Türkiye’de krizlerin temelinde, daha fazlasını alamamak değil, ganimet ekonomisine karşı bir alternatif güç yaratamamak yatıyor.
Türkiye, Şapkadan Tavşan Çıkarmaya Çalışıyor
Bir krizler ülkesinde yaşıyoruz. Eğer bir ülkede krizler süreklilik gösteriyorsa sorun rakamlarda değil, bölüşümde adaletin bozulmasından kaynaklıdır. Hatta krizi kronikleştiren unsur, bütün olanları rakamlara sığdırmaya çalışmaktır diyebiliriz. İnsana dayalı bir ekonomik sistemin içinden insanın kendisini çıkarırsanız o sistemin belki neoliberalizm gibi bir adı olabilir ama içeriği boştur.
Açlık duygusunu hangi rakamla izah edebilirsiniz? Ya da bir kod dizisiyle tanımlayabilir misiniz? Ancak bir insana benliğini unutturursanız, ait olduğu sınıf bilincini hafızasından silerseniz, bütün sorunun rakamlarda olduğuna inandırabilirsiniz.
Bu bağlamda Türkiye’nin bir krizler ülkesi olması onun kaderi değil, sorunu doğru tespit edemiyor oluşundandır. Yaratılan karakterler sahte olunca bir illüzyon içinde yaşıyoruz. Bugün bir emeklinin ayda 20.000 lirayla yaşamaya çalışması ya da bir yöneticinin en son teknolojileri alabiliyor oluşu Türkiye’nin gerçeğini yansıtmaz. Bu olsa olsa alternatif bir gerçeklik, bir illüzyondur. Türkiye alternatif bir gerçeğe çözümler bulmaya çalışınca akılcı politikalar yerini adeta sihire bırakır. Çünkü sınıfsal gerçekliğimizi yansıtmayan bir siyaset, gerçekçi çözümler üretemez.
Gerçekte Hangi Sınıfı Temsil Ediyoruz?
Bugün sokaktaki herhangi birine hangi sınıfa mensup olduğunu sorsanız; muhtemelen önce gelirini hesaplayacak, sosyal statüsüne bakacak ve ardından ‘alt, orta veya üst sınıf’ gibi, aslında gerçeği tam temsil etmeyen terimlerle bir cevap verecektir. Yine de içinde bulunduğumuz derin ekonomik kriz nedeniyle birçok kişi, farkında olmadan ‘doğru’ cevabı da verebilir. Çünkü toplumun büyük çoğunluğunun, bugün kendi emeğinden başka satacak hiçbir değeri kalmamıştır. Ancak bu ‘doğru’ cevap, yerleşik bir sınıf bilincinden değil, içinde bulunduğumuz çaresizlikten kaynaklıdır.
Gerçek anlamda hangi sınıfa ait olduğumuzu belirleyen şey, ne kadar kazandığımız değildir. Belirleyici olan, üretime hangi faktörle katıldığımız ve milli hasıladan hangi öğeyle pay aldığımızdır. Eğer sürece sermayenizle katılıyorsanız burjuvaziye, yalnızca emeğinizi satarak pay alıyorsanız emeği temsil eden sınıfa (proleter, işçi) dahilsinizdir.
Peki orta sınıfı kimler oluşturur? Sosyolojik olarak gerçek orta sınıf; esnaf, küçük çiftçi veya kendi emeğini mülküyle birleştiren ara kesimdir. Yani orta sınıfı var eden şey yüksek maaşlı beyaz yakalılar değil, mülk edinebilen bu küçük üreticidir.
Bu noktada kritik bir ayrım yapmak zorundayız. Devasa şirketlerin üst düzey yöneticileri, her ne kadar ‘maaş’ alsalar da, konumları gereği kol ve beyin işçilerinden niteliksel olarak ayrılırlar. Onlar, emeğin değil sermayenin doğrudan birer uzantısı ve ayrılmaz parçasıdırlar. Bu nedenle sadece yüksek gelirleri yüzünden değil, üretimdeki yapısal rolleri gereği de emek gelirlerinin dışında tutulmalıdırlar.
Kendi konumunu bu netlikle tanımlayabilen birey, sınıfının farkındadır.
Tanımlar Unutulduğunda Gerçek Değişir, Sorun Büyür
Kapitalizmin temelinde şu kural yatar: Üretime sermaye ile katılan, bunun karşılığını ‘kâr’ olarak alır. Ancak bu kâr, gökten zembille inmez. Kâr, emek kesiminin ürettiği toplam değerin, yaşamını idame ettirmesi için verilen ücreti aşan kısmıdır. Yani kâr, özünde bir **’artık değer’**dir.
İşçi, kendi ücretini karşılamak için gereken süreden daha fazla çalışır. Bu fazla süre zarfında üretilen değer, sistemin mülkiyet yapısı gereği sermaye sahibine kalır. Sermaye, bu artı değere sömürü yoluyla el koyar. Burada ‘sömürü’ kelimesini ahlaki bir itham olarak söylemiyorum. Aksine, sistemin çarklarının dönmesini sağlayan teknik ve yapısal bir zorunluluğu tarif etmek için kullanıyorum.
Ancak bugün Türkiye’de bu sınıfsal gerçekliğin üzerinin kalın bir örtüyle kapandığını görüyoruz. Sınıf bilincinin yok olması, bölüşümün de doğasını değiştiriyor. Üretimdeki yerimizi, milli hasıladan aldığımız payla değil, cebimizdeki parayla ve harcama kapasitemizle ölçüyoruz. Toplumda ne kadar çok tüketiyorsak o ölçüde ‘sınıf atlıyormuşuz’ gibi sahte bir manzara hakim oluyor. Oysa sömürü ve bölüşüm mekanizmaları görünmez kılındığı için, sadece parası olanın ‘üstün’ olduğu, toplumun ‘parası olanlar ve olmayanlar’ şeklinde ikiye ayrıldığı sığ bir algı oluşuyor.
Oysa belirleyici olan, harcanan para değil, üretim sürecindeki konum ve ortaya konan değerdir. Emek ve sermaye, güç dengesi bakımından eşitsiz görünse de, sistemin varlığı için eşdeğer derecede hayatidir. Emek, fonksiyonel olarak sermaye kadar değerlidir; çünkü sermayeyi harekete geçiren odur.

Peki, Türkiye’de bu farkındalık neden bu kadar zayıf? Neden bizde kavga ‘üretimdeki hak’ üzerinden değil de ‘kimlikler’ üzerinden yürüyor? Bunu, bahsettiğimiz anlamda bir sınıf çatışmasının yaşanmadığı imparatorluk mirasında aramalıyız…
Devletin Gölgesinde Sınıfsızlık İllüzyonu
Bu sınıfsal körlüğün kökenlerini anlamak için II. Mahmut döneminin sonlarına bakmamız gerekir. Batı’da görev yapan Osmanlı elçileri, orada bir şeyi fark ettiler. Güçlü ve modern bir devlet kurmanın yolunun, tebaanın mülkiyet haklarını garanti altına almaktan geçtiğini anladılar. Ayrıca eğitimi tabana yayarak bir ‘orta sınıf’ inşa edilmeliydi. Batı’da orta sınıf, feodal yapıyı kırarak zenginliği tabana yayan ve monarşiyi hukukla sınırlayan temel güçtü.
Ancak Osmanlı’da tablo bambaşkaydı. Burada zenginlik, üretimden veya ticari başarıdan değil; mevkiden geliyordu. Yani iktidar, zenginliğin yegane kaynağıydı. Servet birikimi kurumsal bir süreklilikle değil, askeri başarılar veya devlete yakınlıkla oluşuyordu. İşlenebilir toprakların büyük bölümünün devlet denetiminde olduğu bu sistemde; zenginlik ancak devletin ‘onayı’ varsa meşruydu.
Batılı kapitalist toplumların aksine Osmanlı’da statü, gelirden daha belirleyiciydi. Toplum; ‘koruyucular’ (askeri-bürokratik seçkinler) ve ‘yönetilenler’ (reaya) olarak ikiye ayrılmıştı. Bu düzeni sarsacak bağımsız bir sınıfın varlığı, devletin bekası için sakıncalı görülürdü. Öyle ki, devlet memurları yüksek maaşlar alsalar bile, öldüklerinde servetleri müsadere edilirdi. Bu durum, birikmiş sermayenin nesiller boyu aktarılmasını engellemiştir. Dolayısıyla bağımsız bir burjuvazinin ve özerk bir şehir kültürünün doğmasına izin vermemiştir.
Sonuç olarak Osmanlı halkı, Batı’daki benzerlerinin aksine politik bir duruş sergileyecek kurumsal güce ve ‘sınıf bilincine’ hiçbir zaman kavuşamadı. Cumhuriyet’in devraldığı miras da buydu. Kemalizm dahil, Türkiye’deki tüm siyasi akımlar için ‘sınıf çatışması’ fikri, mülkiyetin tasfiyesinden bile daha tehlikeli görülmüştür. Nitekim Atatürk, bu konudaki fikrini şu sözlerle aktarır:
“Türkiye Cumhuriyeti halkını farklı sınıflardan meydana gelmiş olarak değil de meslek grubu üyeleri arasında bölünmüş bir topluluk olarak düşünmek temel ilkelerimizden biridir.“
Bu anlayış, toplumu çatışan sınıflar olarak değil, uyumlu bir organın parçaları olarak kurguladı. Ancak sınıfların yok sayılması, sömürünün yok olması anlamına gelmiyordu. Aksine, sömürünün görünmez kılınması, hukukun iktidar kavgasının bir aparatı haline gelmesi demekti.
Devletin Ganimet Sofrası ve ‘Kurt Kanunu’
Cumhuriyet’in ilk yüzyılı, kağıt üzerindeki ‘sınıfsız toplum’ idealinin, pratik hayatta ‘devlet eliyle zengin yaratma’ çarkına dönüşmesinin tarihidir. Bu süreçte sistemin dışına itilen, pay alamayan geniş kesimlerin umutsuzluğu vardır. Devletin imkanlarıyla palazlanan küçük, seçkin bir azınlığa karşı derin bir öfke beslemişlerdir. İşte tam bu noktada yolsuzluk, bireysel bir hata olmaktan çıkıp kurumsal bir yapıya dönüşür.
Kemal Tahir, Türkiye’nin bu en köklü yarasını Kurt Kanunu kitabında işler. Romanda Kara Kemal’in ağzından adeta bugünü anlatan manzarayı şöyle anlatır.
“Doğulu toplumlarda bütün kalkınma çabalarının gerçek celladı Batı sömürüsüdür. (…) Devlet gücünü kullanarak yerli zengin yetiştirmeye sapıldı mı bunun bizim gibi memleketlerde üst idareci kadrolara sıvaşmaması mümkün değildir. (…) Bunlar hiçbir zarara katılmadan işin kaymağını yiyerek Batı anlamında kapitalist olamazlar. Bunlar ne kadar çok zenginleşirlerse devleti o kadar çok didiklerler. İçinde bulundukları şartlar dolayısıyla sınıf şuuruna varamadıkları için kendi devletlerini kurmaya yönelemezler. Batı anlamında sınıf karakteri olmayan, enikonu sahipsiz devleti kendi hesaplarına çalıştırıp soymayı çıkarlarına çok daha uygun bulurlar.“
Bu saptama, bugünü anlamak için anahtar niteliğindedir. Çünkü bugün de aynı tarihsel kodların izini sürüyoruz. Dünün seçkinleri üzerinden dönen bu çark, bugün farklı isimlerle ve farklı ‘baskı araçlarıyla’ dönmeye devam ediyor. AKP öncesi ile sonrası arasındaki temel fark, düzenin değişmesi değil, ganimet sofrasına oturanların kimlik değiştirmesidir.
Neoliberal politikalar, bu eski Osmanlı ve erken Cumhuriyet mirasını modern bir makyajla cilalamıştır. Sınıf bilincinden yoksun, ancak devlet korumasıyla ‘kapitalist’ olmuş bu yeni elitler; üretmek yerine ‘devleti didiklerler’. Sonuç ise kaçınılmaz bir kısırdöngüdür. Ekonomik krizler, aslında bu devlet didikleme ve kaynakların verimsiz paylaşımının birer patlamasından ibarettir.
Şirketleşen Devlet ve ‘Vurgun’ Ekonomisi
Bu sınıfsal çarpıklık, kendini ‘burjuva’ olarak tanımlayan kesimin de aslında uzun vadede kendi bindiği dalı kesmesine neden oluyor. Tarihi boyunca varlığını devlet sırtından gerçekleştirdiği servet transferlerine borçlu olan Türkiye burjuvazisi için özelleştirme, üretken bir yatırım alanından ziyade çekici bir ‘vurgun ve avanta’ sahasına dönüştü. Ortaya çıkan sonuç; rekabete dayanıksız, katma değer üretemeyen ve varlığını siyasi iktidarın kendine vereceği ihalelere bağlamış ‘ilkel’ bir sermaye sınıfıdır.
Bugün bir Alman girişimci, asgari ücret arttığı için batacağını iddia etmez; çünkü gücünü verimlilikten alır. Ya da İngiltere’de hiçbir siyasetçi, iktidardan gitmeyi ‘ülkenin bölünmesi’ ile eşdeğer tutmaz. Çünkü orada devlet, kişilerin veya kliklerin değil, oturmuş bir sınıf iktidarının kurumsal güvencesidir.
Türkiye’de ise 1980 sonrası, bu yapı daha da yozlaştı. 1960-1980 arası nispeten sektörleri ve ana grupları temsil eden olgun bir sınıf iktidarı arayışı vardı. Ancak Özal ile başlayan ve AKP ile zirveye ulaşan süreçte devlet, seçilmiş iş adamlarına avanta aktarma mekanizmasına dönüştü. Bu dönemde devletin mali krizlerine hep sermaye lehine çözümler arandı. Sermayenin vergi yükü hafifletilirken, fatura bordrolu çalışanlara kesildi.

tarihi gerileme, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi ABD ile benzerlik göstermektedir.
Kamu açıkları ise trajik bir kısırdöngüyle kapatıldı. Devlet, sermayeyi vergilendirmek yerine ondan yüksek faizle borç aldı. Yani sermaye, ödemediği vergiyi devlete borç vererek bir kez daha kâr etti.
Türkiye’deki durum, geleneksel anlamda bir ‘sermaye birikimi’ değildir. Bu süreç, halkın ortak malı olan kamu varlıklarına el koyma yoluyla gerçekleşen bir ‘servet transferi’dir. Sağ iktidarların devleti bir ‘şirket’ gibi yönetme iddiası, aslında Osmanlı’nın bozuk bir uyarlamasıdır.
Bugünkü iktidarın, halkı adeta bir çalışanı gibi görme eğilimi var. Oysa devlette patron olmaz; memurun amiri olur ama işvereni olmaz. Sosyal devletin tasfiyesiyle birlikte bu ayrımın doğası değişti. Örneğin; ‘aile hekimliği’ modeliyle hekim ile hemşire arasındaki meslektaşlık hukuku, bir nevi ‘patron-işçi’ ilişkisine dönüştü. Emeğin bu denli meta haline getirilmesi, dünün meslektaşlarını birbirinin kazancını gözeten rakipler haline getirdi. Bu durum toplumsal ve mesleki barışı aşındırdı.
Sonuç olarak bugün Türkiye, hâlâ Osmanlı’da olduğu gibi, zenginliğin üretimden değil ‘iktidara yakınlıktan’ geldiği bir düzenin sancısını çekiyor. İktidarlar, kadroları şişirerek ve rantı besleyerek enflasyonu kronikleştirirken, halkın payına ise sadece hayat pahalılığı düşüyor. Sınıf, sömürü ve devlet tanımlarını doğru yapmadığımız sürece, krizler sadece isim değiştiriyor ama asla bitmiyor.
Altın Çağ’dan Neoliberal Parazitliğe
Tüm bu anlattıklarımız, tarihin beklenen bir sonucu değildir. Aksine dünya ve Türkiye, sermaye ile emeğin birbirini dengelediği, bölüşümün nispeten daha adil olduğu dönemlere de tanıklık etmiştir. Bugün içinde bulunduğumuz buhran, kapitalizmin 1945-1970 yılları arasındaki o meşhur ‘Altın Çağı’ndan sonra türetilen neoliberalizm dalgasının bir ürünüdür.
ABD’de verimlilik ile ortalama işçi ücretleri arasındaki fark, profesyonellerin maaşlarına ve hissedarların kârlarına gitti.
Kapitalizm, kuşkusuz insanlığı Orta Çağ’ın durağanlığından çekip çıkarmış, sanayileşmeyi ve teknolojik devrimleri tetiklemiştir. Ancak çıplak özü, kontrol edilmediğinde vahşidir; sınırsız ve insafsız bir kazanç tutkusuna dayanır. Ekonomi politiğin kurucularından David Ricardo, 1817’de yazdığı Siyasal Ekonomi ve Vergilendirme İlkeleri’nde bu bölüşümün doğasını şöyle tarif eder:
“Toprağın yüzeyinden elde edilen tüm hasıla, topluluğun üç sınıfı arasında paylaşılır: Toprak sahibi, sermaye sahibi ve işçiler. Farklı toplum aşamalarında bu sınıflara; rant, kâr ve ücret adları altında tahsis edilecek paylar farklı olacaktır. Bu bölüşümü düzenleyen yasaları belirlemek, politik iktisadın temel sorunudur.“
Ricardo’nun bu perspektifine göre, sınıflar ile bölüşüm arasında organik bir bağ vardır. Kim olduğunuzu, üretim sürecinden aldığınız ‘payın adı’ belirler. Oysa bugünün dünyasında toplum, bu sahici sınıflar yerine ‘en zengin %1’ veya ‘en yoksul %10’ gibi soyut, ruhsuz istatistiklere indirgeniyor. Köylünün, işçinin, büro çalışanının veya yöneticinin üretimdeki gerçek yerini ve toplumsal kimliğini rakamlar ifade ediyor.

For more information, see http://www.rug.nl/research/ggdc/dat
Daha da önemlisi, kapitalizmin bugün geldiği nokta bir meşruiyet krizi yaratıyor. Üretim güçlerinin çatışarak da olsa ilerlediği ‘üretken kapitalizm’ yerini; üretmeden rant geliriyle geçinen, durgunlaşan ve agresifleşen ‘parazit bir kapitalizme’ bırakıyor.
Rantın üretimin önüne geçtiği, paranın paradan kazanıldığı bu yeni düzen, sermayenin kontrolsüzleşmesine ve toplum vicdanında sistemin meşruiyetini yitirmesine neden oldu. İşte Türkiye’nin kronik krizleri, bu küresel parazitleşmenin yerel kodlarla birleştiği o tehlikeli kavşakta düğümleniyor.
Tankların Gölgesinde Neoliberalizm ve Dilin Yozlaşması
Bugün yaşadığımız savrulma, küresel güçlerin yerel dirençleri nasıl ezdiğinin tipik bir yansımasıdır. Teknik devrimler ilerledikçe dünyadaki bağımlılık ilişkileri genişler. Her küçük dişli, büyük mekanizmanın çalışmasında hayati bir rol alır. Teoride bu durum refahın artması ve ulusların yakınlaşması demektir. Ancak gerçekte kurallar, her zaman o teknik ilerlemeyi elinde tutanın lehine işler. Bir ulus devletin bu devasa dalgaya tek başına karşı koyması zordur. İradesiyle uyum göstermediğinde ise devreye kaba güç girer. Türkiye için bu kuralların dayatılma biçimi, 12 Eylül 1980 askeri darbesidir.
Neoliberalizm, Türkiye gibi zenginliğin üretimden değil ‘iktidar eliyle’ dağıtıldığı ülkelerde çok daha yıkıcı bir hal alır. Kurumların kökleşmediği bu topraklarda liyakat, iktidara sadakatle yer değiştirir. Neoliberalizmin o zaten vahşi olan doğası, bir de ‘çift başlı hukuk’ yaratır. Bu, güçlüye esneyen, zayıfı ezen bir hukuktur.
1980 sonrası Reagan ve Thatcher rüzgârıyla dünyaya yayılan neoliberalizm, Türkiye’nin dış sermayeye olan bağımlılığını pekiştirdi. Doğrudan üretime ve istihdama dönük yatırımların yerini; borsa ve faiz gibi alanlarda dolaşan, ülke zenginliğini emip dışarı transfer eden ‘sıcak para’ aldı. Rasyonel planlama, yerini tasarrufları manipülasyonla eriten bir ekonomik akla bıraktı.
Sistemin içinden insanı çıkarıp, toplumu sadece bir ‘fiyat teorisi’ içine sıkıştırırsanız, ortada Ricardo’nun bahsettiği o onurlu ‘politik iktisattan’ eser kalmaz. İnsanlar kendilerini üretimdeki değerleriyle değil, sadece tüketim kapasiteleriyle tanımlamaya başladığında, güçlünün hukuku kaçınılmaz hale gelir.
Bu süreçte kelimeler de masumiyetini kaybeder. ‘Reform’, ‘serbest piyasa’ veya ‘piyasa dostu’ gibi kavramların ardında toplumsal bir yıkım beklemeye başlarsınız. Dilin bu yozlaşması, bugünkü siyasi iktidarın ‘zam’ yerine ‘fiyat güncellemesi’ demesine kadar uzanır.
Oysa bu zihniyetle kirlenen sadece kelimeler değildir. Zarar gören, o kelimelerin temsil ettiği gerçeklik, yani halkın sofrasındaki ekmektir. Eğer tanımlar kirlenmişse, iktidarların elinde yeni ‘cazip kelimeler’ stoku ne kadar büyük olursa olsun, hakikatle olan bağ çoktan kopmuş demektir.
Hafıza Kaybı ve Tüketim Afyonu: Sınıf Bilinci Nasıl Unutturuldu?
Devlet aygıtı, tarih boyunca sınıf mücadelelerinin siyasete yansımasıyla şekillenir. Ancak inandırıcılık bittiğinde, sözler artık niyetleri gizleyemediğinde; maskeler düşer, kaba güç devreye girer ve dünya otoriterleşmeye kayar. Bugünün neoliberal düzeninde gerçek anlamda bir ‘bölüşüm’ yoktur. Çünkü karşımızda artık yol gösteren bir iktisat değil; insanı sadece bir rakamdan ibaret gören, ruhsuz bir matematik vardır.
Bu düzende egemen sınıflar, neoliberalizmle kendi sınıfsal hafızalarını sürekli tazelerler. Oysa emeğin hafızası bilinçli bir şekilde silinir. Sermaye, tam da emeğin bu zayıf hafızasından beslenir. Örneğin, hafızası güçlü olan bir toplumda ‘Sarı Sendika’ olmaz. Geçmişini hatırlayan bir işçi, kendisine sunulan küçük jestlerle aslında neler kaybettiğini hemen anlar.
1980 öncesinde sendikaların yaptığı o devasa mitingleri ve sermayeyle yapılan o çetin pazarlıkları hatırlıyorum. İşçinin kendini gerçekten güçlü ve değerli hissettiği zamanlardı o günler. Bugün sermayenin uyguladığı bu vahşi baskı, aslında 1945-70 arasındaki ‘Altın Çağ’ın bilinçaltındaki uyarımlarıdır. Sermaye, örgütlü emeğin yeteneklerinin son derece farkındadır ve hangi sonuçları alacağını da çok iyi hatırlamaktadır.
Neoliberalizm, bize sınıf bilincini ve bölüşümü unutturdu. Karşılığında ise ‘pahalı bir kahve dükkanında oturabilme statüsünü’ verdi. Bize bir illüzyon sattı. Kredi çekerek, borçlanarak veya tüketerek sınıf atlayabileceğimize inandırıldık. Oysa bir işçi çocuğu, kendine ait olmayan bir dünyaya sadece tüketerek giremez. Kendi dünyasını ancak yeni değerler üreterek ve üretimdeki yerini sorgulayarak yaratabilir.
Eğer bir toplumda bireyler, elde edilen kârın aslında bir ‘artık değer sömürüsü’ olduğunun (yani kendi sınıfsal konumunun) bilincinde değilse; ekonomik krizlerin faturasını ‘dış güçlerde’ veya ‘şanssızlıkta’ aramaya devam ederler.
Biz kendimizi düşüncelerimizde yaratırız. Ancak üzerimize yapıştırmaya çalıştığımız o iğreti tüketim kimlikleri gerçekliğimize uymadığında, dış dünya bizi asla hayal ettiğimiz gibi görmeyecektir. Bölüşümde adaleti sağlamadan büyüme rakamlarıyla övünmek, dipsiz bir kuyuda su biriktirmeye çalışmaktan farksızdır.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
İktidarlar Sağa, Halk Sola Meylediyor
Bugünkü neoliberal politikalar, kapitalizmi, o her şeyi kırıp dökmesine hoşgörüyle bakılan ‘günahsız bebeklik’ dönemine, yani en vahşi başlangıcına geri döndürmeye çalışıyor. Oysa yüzyıllar içinde kurumları oluşmuş, hafızası şekillenmiş devasa bir sistemin hâlâ bir bebek gibi sorumsuz davranmasını beklemek en hafif tabiriyle saflıktır.
Kapitalizmin artık bir ahlakı ve tarihi sorumluluğu var. Çünkü onu yontan, ıslah eden ve insanileştiren şey, yüzyıllardır süregelen sosyal mücadelelerin birikimidir. Biz, kapitalizmin serbest bırakıldığında nasıl bir canavara dönüşebileceğini acı deneyimlerle öğrendik.
İnsan, tarihi boyunca kendi kurdu olmuş, kendi ‘Frankenstein’larını yaratma potansiyelini her zaman taşımıştır. Ancak şunu unutmamalıyız; kapitalizm, özünde sadece soğuk rakamlarla değil, insanların beklenti ve duygularıyla yönünü bulan bir sistemdir. İnsanı sistemin içinden çıkardığınızda, bu durum bizzat kapitalizmin kendi varlığı için bir engele dönüşür. Ücretlerin insafsızca baskılandığı bir ekonomide, alım gücü yok olduğunda rekabet kârları eritir. Bu yolun sonu, vahşi anlayışın duvara toslamasıyla sona erer. Bu ilkel modelde ısrar eden sermaye sahiplerini, kapitalizmin kendi dinamiği zaten tasfiye edecektir. Ancak sonucunda nasıl bir toplum oluşacağı da belirsizdir.
Bugün dünyayı yöneten seçkinler, sistemi sağa, daha otoriter ve korumacı bir yapıya kaydırmaya çalışıyorlar. Ancak halkların tabanında sola, yani bölüşüme ve adalete doğru sessiz ama derin bir meyil var. Bir düzeltme hareketine doğru yol alıyoruz.
Dünyada aslında bir ‘alternatif’ sorunu yok. Asıl sorun bu alternatifi hayata geçirecek cesur bir politik iradenin eksikliği. Gerçek bir çıkış; sözde ‘serbest piyasa’ masallarında değil, halktan yana ve güçlü bir planlama mekanizmasında gizli olabilir. Emekçi sınıfların figüran değil, aktif özne olduğu bir iktidar yapısı, bu politik dönüşümün belki de tek anahtarıdır. Özünde zıtlığa dayanan her diyalektik gelişimde olduğu gibi, bu çatışma kaçınılmazdır. Bu çatışmadan doğacak yeni sentez, makro iktisat ve siyaset açısından belki de en büyük umudumuzdur.
Yağmacı Kapitalizme Karşı Bir Hafıza Tazeleme: Arap Baharı’ndan Gezi Direnişi’ne
Bu umudun izlerini, dünyada Arap Baharı, Türkiye’de ise hiç kuşkusuz Gezi Direnişi’nde gördük. Korkut Boratav’ın da vurguladığı gibi; Gezi, basit bir doğa koruma hassasiyetinden öte, yağmacı kapitalizme karşı olgun bir sınıfsal tepkiydi.
Bu direniş, doğrudan burjuvaziye ve onun ‘ganimetçi’ devlet anlayışına karşı bir başkaldırıydı. Gezi ruhu, neoliberalizmin o meşhur ‘kazan-kazan’ pazarlıklarına veya kısa vadeli uzlaşma arayışlarına itibar etmedi. Aksine, ‘Her yer Taksim, her yer direniş’ sloganı; dolaysız, sınırsız ve gerçek bir demokrasi özleminin kolektif çağrısıydı.
Dönemin yöneticileri, alıştıkları o ‘maddi fayda’ odaklı zihin pratiğiyle direnişin ruhunu hiçbir zaman kavrayamadılar. “Taksim projesi hanginize zarar verdi? Neden karşı çıkıyorsunuz?” sorusu, aslında halkın onurunu ve kamusal alan üzerindeki hakkını idrak edememeleriydi. Mülkiyetin önünde yükselen bu yeni bilince ne kadar yabancı olduklarının kanıtıydı.
O gün, fiziksel mekân geri alınmış, protesto bastırılmış olabilir. Ancak Gezi, Türk siyasetini bir üst düzleme taşıyarak tarihteki büyük sosyal mücadeleler arasındaki yerini almıştır. Cumhuriyet’in demokratik birikimi bu süreçle derinleşmiş, bilincimizdeki çok seslilik tek tipleşmeye karşı büyük bir zafer kazanmıştır.
Son Sözler
Peki, bu tarihsel ve sınıfsal cendereden çıkış mümkün mü? Kuşkusuz mümkün, ancak bu çıkışın hem yapısal hem de zihinsel bir bedeli var. Neoliberalizm, dış bağımlılık ve borçlanma kanalları sayesinde emekçilere tehlikeli bir rüya sattı: Bölüşüm bozulurken bile artan tüketim.
Bugün bu rüyanın sonuna geldik. İktisatçılar, artık dış bağımlılığın aşılması için sermaye hareketlerinin gerçek bir denetimine, vergilemede adalete ve TL’nin itibarını sadece faizle değil, üretimle koruyan köklü bir planlamaya ihtiyaç olduğunu belirtiyorlar.
Ancak en ağır bedel, zihnimizde ödeyeceğimizdir. Bugün dar gelirli bir bireye “Çok paran olsa ne yaparsın?” diye sorduğumuzda aldığımız yanıt, “Araba alırım, ev alırım” olur. Oysa bu cevap sistemin bizi nasıl teslim aldığının bir kanıtıdır.
İnsanlar gelirlerinin artmasından ziyade, tüketim alışkanlıklarından vazgeçmeyi bir ‘acı’ olarak görüyorlar. Oysa bugün özendiğimiz hayatlar, geçici bir hazdan sonra gireceğimiz hapishanedir. Başkalarının hayatı, başkalarının parasıdır.
Gerçek bir alternatif, bize bir borç-tüketim sarmalı değil; gelir artışlarıyla sınırlı ama onurlu ve güvenceli bir yaşam vadetmelidir.
Son söz olarak; Türkiye’de krizlerin bitmemesinin sebebi, sadece rakamların yerinin değişmesi değildir. Gerçek kriz; kim olduğumuzu ve üretimdeki yerimizi unutmuş olmamızdır. Eğer biz kendimizi ‘tüketici’ değil ‘üretici’ olarak tanımlamaya başlarsak; elde edilen kârın aslında bir ‘artık değer sömürüsü’ olduğunun bilincine varırız. Ekonomik krizlerin faturasını ‘dış güçlerde’ değil, bölüşümdeki adaletsizlikte aramaya başlarız.
Tanımları doğru yapmak, kaderi değiştirmektir. Kendi sınıfını ve değerini bilen bir toplum için krizler bir alın yazısı değil, sadece aşılması gereken birer engeldir.
Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın. Bültenimize katılarak özel dosyanızı hemen indirebilir ve her hafta zihin açıcı yeni içeriklerden ilk siz haberdar olabilirsiniz.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz
Kaynaklar:
Korkut Boratav………………………………………Dünyadan Türkiye’ye, İktisattan Siyasete
Korkut Boratav………………………………………Bildiğimiz Dünyanın Sonuna Doğru
Şerif Mardin…………………………………………..Türk Modernleşmesi