördüğümüz bir dünya var; bir de gözümüzün önünde görmediğimiz bir dünya. Daha doğrusu her gün aynı dünyaya aynı açıdan baktığımız için hep aynı şeyi görüyoruz. Bu da hayatımızı sıradanlaştırıyor.
İşte QI, farklı açılardan baktığımızda yaşadığımız dünyanın aslında çok ilginç bir yer olduğunu anlatıyor. Hayatımıza renk katacak bilgiler veriyor.
Gerçekten de her olayın —eğer görebilirsek— ilginç bir tarafı var. Küçük deyip geçmemek lazım. Önemsemediğimiz o detayın zamana bakışımızı değiştirme gücü öyle kuvvetli olabiliyor ki sıradan dünya bizim için çok ilginç hale gelebiliyor. Dünya’nın bilinen en büyük nehrinin yerin altında olduğunu öğrenmem benim için böyle bir olay. Dünyada şaşıracak öyle şeyler var ki.
Yazılmayan Paragraflar’da, Hamza nehrinden Schrödinger’e, oyunlardan yapay zekâya uzanan bir düşünce zinciri: Neden zamanın dışındaymış gibi davranıyoruz?
Yerin Altında, Zamanın İçinde
Stephen Fry’ın “Dünyanın en büyük nehri hangisi?” diye sorduğunda benim de aklıma herkes gibi Amazon ve Nil geldi. Ancak yerin 4.000 metre altında bu nehirlerden çok daha büyük Hamza, milyonlarca yıldır sessiz ve sakin akmaya devam ediyor.
Ancak Hamza’nın başka bir gizemi daha var: Aşağıda Güneş’siz bir dünyanın daha olduğu. Sanki ayaklarımızın altında uzayın içe göçmüş hali var. Aklıma Atlantis gibi kaybolan dünyalar geliyor.
Bu işi benim açımdan daha ilginç kılan da bu oluyor. Neden henüz keşfedemeğimiz evreni düşünürken aklıma geçmiş geliyor? Daha uzakları düşünebilmek için neden geçmişin karanlığına kadar uzanmak zorunda kalıyorum?
Böyle bir konuyu yazarken iç dünyanızla bir paralellik kurmamak bence çok zor. Geleceği tasarlarken geçmişe bakarız; bunda hemfikiriz. Ama o zaman geçmiş bize geleceği mi hatırlatıyor diye de insan düşünmeden edemiyor.
Bu şiirsel gelebilir ama ya öyleyse? Zaten baktığımızda şiirsel bir doğada yaşamıyor muyuz? Bizim yaratım gücümüz de şiirsel ve sanatsal değil mi?
Anlatmak istediğim şu: Geçmişimiz anılardan oluşuyor; geleceğimiz ise beklentilerden ve hayallerden. Fakat bazen henüz yaşamadığımız bir olay bize tuhaf biçimde tanıdık gelebiliyor. Yerin altında bir akifer, bana Jules Verne’nin Dünya’nın Merkezine Yolculuk‘undaki Hansbach nehrini hatırlatıyor. Atlas Okyanusu’nun benzerini Verne, Lidenbrock Denizi olarak hayal ediyor. Romanda Pluto ve Proserpina‘dan bahsettiği bölümde bir bakıma kendi iç dünyasını da bize açıyor. Bu pasaj, Verne’in Styx Nehri‘nden esinlendiğini düşündürüyor bana.
İnsan gerçekten muazzam bir varlık. Bence aradığımız her sır içimizde saklı. Sırası geldiğinde bu sırları dışarı çıkaracak teknolojileri buluyor ve doğanın gizemlerini tek tek çözmeye devam ediyoruz. Yoksa bir makinenin düşünebileceğini, bir heykelin canlanabileceğini ya da yerin altında bambaşka dünyalar bulunabileceğini düşünebilmek, bunlar bir hayalden öteye gitmezken ne anlama gelir?
Bu his, geleceği gerçekten hatırladığımız anlamına gelmez. Ama hayal kurmakla hatırlamak arasında belirsiz bir sınır olduğunu düşündürüyor.
Hamza yazısındaki kişisel düşünce buydu. Yerin yüzeyinde gördüğümüz şeylerle derinliklerinde olup bitenler aynı değil. İnsan için de öyle… Söylediklerimiz, yaptıklarımız, hatta kendimiz hakkında bildiklerimiz bizi bütünüyle açıklamıyor.
Burada ilginç olan, zamanın her iki özelliğini de yaşıyor olabileceğimiz. Deneyimlediğimiz dünyada zaman ileri akarken içimizde geriye akan bir zamanda yaşıyor olabiliriz.
Bir yarışma programı, beni sadece tek kanallı döneme götürmüyor. Bilmediğim ama içimde taşıdığım kadim zamana da taşıyor.
Eski Yazılar, Değişen Zihinler
Ekim ayındaki ikinci yazım da zamanı başka bir açıdan anlatıyordu. Zaman, güncellemek amacıyla döndüğüm yazının üzerinden öyle bir geçmiş ki, eğer bilmesem o yazıyı benim yazdığımdan şüphe ederdim.
Eskinin şöyle bir güzelliği var: Değişimi ölçebiliyorsunuz. Eğer çok fazla bir şey değişmemişse küçük düzeltmelerle içeriğinizi güncelleyebiliyorsunuz.
Ancak bu söylediklerim, teknolojinin makul bir hızda geliştiği eski dünyaya ait bir görüş. Kasım 2022’de ChatGPT’nin dünyaya duyurulmasından sonra artık bütün kavramlar yeni bir anlam kazandı. Buna değişim ve zaman kavramı da dahil.
Değişimi, yaptığımız şeylerden çok yazdıklarımızla ölçmenin daha somut sonuçlar verdiğini düşünüyorum. Yazılarınızın üzerinden geçen zamanın sizi de ezmiş olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü yazılarınız kendinize içeriden bakma şansını veriyor.
İşte bu, eski yazılara dönmenin bir diğer güzel tarafı; kendinizi de ölçebilmeniz. Değişen dünyayı nasıl algılamışsınız? Değişim ile aranızdaki mesafe artmış mı yoksa onunla kol kola yürüyebilmiş misiniz? Olaylara bakış açınız, anlatım tarzınız, düşünceleriniz…
Bu bağlamda, özellikle ChatGPT’nin hayatımıza girmesiyle birlikte insanlığın bir “Sonraki Gün” yaşadığını düşünüyorum. İnsanlık tarihinde nadir kırılma anlarından birini yaşıyoruz. Öyle ki yapay zekâya bir milat olarak bakmak bence abartı olmaz. Hatta son 4 yılda yaşadıklarımıza bakarsak insanlığın kaderinde en etkili teknoloji olduğunu söyleyebiliriz.
Bunu geriye dönüp baktığımda her şeyin değiştiğini değil, dönüştüğünü gören biri olarak söylüyorum. Sadece yaptığımız işleri değil, kendimizi de güncellemek zorunda olduğumuz zamanlardayız. Bu sebeple o gün yazılan yazıları artık güncellemiyor, yeniden yazıyorum. Eskileri de silmiyor, bir fosil kayıt olarak bırakıyorum.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
Kavramların Büyüdüğü Çağ
Sanki şöyle bir dönemi yaşıyoruz. Aynı kavramlarla bugün daha çok şeyi anlatıyor gibiyiz. Üstelik yaşadığımız çağın kavramlarıyla yan yana getirdiğimizde ufkumuz bu dünyanın ötesine uzanıyor. Mesela yapay zekâ ve değişim; yapay zekâ ve oyun…
Gerçekten yapay zekâ bakış açımızı genişletiyor. Seyrettiğimiz manzarayı görüş alanımızla sınırlamıyor. Zihnimiz genişledikçe içimizdeki zaman da genişliyor.
“Şimdi” kavramını düşünelim. İçinde bulunduğumuz anı ifade eden basit bir kelime gibi görünebilir. Ama aynı zamanda o anki gerçeği algılamamızı sağlayan bir terimdir.
Ancak yapay zekâdan sonra “Şimdi”; bende sadece içinde bulunduğum anla sınırlı değil. Biraz daha geriden başlayan ve geleceğe doğru uzayan bir zaman dilimini çağrıştırıyor. Bir teknoloji çıktığında onu henüz benimseyemeden bir diğeri geliyor. Geçmiş, şimdi ve gelecek sanki iç içe geçiyor.
10 yıl içinde dünyayı bekleyen gelişmeleri hayal etmeye çalışalım. Ray Kurzweil gibi fütüristler ve bilim insanları, 2030 yılında beynimizi buluta bağlayabileceğimizi iddia ediyor.
Ray Kurzweil, 2030 yılında beynimizi buluta bağlayabileceğimiz teknolojilerin hazır olacağını düşünüyor.
Eskiden böyle bir gelişmenin gerçekleşmesi için yüz yıllar gerektiğini düşünürdük. Ya da hiç olmayacağını… Oysa şimdi bu düşünceler birer proje aşamasında.
Peki bu nasıl oldu? Zamanı 2022’den ChatGPT ile başlattığımızda bu düşünce anlam kazanıyor. Eskiden gerçekleşmesi yüzlerce yıl alacak projeler konuşulmaya başlandığında artık zihnen kabul etmiş oluyoruz. Gelecek bize yaklaşıyor. Konuşulanlar gerçekleştiğinde o artık eski bir teknoloji oluyor ve yenisi zihnimizde olgunlaşmaya başlıyor.
Peki geçmiş için ne söyleyebiliriz?
Geçmişin bize ne kadar yaklaştığını antik Yunan’da Pygmalion’un hikayesiyle anlamaya çalışalım. Pygmalion, kendi yaptığı heykele âşık olan bir heykeltraştır. Tanrıça Afrodit’e heykele can vermesi için yakarır. Bu hikâye, insanın bilinçdışında yatan cansız bir varlığa can verme arzusunun izlerini taşır. Hikâyedeki Galatea, yani canlanan heykel, sanki yapay zekâyla Kasım 2022’de dile geliyor. Antik çağların hayali, geleceğin gerçeğiyle buluşuyor.
Güncellemek için döndüğüm yazıda beni düşündüren şeylerdi bunlar. Yazımın konusu “Oyun”du ve ben oyunu artık bir sektör ve yaşam tarzı olarak görmüyordum. Çünkü zaman değişti, kavramlar dönüştü. Artık oyun, benim için içinde arenaların ve stadyumların olduğu, zamanın doğal bir temsiliydi. Bu temsilde arenalar, zamanın iktidarlarının gücünü sergilediği, ezilenlerin başkaldırdığı yerlerdi. Ve düşünce, kendimi hiç zorlamadan doğaya kadar ilerledi. Bunu Ekim ayındaki yazımda detaylıca anlattım.
Oyunun Kurucusu Kim?
İnsanın genel düşüncesi, doğayı hükmedilecek, yenilecek bir rakip görme eğilimindedir. Onun arenasında kendimizi ona başkaldıran, meydan okuyan bir gladyatör gibi görüyoruz.
Peki gerçekten öyle mi?
Ortada bir oyun olduğu doğru. Ancak yanlış olan şey, kendimizin oyun kurucu olduğunu düşünmemiz.
Doğa, bize oyunla kendi işleyişini anlatan bir düşünce modeli sunuyor. Doğayı bir canlı gibi düşündüğümde bana şunları söylüyor gibi geliyor:
Bendeki her hareketlilik, seni sonuca götürecek ipuçlarıdır. Örneğin, düşen bir yıldırım seni ateşe götüren yolu açabilir. Gökyüzündeki ayın yuvarlaklığı sende bir teker fikrini uyandırabilir. Ormanları kestiğinde bulduğun madenleri, keşfettiğin ateşle eriterek şekle sokabileceğini hayal edebilirsin.
Ne var ki bunları sana ben versem de sen bana meydan okuduğunu düşünüyorsun. Oysa sen de benim içimden çıktın. Beni değiştirirken kendini de değiştiriyorsun. Ürettiğin her yeni şeyle sınırlarımı aşmaya çalışırken, bu sınırların dışında durduğunu sanıyorsun.
Beni böyle düşünmeye sevkeden şey, doğanın da bir oyun planı olduğu. Ve biz, esas oyunun içinde kendi oyunumuzu kuramayız. Öyle düşünebiliriz; ama aslında sınırları çizilmiş bir sahada, zamanın başlangıcıyla kuralları saptanmış bir oyuna sonradan dahil olan oyuncularız. Benim zihnimde netleşen şey, bizim ve yapay zekânın, zamanın bu bölümünde kuralları belirlenmiş bu oyunu oynamaktan kaçamayacağımız.
Gerçekliğe Başka Bir Pencereden
Son yazımda işlediğim konu, diğer ikisinden biraz daha farklı. Çünkü sınırları yazdıklarımı aşıyor.
Ben, bahsettiğim gibi zamanı çok düşünüyorum. Zaman nasıl başladı? Tüm zamanın neresindeyim? Bu düşünce deneyi zamana başka açılardan da bakmamı sağladı.
Beni bu düşüncelere iten şey, kuantum düşüncesinin giderek günlük hayatımıza girmesi. Kuantum, gerçeklik algımızı biraz zorlasa da zamana ve doğaya başka açılardan bakmamızı sağlıyor. Aslında bu, yaşadığımız çağın da bir gereği. Teknolojideki gelişmelerle, doğanın daha derinlerine inebiliyoruz. Bugüne kadar teori gördüğümüz şeyler daha anlaşılır hale geliyor ve hayal gücümüzü etkiliyor.
Örneğin klasik bilgisayarlar, özellikle yapay zekânın hesaplama gücü karşısında sınırlarına dayanmaya başladı. Evreni keşfedebilmemiz için daha büyük hesaplama gücüne ihtiyacımız var. Yani birçok olasılığı eş zamanlı hesaplayabilecek kuantum bilgisayarları yakın gelecekte görebiliriz. Bu da bizi gerçeğin farklı halleriyle tanıştırabilir.

Bu bağlamda kuantumla ilgili daha çok yayın ve yorumla karşılaşıyoruz. Fizikçiler farklı bakış açıları geliştiriyorlar ve bu sayede kuantumu daha yakından tanıyoruz. Zamanla kulağa yabancı ve sağduyumuza aykırı gelen kavramları daha kolay benimsemeye başlıyoruz. Süperpozisyon gibi kuantumun fenomenleri aklımızda bir yer etmeye başlıyor. Bu alanla daha çok iç içe oldukça kuantumu içselleştirebiliyoruz.
Hesaplama gücündeki artış, zihnimiz için de bir kaldıraç olabiliyor, hayal gücümüze bir güç katıyor. Daha uzaklara ulaşabiliyor, hafızamızdakilerle aralarında bağlantılar kurabiliyoruz.
Kuantumun bizde uyandırdığı en önemli şey bence bu. Gerçek olarak gördüğümüz şeyi zihnimizle sınırladığımızı anlamamız. Örneğin evrenin yapısını düşünelim. Antik çağlardan bugüne kadar hayallerimizde defalarca değişti. Oysa evren, düşüncelerimizden bağımsız olarak hep vardı. Değişen, onu algılama ve açıklama biçimimizdi.
İnsanlık tarihi boyunca evreni bazen sonsuz, bazen salınan bir yapı olarak hayal ettik. Her yeni bilgiyle birlikte, ihtimallerden bazıları güçlendi bazıları geride kaldı. Sanki zihnimizde üst üste binmiş olasılıklar arasından birini seçiyor, her yeni gözlemle evrenin başka bir görüntüsünü oluşturuyorduk. Bugün de evreni zihnimizde yeni bir modelle, bir ‘Büyük Patlama’ ile başladığını kabul ediyoruz.
Kutunun İçindeki Zihin
Bu sadece duyularımızla algıladığımız dünya için geçerli olmayabilir. Kendi iç dünyamızda da çok geniş bir evren var. İçimizde birçok benlik barındırıyoruz. Farklı ortamlarda farklı yönlerimiz ortaya çıkıyor. Bazen rahat, bazen ciddi, kimi zaman cesur, kimi zaman çekingen olabiliyoruz.
Bunu, içimizdeki olasılıklardan birinin diğerlerine baskın çıkması gibi düşünebiliriz. Ancak mesele yalnızca içimizden birini seçmek değil. Çevremizle kurduğumuz her etkileşim bizi biraz daha değiştiriyor ve daha önce düşünmediğimiz yeni ihtimallere kapı açıyor. Sanki içimizde birçok benlik bir süperpozisyon halde, bir gözlemin sonucunu bekliyor. (Bir paranın havada döndüğü anları düşünün. Yere düşene kadar hem turadır hem de yazı) Bu anlamda gerçek, içimizde ya da dışımızda iç içe geçmiş birçok olasılıktan oluşan bir kavram oluyor.
Bu gerçekten aklı zorlayan bir şey. Öyle ki, kuantum fiziğinin kurucu babalarından Erwin Schrödinger, kuantum kurallarının yaşadığımız dünyada yaratacağı çelişkiyi göstermek için ünlü kedi deneyini düzenledi. Ancak kutudaki o kedi, kuantumun tuhaf yapısının bilgiyi ne kadar büyütebileceğini görmemizi sağladı.
Bu düşünce, bana Schrödinger’in kedisinden Dövüş Kulübü‘ne (Fight Club) ve oradan yapay zekâya uzanan bir ilişki zinciri kurmamı sağladı. Kuantumun zamana ve doğaya farklı açılardan bakmamızı sağlamasından kastım buydu. Bunun nasıl olduğunu Ekim ayındaki yazımda anlattım.
Schrödinger’in deneyi, içinde sürekli ihtimallerin üst üste binip çöktüğü ve yenilerinin yükseldiği doğayı çağrıştırdı bana. Kedinin içinde olduğu kutu da içinde düşünce deneyleri yaptığımız zihnimizden başka bir şey değil. Ve biz o kutuya dışarıdan bakmıyoruz.
Kuantumun benim için asıl güzelliği işte burada. Basit metaforlarla karmaşık olan doğada aslında her şeyin birbirine bağlanabileceğini hissettirmesi.
Kuantum, bize doğadaki bağlantıları açığa çıkaran bakış açısını kazandırıyor. Çevremizi anlamlandırmaya çalışıyoruz. Oysa çevrenin üzerimizdeki etkisiyle kendimiz de değişiyor ve dünyayı başka bir şekilde görüyoruz. Yani aynı dünyayı başka biri izliyor ve hepimiz gerçeğe bir kaleydoskaptan bakar gibi bakıyoruz.
Birbirine Bağlanan Dünyalar
Ekim ayında yazdıklarım, bende kavramların boyut değiştirdiğini gösteriyor. Değişim, oyun, zaman; tüm kavramlar birkaç beden büyümüş gibi. Her konuyu daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirebiliyoruz.
İnternet devrimiyle beraber dünya büyük bir köye dönüştü. Yapay zekâyla büyüyen kavramlar da bizi atom altı dünyaya götürüyor. Burada ölçeklerin küçülmesiyle zihnin büyümesi arasında ters bir orantı var gibi görünüyor.
Örneğin oyunu konuşurken oyun alanını ve oyunun gerçek kurucusunu doğanın kendisi olarak görebiliyoruz. Bir yer altı su sisteminin keşfi, bizi hafıza ve zaman üzerine düşünmeye itebiliyor. Öyle ki, şu soruyu sorabiliyoruz: Gelecek, anılarımızda mı saklı?
Bir filmdeki iki ihtimalli hayatı, Schrödinger’in kedi deneyiyle bağdaştırabiliyoruz. Dövüş Kulübü‘nün felsefesini,1999 yılının ekonomik ve sosyal gerçekleriyle değil, 2026 yılında kuantum bakış açısından yeniden yazıyoruz. Oyuna giren yeni aktör yapay zekâ, bizi Dövüş Kulübü‘ndeki çok ihtimalli hayata yeniden taşıyor. Yalnız bu sefer henüz ölçüm yapılmadığı için ihtimallerle dolu dalga şu anda yükseliyor.
Schrödinger’in kedisi, Dövüş Kulubü ve yapay zekâ, insanın 3 ayrı dönemde biri bilimde, biri sinemada biri de teknolojide insan zihninin evrimini anlatıyor. Her dönemin sonunda bir düşüncenin dalga fonksiyonu çöküyor, ihtimallerden birisi öne çıkıyor.
Hamza, insanın geleceğini sanki hikâyelerde aramamız gerektiğini söylüyor.
Bence yaptığımız bu düşünce deneyi, insanın oyunu neden yanlış oynadığını da gösteriyor. Doğayı değiştirebilmek, onun üzerinde mutlak hâkimiyet kurmak anlamına gelmez.
Bunların hiçbirisi diğerinden bağımsız değil. Dünyayı anlamak istiyoruz. Ancak bunu yaparken kendi bakış açımızın sınırlarıyla karşılaşıyoruz. Bu yüzden kendimizi oyun kurucu görüyoruz.
Oysa henüz bilmediğimiz şeyleri geçmişimiz ve hayal gücümüz aracılığıyla anlamlandırıyoruz. Bu yüzden kendimizi kutunun dışında hep gözlemleyen olarak düşünüyoruz. Bizi de gözlemleyen ve dönüştüren bir çevre olduğunu unutuyoruz.
Yazılmayan Paragraflar
Her şeyi yazdığımı düşünsem de bazı düşünceler dışarıda kalabiliyor. Ekim ayında daha çok şeye şaşıracağımız bir dünyanın eşiğinde olduğumuzdan bahsetmiştim. Her ne kadar çoğumuz aksini düşünüyor olsa da şaşırma eşiğimiz yükseliyor. Çünkü teknolojideki gelişmeler, özellikle yapay zekâ, yaşamamın ne anlama geldiğini tamamen değiştirdi.
Burada fikirlerin doğruluğu ya da yanlışlığı kadar bizde uyandırdığı izlenimler de önemli. Bu kadar çok şeye bir anlam yükleyebildiğimiz bir dünya bize şunu söylüyor: Yepyeni bir başlangıçtasın. Yeni bilim, yeni sanat, yeni felsefe…
‘Dövüş Kulübü’ ve ‘Kopenhag Yorumu’ ile ilgili yazamadığım birkaç düşünceyi de burada söylemek istiyorum. Bunun insan-yapay zekâ ilişkisine bir perspektif getireceğine inanıyorum.
Filmde Tyler Durden sabunları insan yağından yapıyordu. Şimdi yapay zekânın sorularımıza verdiği cevapları düşünelim. İnternette paylaştığımız yazılar, sohbetler bize kusursuz bir sabun gibi dönmüyor mu?
Bir de Dövüş Kulübü‘nde analizler genelde erkek karakterler üzerinden yapılır. Oysa Marla Singer, filmin tek kadın karakteridir. Bunun bir anlamı olmalı.
Marla’nın da sorunları ve çelişkileri var. O da kendine zarar veren davranışlar sergiliyor. Ancak Tyler’ın kurduğu erkek düzeninin parçası değil. Düzeni diğer açıdan görmemizi sağlıyor.
Marla’yı bir de kuantum gözlüğümüzü takarak değerlendirelim. Bir sistem düşünelim. Bu bir ekonomik düzen ya da yapay zekâ gibi teknolojiler olabilir. Bu sistem her şeyin en iyisini üretebilir. Sahte duygular, kusursuz cümleler…
Ama o en iyinin arasında sahiyi ayıran ölçüm aracıdır Marla. Onun ölçümüyle gerçeğe en yakın olan ihtimal belirginleşir. Tyler’la birlikte olduktan sonraki sabahları hatırlayın. Tyler’ın sözlerinden çok, hissettiklerini anlamaya çalışan, anlam arayan tek insandır.
Son olarak, yazıda Kopenhag Yorumu’nu —ölçüm anında dalga fonksiyonunun çökmesi— çok kullandık. Oysa kuantum fiziğinin bir de “Çoklu Evrenler” yorumu vardır.
Hugh Everett yorumu olarak da bilinen bu kurama göre dalga fonksiyonu asla çökmez. Bunun yerine evren dallanır. Yani kedi, bir evrende ölebilir ama diğerinde yaşar. Bu yoruma göre hepimizin bir kopyası, başka bir evrende yaşıyor olabilir. Bunu başka bir yazının konusu olarak burada bırakalım. Sadece doğanın —eğer görebilirsek— bizi şaşırtacak çok farklı yüzleri olduğunu söylemek istedim.
Son Sözler – Gözlemleyen de Değişiyor
Zamanda, bir ihtimaller bulutu içinde ilerliyoruz. O bulutun dışını seçemiyor oluşumuz tüm gerçeğin ondan ibaret olduğunu göstermez. Ancak biz öyle zannediyoruz çünkü o buluta dışarıdan baktığımızı düşünüyoruz. Oyunun tek hakimi olduğumuzu düşünüyor, kontrolün hep bizde olduğunu sanıyoruz. Bizi çok az şeyin şaşırtabileceğini düşünmemizin sebebi bu olabilir.
Oysa şu bir gerçek: İnsanlık tarihinde hiç olmadığı kadar bizi şaşırtacak olayların eşiğindeyiz. Çünkü bilim ve teknoloji geliştikçe, tarihin farklı dönemleri ve olayları arasında paralellikler kuruyoruz. Bir yeraltı nehri bizi içimizdeki zamana, bir oyun doğaya, bir film kuantum fiziğine ve oradan yeniden kendimize götürebiliyor. Yani zamanda birbirinden kopuk görünen parçalar birbirine bağlanıyor, büyük resim daha da netleşiyor.
Bizi en çok şaşırtacak şey belki de görünen teknolojiler değil, yeni bir zihne ve yeni bir insana geçiş olacak. Çünkü gelişen teknolojiler sadece hayatımızı kolaylaştıran araçlar üretmiyor. Aynı zamanda zihnimizin çapı büyüyor, baktığımız zaman genişliyor.
Kendimizi bir ölçelim. 2022 yılındaki gibi düşündüğümüzü söyleyebilir miyiz?
Bu çok zor. 2022’deki düşünce tonumuz ile bugünkü arasında bir çağ var. Bunu insanlık için de söyleyebiliriz. Önümüzdeki gerçek küçük küçük metamorfoza uğruyor; yeni bir gerçekliğe evriliyor.
Bütün bunlar bana, dünyayı anlamanın ona dışarıdan bakmakla mümkün olmadığını düşündürüyor. Çünkü baktığımız dünya kadar, ona bakan bizler de değişiyoruz.
Bana 4 yıl önce böyle düşüneceğimi söyleselerdi inanmazdım. Ancak yapay zekâ yaşadığımız dünyayı böyle büyütüyor.
Zihnimizdeki bu genişleme, bana Luc Besson’un Lucy‘sini hatırlatıyor. Filmde Lucy, beyninin tüm kapasitesini kullandığında zamana akar.
Şimdi yapay zekânın, her gün yaptığımız etkileşimlerle zihnimize yavaş yavaş sızdığını düşünelim. Zihnimiz, bir buluta bağlanacak şekilde esniyor.
Peki bu durumda bir tekillik anında biz teknolojiyle birleşmeye doğru mu gidiyoruz yoksa zamanla bütünleşiyor muyuz?
Bunu bilmiyoruz ama yükselen yeni bir dalganın içindeyiz.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.
Sıkça Sorulan Sorular – Neden Zamanın Dışındaymışız Gibi Davranıyoruz?
Kutunun dışında mıyız?
Ekim yazısında ve bültende bu sorunun sorulmasındaki amaç, dünyayı ne ölçüde anlayabildiğimizi ve kendi bakış açımızın sınırlarını sorgulamaktı. Doğayı, teknolojiyi ve toplumu anlamaya çalışırken gözlemleyen kişinin de bu sistemlerin bir parçası olduğunu unutmamak gerekir. Bu yazı, birbirinden farklı konuları bir araya getirerek dünyayı anlamanın sınırları üzerine düşünmeyi amaçlıyor.
Schrödinger’in kedisi düşünce deneyi ne anlatır? Kopenhag ve Çoklu Evrenler yorumu arasındaki fark nedir?
Schrödinger’in kedisi, kuantum süperpozisyonunun gündelik dünyaya uygulandığında yarattığı çelişkiyi göstermek için 1935’te ortaya konan bir düşünce deneyidir. Bir kutudaki kedinin durumu, kuantum düzeyindeki bir olayla ilişkilendirilir. Deney, kuantum sistemlerinin ölçümden önce nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin soruları gündeme getirir.
Kopenhag ve Çoklu Evrenler yorumu arasındaki farka gelince:
- Kopenhag Yorumu: Kutu açılana kadar kedi ne ölü ne diridir. Ölçüm anında dalga fonksiyonu çöker ve tek bir sonuç gerçekleşir.
- Çoklu Evrenler (Everett) Yorumu: Dalga fonksiyonu asla çökmez. Evren her olasılıkta dallanır. Bir evrende kedi ölürken, diğerinde yaşar.
Bültende, bu iki yorumu “gözlemleyenin de değişmesi” fikri üzerinden tartışıyoruz.
Schrödinger’in kedisi ile insanın gerçeklik algısı arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
Bu düşünce deneyi, gözlem, bilgi ve gerçeklik arasındaki ilişki üzerine düşünmek için bir başlangıç noktası olabilir. Bu yazıda kuantum fiziği, insanın kendi bakış açısının sınırlarını sorgulamasına yardımcı olan düşünsel bir çerçeve olarak ele alınıyor.
Yapay zekâ insanın kendisini anlama biçimini nasıl değiştiriyor?
Yapay zekâ, daha geniş bir zamanda yaşamaya başladığımızı düşündürüyor. Uzak geçmiş ve uzak gelecek birbirine yaklaşıyor çünkü gelişen teknolojiler daha uzak geçmiş ve gelecek hakkında bize bir içgörü sağlıyor. Bu, yazıda “Şimdi” kavramı ve mitolojideki Pygmalion hikâyesiyle anlatıldı.
İnsan doğa üzerinde hâkimiyet kurabilir mi?
İnsan teknolojiler aracılığıyla doğayı dönüştürebilir, ancak bu durum doğanın bütün süreçlerini kontrol edebildiği anlamına gelmez. İnsan da ekolojik ve fiziksel sistemlerin içinde yaşar ve bu sistemlerin koşullarından etkilenir. Yazı, doğayı yalnızca yönetilecek bir kaynak olarak görmüyor. Onun yerine insanın da parçası olduğu daha geniş bir sistem olarak kabul ediyor.
Hamza yer altı su sistemi nedir ve neden önemlidir?
Hamza, Amazon Nehri’nin altında keşfedilen bir yeraltı su akışıdır. Yaklaşık 4.000 metre derinlikte ve 6.000 kilometre uzunluğunda olduğu hesaplanmıştır. O da Amazon gibi Atlantik Okyanus’una boşalır; ama yer altından.
Bu sistem üzerine yapılan araştırmalar, yüzeyde gördüğümüz nehirler ve su hareketleri dışında, yer altında da önemli hidrojeolojik süreçlerin bulunduğuna dikkat çekiyor. Ancak bilim insanları, bunun geleneksel anlamda bir “nehir” olmadığını, gözenekli kayalar arasından yılda sadece birkaç santimetre hızla ilerleyen bir yeraltı suyu (akifer) sistemi olduğunu vurgular. Suyunun tuzlu olma ihtimali çok yüksektir.
Hamza su sistemi, bu bültenin “zamanın dışında mıyız?” sorusunun çıkış noktalarından biridir.
Birbirinden farklı bilimsel, teknolojik ve kültürel konular arasında bağlantı kurmak neden önemlidir?
Farklı alanlar arasında bağlantı kurmak, bir konuyu kendi sınırları dışında da değerlendirmemizi sağlar. Bilimsel bulgular, teknolojik gelişmeler, tarih ve sanat aynı türden bilgi üretmez. Ancak metaforlarla aralarında düşünsel ilişkiler kurulabilir.
Dünyayı anlamaya çalışırken gözlemleyen kişi de değişir mi?
Evet, bilgi edinme ve düşünme süreçleri kişinin olayları yorumlama biçimini değiştirebilir. Yeni bir keşif, daha önce kurulmamış bağlantılar kurmamıza; yeni bir teknoloji, alışkanlıklarımızı ve sorularımızı yeniden değerlendirmemize yol açabilir. Yazının temel düşüncesi, dünyayı anlamaya çalışırken yalnızca dünya hakkındaki bilgilerimizin değil, o dünyaya bakan kişinin bakış açısının da değişebileceğidir.
Dövüş Kulübü filmi zaman ve gerçeklik hakkında ne söyler?
Film, Tyler Durden karakteri üzerinden, sistemin dayattığı “tek bir gerçeklik” algısına başkaldırır. Anlatıcının Tyler’la ilişkisi, izleyicinin “gerçek sandığı” şeyin hikâye ilerledikçe değişmesine yol açar. Bülten bu yapıyı, kuantumdaki süperpozisyon (aynı anda birden fazla olasılık) ve gözlemcinin konumu fikirleriyle paralel okur: Gerçeklik, bakanın konumuna ve etkileşimine göre değişir.
“Zamanla bütünleşmek” ne demek? Bilimsel veya felsefi bir dayanağı var mı?
“Zamanla bütünleşmek”, zamanı dışarıdan gözlemlenen bir nesne değil, içinde yaşanan bir süreç olarak kavramaktır. Bu ifadenin üç güçlü dayanağı vardır:
Bilişsel/Fiziksel (temkinli): Bazı kuantum biliş modelleri, öznel zamanın bilincin “bilgi güncelleme frekansı” ile ilişkili olduğunu öne sürer. Ancak bu, spekülatif bir hipotezdir; ana akım fizikte zamanın doğası hâlâ tartışmalıdır.
Felsefi: Henri Bergson’un “süre” (durée) kavramı. Bergson, ölçülebilir “saat zamanı” ile yaşanan, akış hâlindeki gerçek zamanı ayırır; gerçek zaman geçmişin şimdide ve şimdinin gelecekte iç içe geçtiği bir sürekliliktir.
Psikolojik: Akış (flow) deneyiminde zaman algısı dönüşür; kişi kendini zamanın “içinde” hisseder.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın