Hedeflerimizi gerçekleştiriyoruz, peki kendimizi gerçekleştirebiliyor muyuz?
Hayat Muhasebesinde Kârda mıyız Zararda mıyız?
Hayatımızda geldiğimiz aşamayı değerlendirmek için belli ara dönemlerde bir muhasebe yapma gereği duyuyoruz. 30’lu, 40’lı 50’li yaşlar gibi belli eşik noktaları, bu kâr-zarar dengesinin genelde yapıldığı dönemlerdir.
Bu muhasebeyi yaptığımızda genelde küçük ayarlamalarla yetiniriz. Örneğin, kendimize yeni hedefler koyabiliriz. Ancak peşinden koştuğumuz şeylerin bir hayal olduğunu kavrayıp kalan hayatımızı daha gerçekçi de planlayabiliriz. Bunun dışında bugüne kadar yaşadığımız hayatın beklentilerimizi karşılamadığının farkına varabiliriz. Bu durumda radikal bir dönüşümle adeta en başa geri dönüp yeniden bir inşa sürecine girebiliriz.
Bu gerçekten de alınabilecek en zor karardır. Çünkü bu karar, kurduğumuz hayatı sanki zamanda geri gidip onu oluşturan atomlarını tek tek sökmeye ve bu sefer farklı bir planla yeniden inşa etmeye benzer. Hangisi olursa olsun; ailemiz, işimiz veya sosyal çevremizdeki bir tatminsizlik, diğerlerini de olumsuz etkiler.
Ailemizden işimize, sosyal çevremizden alışkanlıklarımıza kadar her şeyi kapsayan bu süreç, dışarıdan bakanlar için ilham verici bir başarı hikayesi olabileceği gibi, kişi için bir felaketle de sonuçlanabilir.
Burada çok az insanın yapabileceği bir şeyden bahsediyorum. Adına ister orta yaş bunalımı diyelim ister tutkunun iradeyi ele geçirmesi; bu noktada coşku, sağduyunun bir adım önünde yürür. Risk büyüktür ancak elde edilecek başarının ödülü hem kendisi hem de çevresi için devrimseldir.
Bize Verilen Checklist’in Ötesinde Bir Hayat
Bunu anlatmak zor; çünkü çoğumuz, yaşadığımız yüzeysel konfor alanının dışına çıkmadan hedefler belirliyoruz. Toplumun genel geçer doğrularına uymayı güven verdiği için ‘sağduyu’ sanıyoruz. Genel kabullerden oluşan checklistlerdeki kutucukları işaretledikçe kendimizi başarılı sayıyoruz. Peki, dolduracak kutu kalmadığında ne olacak? Hayat bitecek mi?
Elbette ki hayır. Hayatı keşif dolu bir yolculuktan ziyade, varılması gereken hedeflerden ibaret bir yarışa indirgediğimizde, tüm kutuları doldursak bile içimizde bir tatminsizlik kalıyor. İşte o içsel çelişki; üzerinde durduğumuz buzdağının altında yatan, bizi keşfe çağıran asıl hayatın sesidir.
Hiçbir insan gerilemeyi kabul etmez. Doğa, bizi yerimizde sayalım diye bu karmaşanın içine bırakmadı. Belki de Tanrı’nın bizimle mülakat yapma tarzı budur. Bizi bu büyük kaosun içine bırakır ve nasıl bir yol çizeceğimizi izler. Onun elindeki asıl checklist, günün sonunda kimlerin ‘kendisi olma’ yolunda ilerlediğini belirleyecektir.
İşte bu ‘kendisi olma’ yolculuğu, bir checklisti tamamlamak kadar basit değildir. Belki de zorluğu, kozmik zamanda bir nefes kadar kısa süren bu hayatımıza, sonsuzluk hissiyle devam etmemizdir. İrili ufaklı hedeflerle bu hayatın anlamını dar kalıplara sığdırmamızdır. Oysa hayatın sadece maddi başarılarla kurulamayacak bir dengesi var; çünkü biz bu kısa gezintide, ölçülemeyecek kadar büyük bir anlam arıyoruz.
Kastettiğim şey mistik bir ‘öte dünya’ hazırlığı değil; aksine cennetin de cehennemin de tam olarak bu hayatın içinde olduğunu fark etmek. Sırat köprüsü, belki de bilinmez bir mit değil, her gün üzerinde yürüdüğümüz o hassas denge çizgisidir. Ben sadece, çoğumuzun bu dengeyi yakalayacak perspektifi yakalamak için gerekli çabayı göstermediğini düşünüyorum.
Hayatı Farklı Boyutlarıyla Görebilmek
Hayatın birbirine eklemlenen pek çok boyutu var. Bu da yapacağımız muhasebenin çapını genişletiyor; bazen düşüncelerimizi alışılagelmişin ötesine taşımak zorunda kalıyoruz. Bana kalırsa, hayatımızın muhasebesini yaparken aslında onu yeniden tanımlıyoruz. Her birimiz kendi penceremizden baktığımızda, hayatın farklı bir yüzünü keşfediyoruz. Dünyanın farklı coğrafyalarında, bambaşka zorluklar içinde insanlar, kendi gerçekliklerini inşa etmeye çalışıyor.
Oysa biz yüzeyde takılı kaldığımızda, herkesin aynı dertlerle boğuştuğunu düşünüyoruz. Tüm insanlığın aynı standart beklentilere sahip olduğunu sanıyoruz. Sanki mutlu olmak için sadece temel ihtiyaçlar yeterliymiş gibi… Bu yanılsama, hayatı geniş bir perspektiften görme şansımızı elimizden alıyor.
Yaşadıkça edindiğimiz deneyimler dünyamızı büyütür. Bir projeye bilgisayarda bazen profilden, bazen köşelerden bakarak onu üç boyutlu hale getirmemiz gibi; hayatın farklı taraflarını da ancak yaşadıkça deneyimleriz. Her yeni açı, bir öncekine eklenen bir zenginliktir. Böylece zamanı geldiğinde, hayatı doğduğumuz kişi olarak değil yeni bir “ben” e dönüşmüş olarak terkederiz.
Bu, alıştığımız düşünce kalıplarına ters gelebilir ve şu soruyu sormaya devam edebiliriz: “Güzel söylüyorsun da bu bana ne kazandıracak?” Aşılması son derece zor ve haklı bir soru bu. Düzen, hayatta kalma savaşını sadece maddi kriterlere bağladığı için yaşamı sadece gördüğümüz kadarıyla algılarız. Ancak metaforlar burada yardımımıza koşar, çünkü çok yakından baktığımız hayatımızı ancak benzetmelerle anlayabiliriz. Yaşam, son derece karmaşık doğasını bize anlayacağımız basitlikte anlatacak imkanları sunar.
Hayatın Dişlileri ve Ritim Arayışı
Böyle düşündüğümüzde hayatımızı, aslında her biri ayrı özen isteyen alt bölümlerden oluşan, tam mesaili bir işe benzetebiliriz. Aile kurmak, kariyer inşa etmek veya sosyal bir çevre edinmek; hayat dediğimiz o büyük mekanizmanın düzgün çalışması için gereken dişlilerdir. Bazen genel işleyişin dengede kalması için bir dişlinin dönüş hızını yavaşlatır, bir başkasınınkini artırırız.
‘Ailem her şeyden önce gelir’ veya ‘Kariyerim önceliğimdir’ dediğimizde, aslında bir tercihten öte şunu söyleriz: ‘Hayatımın ritmini korumak için seçimimi bu yönde kullanıyorum.’
Eğer bizi yönlendiren temel motivasyon para veya statüyse, iş hayatını öne çıkarmak son derece tutarlıdır. Ancak arzu ettiğimiz o ‘mutlu aile’ veya ‘huzurlu çevre’ sonucunu alamıyorsak, hayat bize bir şeylerin ters gittiğini aldığımız sonuçla fısıldar.
Hayat, sınırsız seçeneği olan esnek bir kavram. Beklentilerimiz karşılanmadığında bize yeni bir seçenek sunar ve ona uygun forma girer. Mesela zenginlikten yoksulluğa düşebilir veya iş hayatımızda beklediğimiz ilerlemeyi sağlayamayabiliriz. Ancak bu kayıp, bizi hiç bilmediğimiz bir yeteneği keşfetmeye itebilir. Yıllarca emek verdiğimiz mesleğimiz yerine hiç bilmediğimiz bir alanda parlayabiliriz. Emekli bir memurun usta bir ressama dönüşmesi, bir mimarın roman yazmaya başlaması veya bir ev kadınının çok iyi bir girişimci olması tesadüf değildir.
Bazen en başarılı olduğumuz anda bile tarif edilemez bir tatminsizlik yaşarız. İşte o an hayat, hep dışa dönük yaşamaktan gözden kaçırdığımız o en önemli parçayı karşımıza çıkarır. Dışarıdaki tüm dişlileri hareket ettiren, öz değerlerimiz, tutkularımız ve korkularımızla şekillenen, içsel huzurumuzun bağlı olduğu o temel eksen: ‘Ben’.
Görünür Olanın Tuzağı
Peki, bu ‘Ben’i bulma yolculuğunda en büyük engel nedir? Belki de öncelikle, hayatı ve başarıyı yanlış tanımlamış olmamızdır. Çünkü büyük bir yanılgının içinde yaşıyoruz: Başarının tanımını yanlış yapıyoruz. Sadece ‘görünür’ olanı başarı sayıyoruz. Buraya kadar belki bir sorun yok; ancak asıl mesele şu: Neden bir şeyi görünür kılmak için başka bir şeyi yıkmak zorunda kalıyoruz? Tıpkı gayrisafi milli hasılayı %4 artırmak adına ormanları yok etmek, denizleri kirletmek ve doğayı metaya çevirirken ruhumuzu da hırpalamak gibi… Daha anlaşılır bir örnek vermek gerekirse; kazanmak için her şeyi mübah görüp en yakınlarımıza dahi neden zarar veriyoruz?
Bu anlayış, başarıyı herkesin yaptığının bir tekrarına dönüştürüyor. Hayat savaşını bir ‘uyum ve denge’ meselesi olmaktan çıkarıp, sadece ‘güçlü olmaya’ indirgiyoruz. Mesela aşırı dışa dönük olmayı başarının yegane kriteri sanıyoruz. Oysa her mizacın, ister içe dönük ister dışa dönük olsun, yaşamın kendi ekonomisinde bir karşılığı var. Hayat, farklı denge noktalarında mutluluğu yakalayan bu çeşitlilikle zenginleşiyor.
İnsan, hayat yolundaki ilk adımını atmadan önce kendini tanımalı. Kendine değil de başkalarına baktığında kendinden uzaklaşıyor. Rüzgarın önünde savrulan bir yaprak misali, iradesini başkalarının ellerine bırakıyor. Başarı kriterleri tek tipleşince de ortaya nitelikli değerlerden yoksun, ışıltılı ama derinliği olmayan yüzeysel hayatlar çıkıyor. Bunun sonucunda çok fazla inişler ve çıkışlar yaşıyoruz.
Başarıyı soyut bir kavram, bir içsel denge olarak düşünmekte zorlanıyoruz. Oysa biri için başarı daha çok zenginlikken, diğeri için sadece ‘dengede kalabilmektir’. Kariyerinin zirvesinde huzuru bulamayanlar ile kendi sessizliğinde mutluluğu yakalayanlar arasındaki fark, o başta vurguladığımız insan olma koşulunu hatırlatıyor bana: Sürekli bir arayış ve bu arayışın getirdiği o eşsiz denge…
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
20’sinde de, 60’ında da Arayışın Zamanı Yoktur
Hayat, adı üzerinde; canlı bir kavram. Onunla sohbet etmediğimiz, fısıltısını duymadığımız tek bir an bile yok. Uyurken dahi, yaşadığımız günün farklı bir kesitini rüyalar aracılığıyla önümüze serer. Pratik hayatın en yoğun anında, ‘yıldız’ bir satıcı artık sattığından mutluluk duymuyorsa, hayat onu mutlaka başka bir yere çağırıyordur. Belki yaşam koşulları risk almasını engeller, belki de zamanın artık aleyhine işlediğini düşünür. Ancak unutmamalı ki; insan aradığını 20’sinde bulabildiği gibi 60’ında da bulabilir.
İçimizdeki coşku biriktikçe irademize hükmetmeye başlar; yaptığımız işe, bulunduğumuz ortama yabancılaşırız. Bakışlarımız donuklaşır; çünkü o güne kadar çok mühim sandığımız şeyler anlamını yitirir. Yıllardır içimizde susturduğumuz o ses artık susturulamayacak kadar gür çıkmaya başlar. Ve nihayet, ilk fırsatta eski hayatımızı terk ederiz. Belki sağduyumuzun sesine aykırı hareket eder, sancılar çekeriz ama en azından hayatı hak ettiği derinlikte yaşarız.
Elbette burada herkesin istediğini elde edeceğine dair bir garanti yok. Bunu sadece insan merkezli bir süreç olarak görmeyelim; yaşamın da kendi stratejisi doğrultusunda bir planı vardır. Belki de yaşam, kendi ‘Yaşam Listesi’ni gerçekleştirmeye çalışıyordur. Çok az insanın tutkularına ulaşabilmesi, yaşamın algoritmasındaki bir kod dizini gibidir.
Genel kitle, kendini harekete geçirecek bir lider arar. Geneli heyecanlandıran şey, küçük bir azınlığın başarısıdır. Eğer herkes aynı zirveye çıksaydı, bu değer üretmeyen, vasat ve sıkıcı bir hayat olurdu.
Bir altın partikülünü nehrin kumundan ve minik taş parçacıklarından ayrıştırdığımız gibi, yaşam da çokluğun içinden kendisi için değerli olanı süzüp ayırır. Bu gerçeklik sert gelse de, pek çok hayatın sıradan bir çizgide tamamlanması, bu büyük sistemin doğal bir gerekliliğidir.
Ben neredeyim?
Peki, tüm bu anlatıların ve kaosun içinde ben neredeyim?
Hayatı bir keşif yolculuğu olarak görünce insanın söyleyecek sözü birikiyor. Haliyle girizgah da biraz uzun sürüyor. Ben de çoğu insan gibi hayatımda keskin yön değişikliklerine sebep olan kararlar aldım. Bunun sonucunda hayatım, yaptığım bu tercihlere göre yeniden şekilleniyor.
Benim de içimdeki coşkunun irademi teslim aldığı bir kırılma noktam oldu. 2023 yılında, tam 30 yıl boyunca sürdürdüğüm işimi bırakıp kendi kişisel blogumu açtım. Bu belki geçmişe duyduğum bir tepki, belki de başka bir şeydi. Bunun adını koyamıyorum ama içimde kontrol edemediğim yeni ben, beni mevcut konumumdan aldı, başka bir yere koydu. Sadece yazmak istedim. Çevre baskısı hissetmeden, kimse tarafından yönlendirilmeden ve o bitmek bilmeyen para kazanma hırsını dizginleyerek…
Önceleri bunu sıradan bir emeklilik planı gibi görmüştüm. “Eğer devam ettiremezsem başka bir uğraş bulurum” diyordum; çünkü konu bulamama korkusu beni ürkütüyordu. Ancak bir şeyler yazmak için iç dünyanızı kurcalamaya başladığınızda, orada ne kadar çok birikmiş hikaye olduğunu görüyorsunuz. “İyi ki bunları atmamışım” diyerek şaşırıyorsunuz.
Bunun dışında, yazabileceğime dair kuşkularım da vardı; bu disiplini tek başıma sağlayıp sağlayamayacağımdan emin değildim. Oysa kimseye hesap vermeden, sadece severek yaptığınız bir iş sizi özgürleştiriyormuş. Özgürlüğün verdiği haz, size o güne dek bilmediğiniz bir iç disiplin aşılıyor. Hayat, tıpkı bilge bir baba gibi sizi karmaşanın içine iterken kulağınıza şunu fısıldıyor: “Merak etme, sadece kendine güven.” Sonuçta bir de bakıyorsunuz ki; eski hayatınızda sizi zoraki bir düzene sokan dış etkenlerin yerini, aşkla bağlı olduğunuz ve tamamen içinizden gelerek uyduğunuz o ‘romantik disiplin’ almış.
İçimizde Bilmediğimiz Bir Atlantis Var
Bence kendinizi en iyi bu zamanlarda tanıyorsunuz çünkü içinizde kurduğunuz monolog, kendizi daha iyi tanımanızı sağlıyor. Sadece dışarının değil, esas içinizden gelen onayın sizi dengeye taşıdığını hissediyorsunuz. Mizacınızın, gerçekte kim olduğunuzun tam anlamıyla farkına varıyorsunuz.
2023 yılında, büyük hedefler koymadan başladığım yazma yolculuğum, bugün bir e-kitap ile meyvesini verdi. Başlarken aklımda bir kitap yazmak yoktu. Ancak yazılar biriktikçe zihnimde yeni kapılar açıldı ve bana sadece o kapılardan dışarı çıkanları derlemek kaldı. Yazdıkça zaman kavramının değiştiğine şahit oldum. Şimdi zihnimde kelimeler uçuştukça, atıl duran anılarımın üzerine konuyor. Bir çiçeğin polenlerini taşıyan arılar gibi, sözcükler de kavuşmak isteyen hatıralarımı birbirine bağlıyor. Canlanan geçmişim, önümdeki farklı bir geleceği aydınlatıyor ve ben yazıyorum.
Zihnimdeki bu kayma, beni 2026 yılında ikinci bir kitap yazma sözüne yönlendiriyor. Para kazanmak ne kadar değerli olursa olsun, insanın kendi içinde yaptığı o eşsiz keşif hiçbir ölçüyle kıyaslanamaz. Şunu anladım ki; içimizde ne tür gizler barındırdığımızı gerçekten bilmiyoruz. Yaşamın, hiçbirimizi ayırt etmeden hepimizden bir beklentisi var. O öylesine büyük ki, kurduğu düzende hepimize bir yer açıyor.

Bundan üç yıl önce, ‘eski benden’ yeniye geçtiğimde hedefim klasik olanlardan çok farklıydı. Kalan ömrümü düzenin dayattığı kriterlerle değil, kendi değerlerimle yönetebileceğim, üzerinde kendi irademin hakim olduğu o ‘son alternatif hayatı’ —belki de ilk gerçek hayatımı— özgürce yaşayabilmek.
Bugün yoluma doğduğum kişi olarak değil, yeni biri olarak devam ediyorum. Ve bu yolculuğu nasıl bir insan olarak tamamlayacağım hakkında en ufak bir fikrim yok.
Son Sözler
Hayata önümüzde milyonlarca seçenekle başlarız. Bunlardan birini seçtiğimizde, o devasa havuzdan sadece bir tanesi eksilir. Seçenekler sonsuz olsa da, onları bizim için asıl sınırlayan şey ömrümüzün süresidir. Milyonlarca ihtimal içinden koca bir ömür boyunca belki sadece üç, belki beş tanesini gerçeğe dönüştürebiliriz. Son seçeneğimizi ise bu hayattan ayrılırken tüketiriz. Yani ne yapacaksak, bize tanınan o sınırlı sürenin içinde yapmalıyız.
Bu yüzden, rüzgara kapılıp giden sözlerimiz veya fırsatlarımız için üzülmeyelim; masada kalanlar için sevinelim. Hayat, masada kalanlardan bize mutlaka bir mesaj fısıldar; geçmiş pişmanlıklardan yeni yollar türetebileceğimizi hatırlatır.
Bizi mutluluğa götürecek yegane şey, içsel dengedir. Nasıl ki bir organımız aksadığında vücudumuz ‘hata mesajı’ verirse; duygularımızdaki aşırılıklar veya yoksunluklar da bizi hatalara sürükler. İç dünyamızdaki huzursuzluk, organlar arasındaki dengeyi sağlayan kimyasal reaksiyonlarda düzensizliğe yol açar. Görmediğimiz için hafife aldığımız o iç dünya, ihmal edildiğinde kendini stres ve hastalık olarak gösterir. Bu da hem kendimiz için hem de yaşadığımız dünya için kötü sonuçlar doğurur.
Oysa duyularımızla dış dünyadan aldığımız uyarıları, iç dünyamızda iyi işleyebilirsek bir sonraki adımı daha emin atarız. Ancak iç dünyamızın işlem kapasitesi derinleştikçe bu mümkün olur.
Şunun farkındayım: Hayat işbirliğine olabildiğince açık. Ondan bir şey istiyorsak, bize verecektir; ama bu bizim ne kadar samimi, kararlı ve istekli olduğumuza bağlıdır. Bu sebeple ben, kendi arayışıma devam ediyorum. Muhasebe defterimde kâr ve zararı gösteren o son çizgi çekilene kadar da bu yolculuk sürecek.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın. Bültenimize katılarak özel dosyanızı hemen indirebilir ve her hafta zihin açıcı yeni içeriklerden ilk siz haberdar olabilirsiniz.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz