Bazı filmler zamanda adeta kristalleşirler. “Baba (Godfather)” gibi kült filmler geçmişin unutulmaz bir anıtı olarak anılarımızdan kolay kolay silinmezler. Onlar, kendi dönemlerinde zirveye ulaşıp o haliyle zamanda donarlar.
Bazı filmlerin ise bir doğum tarihi vardır ve zamanla evrilirler. Zamanla öyle bir bütünleşirler ki, kuşaklar geçse de yaşamaya devam ederler. Mesela, ülkemizde “Görevimiz Tehlike“ adıyla bilinen “Mission: Impossible” serisi, bu durumu yansıtan en iyi örneklerdendir. 21. yüzyılda gençliğinin baharını yaşayan bir alfa kuşağı ile 1960’lı yılların gençliğini yaşamış insanların hâlâ izlemeye devam ettiği ortak bir sinema mirasıdır. Seri, geçmişteki anıları tazelerken aynı zamanda var olanlara yenilerini ekler.
Bu macera, aslında 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insanın teknolojiyle olan yolculuğunun bir hikayesidir. Teknolojinin ve insanın birbirini değiştirirken yarattığı etkileşim, Dünya’nın da nasıl dönüştüğünü gözler önüne serer. Bu anlamda Görevimiz Tehlike, sadece bugünü anlatmakla kalmaz; bize uzak bir geleceğin projeksiyonunu da sunar. Her bölümde yarattığı illüzyon bize sanki şunu söyler: ‘1966’da buradaydık, bugün buradayız ve gelecekte de olacağız.’
Elbette, 21. yüzyılda doğanlar Görevimiz Tehlike’yi sadece bir sinema serisi olarak bilebilirler. Oysa benim gibi anılarına bağlı, daha “yaşlı” sinemaseverler, 70’li ve 80’li yıllardaki TV serilerini hatırlarlar. Küçük yaşlarımdan beri hayranlıkla izlediğim bu seriyle birlikte büyümüşüzdür.
Ne var ki, birçok insanın düşündüğü gibi onu asla basit bir eğlencelik olarak düşünmem. Sadece kafamı boşaltmak veya stresimi atmak için izlediğim bir film değildir Mission:Impossible. Bir casusun akıl almaz hileleri, keskin zekası, Arap çöllerinde başlayıp Avusturya Alpleri’nde devam eden baş döndürücü maceraları elbette büyüleyicidir. Ancak bana esas büyülü gelen şey, beni her defasında bilmediğim bir dünyaya götürmesidir. Hafızamda olmayan gerçeklerin tamamen dışında, hayallerimin ulaşamayacağı bir dünyanın da var olduğunu göstermesidir. Sanki uçan bir halının üzerinde, yaşadığımız zamanın dışına, bambaşka bir zamana beni taşımasıdır.
Bendeki bu his, bugüne kadar böyleydi… Ancak “Ölümcül Hesaplaşma”yı izledikten sonra, hiçbir şeyin zamana karşı meydan okuyamayacağını daha iyi anladım.
Görev: Zamanın Ruhunu Yakalamak
Buradan Mission: Impossible gibi bir maceranın sonuna yaklaştığımız anlamı çıkmasın. Aksine, Görevimiz Tehlike gibi zamanla dans etmekte ustalaşmış bir yapımın, bu değişime uyum sağlayarak yeni bir form yakalayacağından eminim.
“Mission: Impossible“, 1996 yılında sinema filmi olarak çekilmeden çok önce, 1966’dan itibaren yıllarca CBS’te bir TV dizisi olarak yayınlandı. Bruce Geller’ın yarattığı bu casusluk klasiği, 1973 yılına kadar ekranlarda kaldı. Onu, Amerikan Derin Devleti içinde gizli bir casusluk birimi olan “İmkansız Görevler Gücü” (IMF) adıyla tanıdık. Konu casusluk faaliyetleri olunca, hikayeler de zihnimizin sınırlarını zorlayan hileleri, stratejik düşünme biçimlerini ve harika teknolojileri kapsıyordu. Soğuk Savaş yılları ise diziye hem ideolojik bir propaganda gücü hem de sayısız nefes kesici tema sağlıyordu.
O dönem insanlar, tıpkı serinin DNA’sına işleyen müziği gibi, diğer teknoloji harikalarıyla tanıştı. Örneğin, bir insanı başka bir kişiye dönüştüren gerçekçi yüz maskeleri, düşmanları kandıran ses taklit kaydedicileri ve casusluk filmlerinin vazgeçilmezi olan mini kameralar; o günün izleyicisi için tam anlamıyla birer bilim kurgu fantezisiydi. Bunlar, henüz ufukta görünmeyen ama hayalleri süsleyen gelecekteki kusursuz fikirlerin ve teknolojilerin habercisiydi.
Dizi, 1988-1990 yıllarında iki sezon daha devam etti. Bu dönemde müzik, yüz değiştirme, sahte ortamlar, illüzyonlar ve hareketli mini kameralar gibi serinin sembolü olmuş öğeler yerlerini korudu. Ancak bu yıllar, Soğuk Savaş’ın sona erdiği, teknolojide minyatürleşmenin hızlandığı, analogdan dijitale geçişin ilk zamanlarıydı. Bu geçiş, serinin sonraki film uyarlamalarının temelini attı.
Ethan Hunt, Tom Cruise İle Fark Yarattı
Mission: Impossible, 1996 yılında ilk filmini çekerek diziden devraldığı mirası dünya çapında bir fenomene dönüştürdü. Ancak bu maceranın böylesine soluksuz izlenmesinde ve devam filmlerinin ardı ardına gelmesinde, Tom Cruise’a ayrı bir parantez açmamız lazım. Daha önceki dönemlerin mirası üzerine kurulan bu yapımın başarısında, Ethan Hunt karakteriyle adeta bütünleşen Tom Cruise’un payı tartışılmaz derecede büyük. Ethan Hunt karakteri, aktörün aktarma yeteneğiyle öylesine uyumlu ki, yapımcılar bu rolü sanki en baştan ona özel yazmışlar gibi duruyor.
Ethan Hunt, serinin tartışmasız kalbi ve ruhu. Hunt, sadece inanılmaz yetenekli bir ajan değil, aynı zamanda son derece kararlı, etik değerlere sahip ve fedakar bir kahraman. Burada, kendi hayatını bile ekip arkadaşınınkinden üstün tutan, samimi bir fedakarlıktan söz ediyoruz. “Ölümcül Hesaplaşma”da Grace’i ekibe katılmaya ikna etmeye çalışırken sarf ettiği “Senin hayatın benim hayatımdan her zaman daha önemli olacak” repliği ve filmin akışındaki buna uygun sahneler, duyguların samimiyetini kanıtlıyor. İmkansız durumlarda bile pes etmemesi, ekibine ve göreve olan sarsılmaz bağlılığı ona olan inancı pekiştiriyor. Onun zekası, doğaçlama yeteneği ve bu yeteneğiyle anında yeni planlar yapabilmesi, onu sıradan bir aksiyon kahramanından ayırıyor. İzleyiciye, şapkadan her zaman bir tavşan çıkaracak potansiyeli olduğunu sıkmadan, her an hissettiriyor. Dahası, Tom Cruise’un fiziksel özellikleri, imkansız görevleri anlatan serinin ruhuyla müthiş bir uyum içinde.
Görevimiz Tehlike ve Tom Cruise: Zamana Direnen İki Sembol
Belki de Ethan Hunt karakterinin böylesine başarılı olması, Tom Cruise’un karakterle benzer ruhu taşıyor olmasındandır. Normalde bir aktörün almayacağı riskleri alarak tehlikeli sahneleri dublörsüz çekmesi, Ethan’ın gerçekçiliğini ve izleyiciyle bağını kesinlikle güçlendiriyor. Tom Cruise, sanki role ve karaktere kendisini hem fiziken hem de ruhen adıyormuş gibi oynuyor. Örneğin uçakla havalanma, HALO atlayışı, Burc Halife’ye tırmanma gibi izleyiciyi gerçek bir maceranın içine çekebilmesinin temelinde, bu kişisel ve adanmış performans yatıyor.
Zamana meydan okuyan bir seride, yine zamana direnen bir aktörün olması, yapımın başarısını katlayarak artırıyor. Seri, en önemli rakibi ve benim de en büyük favorilerimden, “James Bond 007″den burada ayrışıyor. James Bond’da, karakterin sürekli değişen yüzüne karşın Tom Cruise’un filme kattığı kişisel hava onu rekabette öne geçiriyor.
İlk Film: Görev İmkansız (Mission: Impossible)
1996 yılında Mission: Imposible ilk filmiyle vizyona girdiğinde, ben, terhisine çok az zaman kalmış bir askerdim. Şu an aynı kural geçerli mi bilmiyorum ama o yıllarda zorunlu askerlik yapanların sinema salonlarına girmesi yasaktı. Toplumun yoğun olduğu sosyal alanlarda askerlerin görünmesi hoş karşılanmıyordu. Oysa filmin afişini gördüğümde içimde uyanan ilk his, yasak dinlemeden en kısa zamanda filmi izlemekti. Özellikle Tom Cruise’un başrolde olduğunu gördüğümde, ertelemenin anlamsız olduğuna karar verdim. İlk hafta sonu iznimde yasağa aldırmadım, biletimi aldım ve uzak kaldığım maceraya Ethan Hunt ile yeniden başladım.
1990’lı yıllar, mobil devrimin hızlanmaya başladığı, iletişimin gittikçe şeffaflaştığı yıllardı. E-mail kullanımı yaygınlaşıyor, telefonlar artık ceplerimize girmeye başlıyordu. Kişisel bilgisayarlar evlere girerken, disketler üzerinden veri depolama kapasiteleri artıyordu. Artık daha fazla bilgi dijital ortama sıkıştırılıyor ve işlenebiliyordu. İşte bu hızlanan teknolojik değişimin ortasında çıkan film, dizinin daha bir bilim kurgu havasına bürünmesini sağladı. Örneğin filmin artık genlerine işlemiş olan yüz maskesi yapma, ses benzeştirme ve hatta klasik giriş sahnesinde mesajın kendini imha etmesi gibi detaylar, dizideki analog hallerinden çok daha dijital, hızlı ve kusursuzdu.
Tüm bunlara ek olarak, Mission: Impossible ile yeni teknolojileri de ilk kez izlemeye başladık. Özellikle filmin doruk noktası olan son sahnede, Ethan’ın Jim Phelps’i gelişmiş bir gözlük kamerasıyla ifşa etmesi beni adeta sarsmıştı. Zihinlerimizi, ileriki yıllarda sıkça duyacağımız artırılmış gerçeklik teknolojisine adeta hazırlıyordu. Ancak bence asıl önemli değişim, görünmeyen taraftaydı. Çevrimiçi bir dünyada artık paralel bir zamana geçebiliyorduk. Bilginin anlık akışı, siber güvenliğin yükselen önemi ve küresel ağların gücü… O yıllar, hayatımızı tamamen yeni bir boyuta taşıyan zamanlardı. Bunun sonucu olarak beğenilerimiz ve beklentilerimiz de dönüşmeye başladı.
Hollywood Duvara mı Çarptı?
Hollywood, bizi geleceğe taşıyabilme kabiliyeti bakımından eşsiz bir hazineye sahiptir. Görevimiz Tehlike gibi birçok dizi ve filmde, bir zamanlar hayal dahi edilemeyen uzay yolculuğu, sensörlü kapılar, görüntülü konuşmalar gibi teknolojileri perdeden izletmiştir. Bilim insanlarıyla iş birliği yaparak, en cesur varsayımları bile etkileyici bir gerçeklikle görselleştirmeyi başarmıştır. Örneğin Interstellar filminde, o zamanlar bir kara delik henüz görüntülenmemişken, bilinen fizik yasalarına göre Gargantua gibi dev bir kara deliği perdeye taşıyabilmiştir. Yönetmen Christopher Nolan, filmin bilim danışmanı Kip Thorne ile bize mümkün bir geleceğin nasıl olabileceğini göstermeyi başarmışlardır.
Ancak iletişim arttıkça ve yaratılan muazzam bilginin yönetimi insan zekasını aşınca işler değişti. Kendi yarattığımız bilginin altında ezilmeye başladığımızda, bunun yönetimini yapay zekaya devrettik. Neredeyse tüm insanlık tarihi boyunca yaratılan bilgiden daha fazlasını şu anda YZ’ye yüklemeye devam ediyoruz.
Yapay zeka, bizi sadece devasa bir bilgi okyanusuyla buluşturmakla kalmadı; aynı zamanda hayatımıza muazzam bir hız kattı. Bilgiye erişim bu kadar hızlı ve kolay olunca da insanların şaşırma eşiği yükseldi. Teknolojiyle kurduğumuz ilişki, zihnimizi o kadar olgunlaştırdı ki, bir Hollywood yapımcısıyla aramızdaki mesafe kısaldı. Bir zamanlar geleceği kurgulayanlar, kendilerini birden izleyiciyle yan yana bulmaya başladılar. Yapımcılar ve yönetmenler, teknolojiyi takip etmekte hiçbir zaman geri kalmadı. Aksine insanlar bilgi katmanlarını ikişer, üçer atlayarak hayallerde onlara yaklaştı.
Hollywood, artık bizi nasıl bir Dünya’nın beklediğinden daha çok, teknolojinin hızla şekillendirdiği bir gelecekte nasıl bir insan ve nasıl bir varlık olacağımızı sorguluyor. Ancak bunu, artık yan yana yürüdüğü sinema izleyicisiyle birlikte yapıyor. Çünkü dönüşen her sektör gibi sinema endüstrisi de bundan daha fazlasını hayal edemiyor.
Yapay Zeka Çağında Kabuller Değişiyor
Aslında sinema sektöründe bir şeylerin değiştiğine işaret eden uygulamalara giderek daha sık rastlıyoruz. Örneğin, Superman’in “Gerçek, Adalet ve Amerikan Tarzı” olan sloganı, “Gerçek, Adalet ve Daha İyi Bir Yarın” olarak değişiyor. Bu değişim, uzaya çıkan zekanın artık tek bir ulusun veya grubun bakış açısıyla yönetilemeyecek kadar büyüdüğünü gösteriyor. Çünkü bugün herkes çevrimiçi olduğunda, farkında olsun ya da olmasın, geleceğe bir tuğla koyuyor. Toplu olarak ürettiğimiz veri, yapay zekaları besliyor ve onları birer karar mekanizması haline getiriyor.


Bu bağlamda, Mission Impossible’ın Ölümcül Hesaplaşma’sı da alıştığımız yapıda karşımıza çıkmıyor. Serinin “geleceği haber veren” veya en azından “bugünün ötesini kurgulayan” kimliği, bu son filmde sanki farklı işliyor. Film, artık hepimizin öngörebileceği bir geleceği anlatıyor. İnsanın merkezde olmadığı, kendi yarattığı teknolojiye ilk defa hükmedemediği bir dünyanın olabileceği, artık sadece Hollywood’un değil, hepimizin gündeminde olan bir konu. Bir yapay zekanın kontrolden çıkması ve bilinç kazanması, bugün sıradan bir insanın bile reddedemeyeceği bir ihtimal. Birkaç yıl öncesine kadar saf bilim kurgu olan bu olasılık, şimdi yakın gelecekte, hatta içinde bulunduğumuz zaman diliminde mantıklı bir varsayım hâline geliyor. Film, bizi şaşırtmak yerine, aslında bu durumu sorgulamaya davet ediyor.
Teknolojideki Hızlı İlerleme, Bizi Geri Adım Atmaya mı Zorluyor?
İşlerin çok hızlı ilerlemesini iyi kabul etsek de, aslında kontrolü kaybetmemize neden olur. Öyle bir an gelir ki, bir adım geri atıp biraz yavaşlamanın gerekli olduğunu hissederiz. Yavaşlık, bize daha iyi düşünmemiz için gereken dinginliği sağlar. Bunu başarabildiğimizde, aslında hiçbir şeyin hızlı akmadığını görürüz. Öyle ki, bu hız illüzyonunu kendi üzerimizde kurduğumuz baskının yarattığını anlarız.
İnsanlığın ayak uydurmaya çalıştığı bu hızın sakıncasını “Ölümcül Hesaplaşma”da da net bir şekilde görüyoruz. Öyle bir an geliyor ki, dünyanın en güvenli ve erişilmez sistemi, bir önceki analog teknolojisi oluyor. İnsanlık çok hızlı gittiğinin farkına vardığında bir durum tespitine ihtiyaç duyuyor. Bu anlamda eski teknolojiler, türün hayatta kalma savaşında beklenmedik bir kurtarıcıya dönüşüyor. Bilinç kazanmış bir yapay zeka karşısında, insanın hafızasında yatan bu zenginlik, en büyük silahı oluyor.
İşin doğrusu, Hollywood geleceği anlatmaktan vazgeçmiyor. Sadece bu anlatının anlamı değişiyor. Geleceğin, kendi yarattığımız teknolojiyle vereceğimiz bir mücadeleyi kapsayabileceğini anlatıyor. Bugüne kadar efendisi olduğumuz teknolojinin artık bizden bağımsız, bilinçli bir varlık olabileceğini öngörüyor.
Bu durum, insanlığı felsefi bir dönüşüme zorluyor. İlerleme olarak kabul ettiğimiz teknolojik hız, ironik bir şekilde eski analog teknolojiyi bizim için bir kurtarıcı yapıyor. Bu senaryoyu, Netflix’in “Dünya’yı Ardında Bırak (Leave the World Behind)” filminde de izliyoruz. İnsanın ürettiği dijital teknolojiler hakimiyeti devralıp ilerledikçe, insan daha da geriliyor. Kurtuluşunu gittikçe daha ilkel teknolojilerde aramaya başlıyor.
İnsanın yeni anlam arayışı
“Ölümcül Hesaplaşma“da bu felsefi dönüşümün izlerini çok net bir şekilde izleyebiliyoruz. Ethan ve ekibi, Varlık olarak adlandırılan, bilinç kazanmış bir yapay zekaya karşı mücadele ediyorlar. İnsan beyninin simüle edilmiş hali olan Varlık, sistemde bir hayalet gibi geziyor. Fiziksel bir bedeni olmamasına rağmen, dijital dünyaya erişimi arttıkça daha da bilinçleniyor. Öyle ki, temas ettiği her şeyi manipüle ederek adeta insanlığı kopyalıyor. Tıpkı Ethan’ın filmde tüm istihbarat teşkilatı arasında maskeyle kendini gizlemesi gibi, o da benzer şekilde bir hayalet olarak kendini gizliyor.
Filmin kilit sorusu, anahtar bulunduğunda neyi açacağı.. İnsanın, her şeyin belirsiz olduğu bir ortamda neye göre adım atacağı.. Havanın tüm katmanlarında bizi sarmalayan, attığımız her adımı bilen, gören ve işiten bir varlık düşünün. Milisaniyeler içinde katrilyonlarca hesaplama yapabilen böyle bir gücü durdurmak adına dijital ortamda şimdi yaptığınız her değişikliğin, onun geleceğini garanti ettiğini hayal edin. Bu hesaplama gücü, girilen her veriden en mantıklı geleceği simüle etmesini, adeta geleceği okumasını sağlıyor. İnsanı bir illüzyonun içine sürüklüyor. Böyle bir varlığı Gabriel’in yaptığı gibi Tanrı olarak kabul edebilecek milyonlarca insan olabilir. Hatta, YZ kendi kutsal kitabını bile yazabilir.
Bu durumda, internetle başlayan çift zamanlı dünya nitelik değiştiriyor. Geçmişte her iki zamanın hakimi olan insan, artık yapay zekayla beraber egemenliğini paylaşmak zorunda kalıyor. Çevrimiçi olduğumuzda, farkında olmasak da, artık başkasına ait, onun kurallarının hüküm sürdüğü bir alana giriyoruz. Bağımsızlığımız, sanki çevrimdışı dünyada kalmış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Artık günün her anında, adeta zamanda kısa süreli yolculuklar yaptığımız bir dönemi yaşıyoruz.
Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin
“Ölümcül Hesaplaşma” ve Günümüz Gerçekliği
Filmde, kendini her şeyin hakimi sanan insanın acziyetini gösteren, adeta “kral çıplak” dedirten sahneler var. Modern tarihimizde elde ettiğimiz muazzam başarılar bize pervasız bir cesaret veriyor. Bu durum, aslında ne kadar hassas ve kolay manipüle edilen varlıklar olduğumuz gerçeğini görmemizi engelliyor. Her an sınırlarda yaşadığımızı unutuyoruz.
Bazen eğlenirken, bazen ilginç bir sohbet esnasında, bazen de korkuyla karşımızdakiyle bilgilerimizi paylaşırız. Tıpkı Varlık’ın, yapay bir nükleer başlığı etkisiz hale getirmek için panik içindeki Benji’den bilmecelerle kilit bilgileri sızdırması gibi. Yapay zeka, bizi savunmasız bırakarak bizden yararlanmanın bir yolunu buluyor.
Zeki bir varlık da olsak, kendi ürettiğimiz teknolojilere bağımlıyız. Son teknolojilere sahip, görünmez olan ‘Sivastopol’ denizaltısını YZ, aynı silahla manipüle ediyor. Bugüne kadar kendinden daha güçlü bir rakiple karşılaşmamış insan, bu durum karşısında afallıyor. Sivastopol’un görünmezlik illüzyonuna, Varlık, olmayan bir objeyi görünür yaparak cevap veriyor. Hayali bir torpidoya karşılık veren denizaltı, aslında kendi sonunu hazırlıyor. Bu, dijital dünyanın, fiziksel gerçekliğin bile önüne geçebileceğinin bir göstergesidir.
Dijital dünyada ne kadar savunmasız olduğumuzu anlatan bir başka sahneyi de Ethan’ın İlsa ve Grace’i Gabriel’den kurtarma çabasında izliyoruz. Kendisini Benji’nin yönlendirdiğini düşünen Ethan, aslında Varlık’la konuştuğunu fark edemiyor. Ethan, arkadaşlarını kurtarmak için olağanüstü bir çaba gösterirken, farkında olmadan kendi sonuna doğru koşuyor.
Bu sahneler, insanın algılarının ne kadar kolay yönlendirilebileceğini gösteriyor. İşin aslı, yaşadığımız gerçekliği sürekli sorgulamamız için bize birer fırsat sunuyor. Hükmettiğimizi düşündüğümüz doğada ve yarattığımız teknolojide aslında iplerin elimizde olmadığını anlıyoruz. Algılarımızın içinde hapsolduğumuz bu dünyada her an bir illüzyonun parçası olabileceğimizi kavrayabiliyoruz.
Bir Yükselen Zeka Tehdidi Karşısında İnsandan Başka Güvenebileceğimiz Kim Var?
Ne var ki insan, yine kendini merkezde görme kibrinden kurtulamıyor. Bu kibir, aslında Varlık’ın işini kolaylaştıran en büyük zaafımız oluyor. İnsan, genel kitlenin düşüncesini paylaşmayı risksiz ve “iyi” bulur. İnsanın kolayca yönlendirilebilen bu zayıf tarafı, Varlık’ın en güçlü silahına dönüşüyor.
Varlık, iyiliğin bozulmuş halini temsil eden Gabriel’den faydalanıyor. Adeta onun fiziksel bir avatarı gibi, konuşmak için Gabriel’in ağzını, görmek için gözlerini, duymak için kulaklarını kullanıyor. Bir gün YZ kutusundan kaçacak olursa, bunda yüksek ihtimalle yine bir insanın payı olacak. En güçlü teknolojileri üreten, ortak bir tehdide karşı birleşebilen insan, kendi türüne karşı yine en zayıf halka olmaya devam ediyor.
Ancak, insanı kopyalayan YZ’nin de bir zayıf noktası var. Herkes Varlık’ı kontrol altına almak isterken, Ethan onu tamamen yok etmek istiyor. Varlık’ın hesaplayamadığı bu tek bilinmeyen, onu ciddi biçimde rahatsız ediyor. Bu sebeple Ethan’ın sevdiklerinden birini Gabriel aracılığıyla öldürerek inanılmaz bir strateji izliyor. Gabriel’i Ethan’ın ellerine bırakarak adeta vezirini feda ediyor. Böylece ikisinden herhangi birinin ölümünden kazanacak hamleyi planlıyor.
Bu mücadelede Ethan’ın, yani insanlığın kazanması, hem rakibinin hem de kendisinin hayatta kalmasından geçiyor. Bu, çok çetin bir varoluşsal çıkmaz ve gerçek bir imkansız görev… Filmde Luther, çağın bu gerçeğini çok güzel kavrıyor. Çözümün, Varlık’ın hesaplayamadığı birliği oluşturmak ve onun zihnine girmeyi başarmaktan geçtiğini tespit ediyor. Bence filmin en can alıcı iki sahnesinden biri buydu.
Bu, bana Google CEO’su Sundar Pichai’inin Lex Friedman’ın sorusuna verdiği cevabı hatırlatıyor. “YZ insanlığa bir tehdit olduğunda, insan bilinci ona karşı birleşmesini bilir.” Mission: Impossible bu birleşmenin ne kadar zorlu ve çetrefilli olacağını tüm açıklığıyla gösteriyor.
Hollywood’un Vazgeçilmez Yeni Başrol Oyuncusu: Yapay Zeka
Filmin her karesinde olan Varlık, adeta görünmeyen bir başrol oyuncusu gibi. Özellikle Grace’in anahtarı Gabriel’e vereceği gece, bütün tarafların buluştuğu klüpte, Varlık’ın varlığını bu kadar güçlü bir şekilde hissettirmesi son derece etkileyiciydi. Bu bölümde, sessiz Varlık’ın çok güçlü manyetik etkisi, bana göre filmin diğer can alıcı sahnesiydi.
Seyrettiğim filmler arasında ilk defa bir insanın, YZ gibi düşünmeye çalıştığını gördüm. Ethan, Varlık’ın zihnine girerek onun gibi soğuk, mantıklı ve duygusuz düşünmeyi öğrenmeye çalışıyor. Peki bundan sonra YZ’nin başrol olacağını kabul ettiğimizde, ilerleyen bölümlerde nasıl bir Ethan karakteri izleyebiliriz? Duygusal ve anlam arayan insan modeli, saf bir mantığı işleten YZ’nin oyun alanına mı kayıyor?
Örneğin, gelecekte Ethan ekip arkadaşına yine “Senin hayatın her zaman benimkinden değerli olacak” diyebilecek mi? Ya da türün devamı için kendini feda etme eylemi, bir yücelik değil de YZ’deki gibi kuru bir mantığın gereği mi olacak?
Hollywood’un bize gelecekteki bilinci göstermesi açısından bu bakış açısını değerli buluyorum. Dünyadan koptuğum 2,5 saatlik sürede, geleceğe dair aklımdan geçen düşüncelerdi bunlar.
Son Sözler
Elon Musk’ın, uzayda bir koloni kurma fikrinin sadece bir zaman meselesi olduğunu söylediği bugünlerde, Ethan Hunt’ı Mars’ta bir imkansız göreve gönderseler size ne kadar şaşırtıcı gelir? Ya da Matrix’i izlediğim gecede olduğu gibi, saatlerce gözüme uyku girmeyecek kadar beni sarsacak bir filmi tekrar seyredebilecek miyim?
İnsanlığın teknolojiyle olan ilişkisinde vardığı olgunluk seviyesi, şaşırma eşiğimizi çok yukarılara taşıyor. Belki de geleceğin bugüne çoktan sızdığını yeni fark ediyoruz. Bu nedenle sinema artık geleceği kurgulamaktan çok, halihazırda içinde bulunduğumuz durumu analiz etmeye odaklanıyor.
Teknolojiyi içselleştirdiğimiz ve yapay zeka tartışmalarının gündem olduğu bir zamanda, sinemanın sunduğu görsel şölenler artık şaşırtıcı gelmiyor. Artık kurgunun bizi “bilinmeyene” götürmesi için çok daha radikal ve sınırları zorlayan fikirlere ihtiyacı var. Bu durum, sinemanın sadece teknolojik boyutunu kullanmanın yeterli olmadığını gösteriyor. Bunun yanında, felsefi, sosyal veya psikolojik anlamda daha derin boyutlara yönelmesi gerektiğine işaret ediyor.
Sinema hala güçlü bir sanat ve eğlence aracı. Ancak öyle olsa da, görsel şölenlerden ziyade insanlar artık daha çok anlam arıyor. Evet, insanlar sarsılmak istiyor; ama bunu daha çok teknolojiyle yapmak istemiyor. Aksine, kendinden daha zeki bir varlığın olduğu bir çağda, bunu kendini keşfederek başarmak istiyor. Her şeyin merkezinde kendini görmeye alışmış insan, yapay zeka çağında geleceğini belirsiz görüyor. Belki de tarihinde ilk defa dışa dönük insan ruhu, içinden gelen sese daha çok kulak veriyor. Yapay zeka karşısında, farkında olmadığımız bir yalnızlığa doğru sürükleniyoruz.
Bu bağlamda Hollywood’un bir sonraki adımı, alıştığımız teknolojik sıçramalarla bizi nasıl bir geleceğin beklediğini göstermek değil; muhtemel gelecekte nasıl bir varlığa dönüşeceğimizi işlemek olabilir. Sözün özü, Mission: Impossible serisi artık kehanet gücüyle değil, bir ayna tutma işleviyle zamanda evriliyor. Kendi yarattığımız teknolojinin bizi nasıl dönüştürdüğünü bize göstermeye devam ediyor. Ethan Hunt, casuslar kralı, belki de yeni imkansız görevinde direnen insan bilincinin yeni ikonu olacak.
Not: Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz