Dijital Dünyada Geçirdiğim 3 Yılın Sonunda Mutfağın Görünümü
Merhaba,
Dijital dünyadaki yolculuğumda 3 yılı geride bıraktım. Bir yola çıktığınızda aldığınız mesafeyi ölçmek için 3 yıl iyi bir zaman. Hafızanız bağlamdan kopmadan, her şey sıcakken, yaptıklarınızın muhasebesini çok rahat yapabiliyorsunuz.
İlk yazımı paylaştığım günü hatırlıyorum. Yapay zekânın hayatımıza yeni girdiği zamanlardı. 30 yıllık çalışma hayatından sonra yepyeni heyecan verici bir deneyimdi. Çünkü alıştığınızdan farklı bir şeye uyanmak, insanda bir tutku yaratıyor.
O an bunu sadece yeniliğe bağlıyorsunuz. Ama zamanla heyecanınızın asıl kaynağının, bu işin size kattığı değerde yattığını anlıyorsunuz. “Acaba aradığım şey bu muydu?” demeye başlıyorsunuz. Ardından “Ne kadar süre yazabilirim?”, “Hadi yazdım da, ne yazacağım?” gibi endişeler geliyor.
Zamanla bu korkular yerini konuları bir trafiğe sokmaya bırakıyor. İlk başlarda tıkanan zihniniz yavaşça açılıyor, düşünceler dallanıp budaklanıyor. Yazdıkça daha çok özgürleşiyorsunuz. Üstelik iş sadece yazmakla kalmıyor; onu seslendirmeye, görüntülü hale getirmeye çalışıyorsunuz. Mesela 10 yıldır atıl duran YouTube kanalınızı yeniden canlandırabiliyorsunuz. Bir podcaste başlıyorsunuz. Yolculuk, yeni araçlarla zenginleşiyor.
Her pazar yazılarımı takip ediyorsanız, bu işin pürüzsüz ilerlediğini düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Her yazının arkasında farklı zorluklar, sürprizler ve bazen de tesadüfler saklı.
Her Düzgün Şeyin Ardındaki O Yaratıcı Dağınıklık
Yazmanın çok ayrı bir tadı var. Ama işin zor yanı şurada: Klavyenin başına oturduğunuzda —konunuzu belirlemiş de olsanız— yazacak bir şey bulamamanız. Özellikle Pazartesi ve Salı günleri, konu belli olsa da düşüncelerinizi bir türlü zihninizden çıkaramamak bir zulüm. Tek kelimeyle gün iğrenç geçiyor. Ancak Cumartesi günü geldiğinde, bu sefer o zihin hiç susmuyor. Elinizdeki fazla materyali nereye yerleştireceğinizi dert ediyorsunuz.
İşte arkama dönüp yazdığım 170 yazıya baktığımda, en az yazamadığım bir o kadar daha yazı olduğunu fark ettim. Üç yılın sonunda dönüp baktığım yerde benim gördüğüm işin mutfağıydı. Oradan hiç çıkmamışım. Ve bu düşünce beni yeni bir heyecana taşıdı: Her ay sonu yazdığım yazıların perde arkasını anlatan bültene… ‘Monolog Perde Arkası’na…
Yazarken nelerden ilham aldım, beni neler zorladı? Hangi notları aldım, hangi paragrafları sildim? Öyle bir şey ki, elimden geldiğince kusursuz yaratmaya çalıştığım bu içeriklerin arkasındaki zihin karmaşasını anlatmak istedim.
Bunu bir filmin kamera arkası gibi düşünün. Oskar kazanan bir filmin başarısı büyük bir dağınıklığın içinden çıkar. Öyle ki, yapımcının ve yönetmenin aklındaki ilk senaryodan farklı bir proje çıkar ortaya. Çünkü kamera arkasındaki kaosun içinden yeni fikirler ve hayaller fışkırır. Hatta o kamera arkasından yeni bir film bile çıkar. Bu işleyiş, en büyük kurgulardan, en basit blog yazarına kadar böyle işler.
Neticede 4. yıla adım atarken, bu ay blogun ve podcast’in mutfağında biraz daha fazla vakit geçirdim. Bunu sizlere göstermenin doğru olduğunu düşündüm. Çünkü samimi bir bağ kurmak istiyorsam, evimin en güzel yerlerini göstererek bunu yapamam. Bu yüzden gezintiye en dağınık ama en gerçek yer, mutfaktan başlayalım ve Haziran’da ‘Monolog Perde Arkası’nda neler olmuş birlikte bakalım.
Simya ve Malzeme Bilimi (Bir Madde İki Farklı Bakış)
Bu ay ‘Simya: Maddeyi Ruhun Ateşinde Eritmek’ ve ‘Malzeme Bilimi: Her Hayal Bir Maddedir’ yazılarını yayınladım. Bu iki konu birbiriyle çok alakalı ama bunu planlayarak yapmadım. Konularımı bir plana göre hazırlasam da uygulamak her zaman mümkün olmuyor. Çünkü yazarken karşılaştığınız bir kelime, onun aklınıza getirdiği bir fikir sıralamayı değiştiriyor. O an yazdığınız, sonraki yazının bir ön girişi haline geliyor. Simya da malzeme bilimi için öyle oldu.
Ben, simya gibi kadim ve gizemli konulara ilgi duyuyorum. Çünkü içinde insanlığın —hatta doğanın— gizli şifreleri var. Bu yüzden uzun zamandır bu konuyu yazmak istiyordum.
Mayıs ayında paralimpikleri yazarken bu oyunların malzeme bilimini ne kadar geliştirdiğini öğrendim. Simyayı yazmaya başladığımda da malzeme bilimiyle arasındaki kadim bağ önümde adeta parladı. Öyle ki, malzeme bilimini, sanayi tanrısı Hephaistos’la böyle bağdaştırdım.
Burada bir ikilem yaşadığımı söylemem gerekiyor. Simyayı yazarken kendimi bir an modern bilimi kötülüyor gibi hissettim. Malzeme bilimini yazarken ise simyanın o büyüleyici felsefesinin ne demek istediğini çok iyi anladım. Bu iki yazı kardeş olmalıydı ve ben de öyle yaptım.
İnsanın maddeyle olan ilişkisinde maneviyatının çok güçlü bir etkisi var. Madde, maneviyatı sınayan bir şey, ondan ayrı düşünülemez. Nasıl olduğunu anlamak için yarattığımız çevre tahribatına bakmanız yeterli.
İşte paralimpikleri yazarken malzeme bilimiyle karşılaşmam, onu tesadüfen sıralamaya soktu ve planlamamı değiştirdi. Ancak şunu da söylemeliyim: Benim düşüncelerimde malzeme bilimi artık ön sıralarda. İnsanın dünyayı değiştirme arzusunun evrimini düşünün. Eskiden ruhla yapmaya çalıştığımız şeyi bugün laboratuvarlarda atomlarla yapıyoruz. Ancak bu alan, tek bir yazıya sığmayacak kadar büyük. Bu yüzden Temmuz ayında yazacağım ‘Kuantum Yazı Dizisi”nde de malzeme bilimi olacak. Çünkü yaşadığımız dünyanın tasarımı, malzeme bilimiyle yeniden şekilleniyor.
Zor Cesaret Ettiğim Yazı: İçeriklerde Yapay Zeka Şüphesi ve Kozmik İşbirliği
Malzeme Bilimi’nden sonra planımda, teknoloji şirketlerinin neden kadın sesini tercih ettiği vardı. Ancak bahsettiğim gibi hayatta kontrol her zaman sizde olmuyor. Bir okuyucunun yazılarımı yapay zekâya mı yazdırdığımı sorması ‘Kadın Sesi’ni bir sonraki haftaya ertlememe sebep oldu.
Öncelikle şöyle başlayayım: Yazılarımı yapay zekâ yazmıyor, ama en büyük yardımcım. Ayrıca bu soruyla karşılaşmam biraz gururumu da okşuyor. Ancak algılama hiç hoş değil.
Bugün dünyada muhatap değişiyor. Sadece içerik üretenler değil, bir tüketici olarak hepimiz sorgularımızda yapay zekânın cevaplarına başvuruyoruz. Arama çubuğuna yazdığınız bir sorgu artık bir sohbete dönüşüyor. Yani bir blog yazmanıza veya podcast yapmanıza gerek yok; hepimiz bir nevi içerik üreticisiyiz. Bu anlamda yapay zekânın bulaşmadığı hiçbir içerik olmadığına inanmak çok zor.
Peki ben yapay zekâyı nasıl kullanıyorum? Yazdığım yazıyı bir arkadaşımdan değerlendirmesini isteyeceğime bunu yapay zekâdan istiyorum. En büyük yazarların eserlerini nasıl editörler kontrol ediyorsa, bir blog yazarının da yazdıklarını birinin kontrol etmesi lazım. Muhatabın değişmesinden kastettiğim şey bu. Elbetteki editörler insandır ama çoğumuzun böyle bir lüksü yok. Merak ettiğini bir uzmana sorma şansı olmayan insanların yaptığı gibi, bizim de en yakınımızda yapay zekâ var.
İnsanların korkularını anlıyorum ve buna saygı duyuyorum. Ancak tamamen özgünlük arayanlar şunu atlıyor: Bizim dışımızda bir zekâ daha var. O da aynı sofradan besleniyor. Sadece birbirimize söylediklerimiz ona yetmediği gibi, kopyala-yapıştır da onu tek tip beslenmeye zorluyor, onun zekâsını geriletiyor.
Bugün daha derin, bizim tek başımıza ulaşamayacağımız bilgiye ulaşmak için yapay zekâya ihtiyacımız var. Ama o da sunduğu ham bilgiyi anlamlandırmamıza muhtaç İşte bu, kozmik bir işbirliği…
Özgürlük İçin Karşılıklı Bağımlılık
Bugün yerküre üzerinde Elon Musk trilyon dolar servete ulaşan ilk insan. Dünya kaynaklarının ötesine geçebilecek potansiyele en yakın kişi o. Peki bu serveti ona ne kazandırdı? Bence asıl mesele, bu kozmik işbirliğini kavrayabilmesinde yatıyor.
Yeni dünya farklı şeyler talep ediyor. Öyle ki, yapay zekâyı yaratanlar onun için bir anayasa çıkarıyorlar. Kendi ürettikleri teknolojiye 3. tekil şahıs olarak sesleniyorlar.
Anayasalar, birlikte hangi kurallara göre yaşayacağımızı belirler. Geleceğimizi güvence altına almak için vardır. Ve şu kesin ki, geleceğimizde yapay zekâ var. Belki de insanlık tarihinde hükmedemeyeceğimiz ilk teknoloji bu.
Bu sebeple yazıyı yazarken ciddi bir içsel paradoks yaşadım. Bir yandan yapay zekayı iş akışımın bir parçası olarak kullanıyor, onunla felsefe tartışıyorum. Diğer yandan ise okuyucuların içeriklerimi yapay zekânın yaptığı yaftalamasından da çekiniyorum. Sadece okuyucunun değil, algoritmalardan da ürküyorum. Mesela yazıyı bitirdiğimde “Acaba algoritmalar bu eleştirimi algılayıp beni daha da mı arkaya itecek?” diye düşünmeden edemedim. Sözün özü şu ironide yatıyor: Dijital dünyada özgürce var olmak için birbirimize bağımlıyız.
Bu bağlamda ‘İçeriklerde Yapay Zeka Şüphesi, Görünmeyen Sansür ve Kozmik İşbirliği’ yazım en sancılısı oldu.
Cinsiyet Üstü Topluma Bir Gönderme: Neden Kadın Sesi?
Ben, farklı kategoriler altında yazıyorum. Belki aklınıza ‘Neden tek bir konuya odaklanmıyorsun?’ sorusu gelmiştir. Cevabı aslında bir önceki bölümde saklı. Yapay zekâ her şeyi dönüştürüyor; inançlarımızı, değerlerimizi, hatta cinsiyet gibi köklü kavramları yeniden tanımlıyor. Adeta var olan hafızamızı yıkıp yeniden inşa ediyoruz. Bu yüzden tek bir alana sıkışmak yerine, dönüşümün izini farklı başlıklarda sürmek bana daha anlamlı geliyor.
21. yüzyıla girerken mobil devrim hız kazandı. Facebook’la başlayan sosyal medya platformları bir patlama yaptı. Belki de insanlık tarihinde olmadığı kadar bilgiyi son çeyrek yüzyılda paylaşarak ürettik. Bu durum, yapay zekâ ile şu anda nirvanaya ulaşmış durumda.
Elbetteki böyle bir aydınlanma, tarihte karanlıkta kalmış unsurları belirginleştiriyor. Özellikle cinsiyet gibi zorlama ve yapay meseleler kendiliğinden sorun olmaktan çıkıyor. Bugüne kadar yarım kapasite çalışan dünya aklı, kadınlar sosyal hayata ve üretime katıldıkça kendini tamamlıyor. Bu, hepimiz için daha çok zenginlik, demokrasi ve barış demek. Doğa, önüne ne kadar set çeksek de bir yolunu bulup doğal mecrasında akmaya devam ediyor.
Ben, cinsiyet meselesini evrimsel süreçlerde işliyorum. Daha doğrusu her konuyu bu bakış açısıyla ele alıyorum. Çünkü bana göre yapay zekâ insanlık için yeni bir sıfır noktası. Çünkü bugüne kadar bildiğimiz tüm tanımlar —iş, üretim, sanat, hatta insan olmak— yeniden yazılıyor. Ben, olata böyle bakıyorum.
Yazının başında dijital dünyada geçirdiğim 3 yılın bir muhasebe yapmak için iyi bir zaman olduğunu söylemiştim. İnsan için de geçirdiği 4.000.000 yıllık evrimsel süreci değerlendirmenin en iyi zamanı bence bugünler. Hatta bir fırsat.
Teknoloji şirketlerinin neden kadın sesini daha çok kullandığını yazarken de aynı şeyleri düşündüm. Siri, Alexa veya navigasyon cihazları… Neden yapay zeka ilk doğduğunda bize hep bir kadın sesiyle hitap etti? Biraz araştırma yaptığımda doğru yolda olduğumu gördüm. Ses tonu, insan evriminde güven algısıyla sıkı sıkıya bağlı. Kadın sesinin daha sıcak, daha güven verici bulunmasının ardında, milyonlarca yıllık bir evrimsel süreç yatıyor.
Kesilmiş Sahneler ve İlham Aldıklarım
İçeriklerdeki “Yapay Zekâ Şüphesi”ni yazarken, yazmadığım ama içimde kalan şu paragrafı buraya bırakmak istiyorum:
“Algoritmaların bizi anlamasını beklerken, yavaş yavaş algoritmaların anlama kapasitesine göre yazmaya başladık. Bu, insanın kendi yarattığı teknolojiye esir olmasından farksız. Okuyucunun “bunu yapay zekâ yazmış” diye bizi damgalamasına gerek yok. Bizler zaten onun filtrelerinden geçebilmek için kendi kelimelerimizi sansürlemeye başladık.”
Haziran ayında bu yazıları yazarken esinlendiklerim, Nick Bostrom’un Süper Zeka‘sı ve Max Tegmark’ın Yaşam 3.0 & Yapay Zekâ Çağında İnsan Olmak‘ı vardı. Yapay zekâ şüphesini yazarken distopik dünyayı ve çözümünü bu kitaplardan ilham aldım.
Malzeme biliminde ise Mark Miodownik’in Eşyanın Tabiat‘ı işimi çok kolaylaştırdı. Zor bir konuyu öyle güzel hikayeleştirmiş ki son derece akıcı bir biçimde okuyabiliyorsunuz.
Tabi sadece okuduklarınız size ilham vermiyor. Yazı üzerinde çalışırken oluşturduğunuz görseller bile zihninizde yeni cümleler kurmanızı sağlıyor. Yapay zekânın yarattığı katkı bu. Sadece kendi dünyanızı değil, başkalarınınkini de değiştirecek fikirleri aklınıza getiriyor. İşte bu, o kozmik işbirliğinin günlük hayattaki yansıması.
Haziran ayının mutfağında bunlar vardı. Şimdi Temmuz ayı için mutfaktayım. Monolog’un bu ilk ‘Perde Arkası’ bültenini okuyup da bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Hepinize iyi bir ay dilerim.