Amazon’un İkizi Hamza: Hayal mi Kuruyoruz, Geleceği mi Hatırlıyoruz?

Yüzeyin Gürültüsü, Derinlerin Sessizliği

Yeryüzü ne kadar güzel ve karmaşık. Engin denizler, üzerinde kara parçaları… Karalardan denizlere, denizlerden karalara esen rüzgarlar, sismik titreşimler, tektonik oynamalar…

Bir tarafta yıkıcı fırtınalar, siklonlar, yükselen volkanlar.. Diğer yanda tüm bu hırçınlıktan uzak, akan akarsular, dingin ve yaşam dolu kırlar…

Kıtaları birbirinden ayıran dağlar, nehirler ve vadiler… Ve bu karmaşanın tamamlayıcısı atmosferik hareketler…

Her hareketin içi içe geçmiş, birbirine şekil verdiği tek bir bütünün karmaşası ve hızı…

Peki ya yerkürenin altı?

Bastığınız toprağın altında yüzeydeki gibi bir karmaşanın olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Yerkürenin altının sadece toprak, çamur ve magma olduğunu düşünüyorsanız da yanılıyorsunuz.

Yüzeyin sesi çok çıktığı için bize çok güçlü görünür. En çok onlar bağırdığı için daha kolay etkileniriz. Oysa en büyük ve etkili şeyler derinlerdeki sessizlikten gelir.

İnsan da öyle değil midir? Davranışlarımızın ve düşüncelerimizin kökleri yüzeydeki bilincimizin daha derinlerine uzanır. Yaptıklarımız ve söylediklerimiz bizi tamamen yansıtmaz.

Yerin altında yeryüzünün uslu, sakin “İkiz kız kardeşi” yaşıyor. Dünya üzerindeki gürültü ve hızın aksine yüzeyden uzakta, muazzam bir hacimle yavaşça hareket eden bir dünya var.

Yeryüzünün altında milyonlarca yıldır sessizce akan Hamza bize sadece Dünya’nın derinliğini mi anlatıyor? Yoksa insanın da göründüğünden çok daha derin olduğunu mu?

Amazon’un İkiz Kardeşi

Tam 4.000 metre derinlikte, yüzeydeki Amazon Nehri’nden bile daha geniş bir hacimle Hamza Nehri kimseyi rahatsız etmeden akıyor. Amazonun aksine neredeyse milim milim ilerliyor.

Hamza da Amazon gibi batıdan doğuya akıyor. And dağlarından başlıyor, Atlas Okyanusu’na dökülüyor. Ancak bunu biri yüzeyden gürül gürül akarak yapıyor diğeri yerin altında sessiz ve derinden.

Amazon'un 4 km altında Hamza akiferi akıyor. Her ikisi de batıdan doğuya, Atlas Okyanusu'na doğru ilerliyor.
Amazon’un 4 km altında Hamza akiferi akıyor. Her ikisi de batıdan doğuya, Atlas Okyanusu’na doğru ilerliyor. Görsel: Flow

Amazon, en az debiyle aktığı yerde saniyede yaklaşık 133.000 metreküp suyu taşırken, Hamza 3900 metreküp hacimle akıyor.

Amazon, saniyede 2-3 metreye varan hızla ilerliyor. Hamza ise yılda bir buzul hızıyla yoluna devam ediyor. Yani günde sadece birkaç santimetre…

Bu iki kardeş neredeyse aynı uzunlukta. Amazon yüzeyde açık nehir yatağı üzerinde 6400-6900 km arasında bir uzunluğa sahip. Hamza ise gözenekli tortul kayaçların arasından 6000 km. mesafeyi katediyor. Bu gözenekli ve geçirgen kayaçlar suyun daha derinlere akması için bir kanal görevi görüyor.

Yüzeyde Amazon Nehrinin genişliği 1-100 km arasında değişir. Atlas Okyanusu’na ulaştığında kilometrelerce genişlikte bir delta oluşturur. Saniyede yaklaşık 209.000 metreküp tatlı suyu, beraberinde taşıdığı tonlarca çamur, yaprak ve organik maddeyle Atlas Okyanusu’na boşaltır.

Hamza 6000 km’yi çok daha geniş bir alanda kateder. En dar yeri 200 km, en geniş kısmı 400 km’dir. Okyanus kıyısına ulaştığında açık bir nehir ağzına sahip değildir. Okyanus tabanının altındaki süngerimsi, gözenekli kumtaşı kayaçlarının içinden milim milim sızarak okyanusun en derin sularına dipten karışır.

Yeryüzünde fırtınalar olurken, aşağıda zamanın neredeyse durduğu bir dünya vardır.

Kayalar Neden Soğuk? Bir Keşif Hikâyesi

Peki bilim insanları, kameraların inmesinin imkansız olduğu 4 kilometre derindeki bu dünyayı nasıl keşfetti?

Bilim, belki 4000 metre aşağıda yavaşça akan yer altı tabakasını göremez. Ama onu duyabilir ve ona dokunabilir. Bugünün teknolojisi sondalarla ve jeofizik yöntemlerle yer altındaki oluşumları tespit edebilir.

Yerin altına doğru inmeye başladığınızda sıcaklık düzenli olarak artar. Yerin altına doğru inilen her 100 metrede, sıcaklık yaklaşık 3 derece yükselir. Yani 4.000 metre derinliğe indiğinizde, sıcaklık artık kavurucudur. Kayalar adeta bir fırın gibidir.

Peki bu her yer için mi böyle yoksa yerel olarak değişir mi?

1970 ve 80’li yıllarda, Brezilya’nın ulusal petrol şirketi Petrobras, Amazon ormanlarının derinliklerinde petrol aramak için yüzlerce kuyu açtı. Petrol bulamadıkları kuyuları kapatıp gittiler ancak geride çok değerli bir şey bıraktılar: Derinliklerdeki sıcaklık verileri.

Yıllar sonra bilim insanı Valiya Hamza ve ekibi, bu terk edilmiş 241 kuyunun sıcaklık raporlarını incelemeye başladı. Ve tuhaf bir şey fark ettiler. Matematiksel olarak cayır cayır yanması gereken o derin kayalıklar, olması gerekenden çok daha soğuktu.

Fırın gibi sıcak olması gereken bir kaya nasıl soğuk kalabilir?

Tabii ki onun içinden, gözeneklerinden süzülüp geçen muazzam bir su kütlesi sayesinde. Radyatör suyunun sıcak motora çarparak soğutması gibi, yer altındaki o devasa akıntı da milyarlarca yıldır kayaları serinletiyordu.

Bilim insanları, bilgisayar modellerine bu sıcaklık verilerini girdiklerinde, ısıdaki bu dikey ve yatay sapmaların ancak muazzam miktarda bir su akışı ile açıklanabileceğini gördüler. Ve kayaların ısısını hesaplayarak, karanlıkta saklanan Amazon’un ikiz kardeşini, yani Hamza Nehri’ni buldular.

Jules Verne’in Yer Altı Hayali

Hamza Nehri’nin bulunuş hikâyesi bana tanıdık bir diyalogu hatırlattı. Yıllar önce okuduğum bir romanın iki kahramanı arasındaki konuşma, meğer yer altındaki harikalara giden yolun bugünkü bilimsel açıklamasıymış.

Şimdi sizi 200 yıl öncesine götürmek istiyorum. Yerin altına henüz teknolojik araçların değil, hayallerin daldığı 19. yüzyıla. Jules Verne’nin Dünya’nın Merkezine Seyahat’inde Hamza’nın “Hansbach” olduğu hikâyeye. O hikayede Hansbach’ın Lidenbrock Denizi’ne dökülmesi gibi Hamza’da Atlas Okyanusu’na boşalıyor.

Jules Verne, yer altında bir dünya ihtimalini, bugünkü bilimin ulaştığı bilgilere şaşırtıcı derecede yakın bir hipotezle anlatır. Kitabın kurgusunu çıkardığınızda elinizde bir jeoloji ve paleontoloji kitabı kalır.

Hikâyede Profesör Lidenbrock, dünyanın merkezine inilebileceğini söylediğinde yeğeni Axel bunun mümkün olmadığını söyler. Çünkü yerin altına inildikçe sıcaklık artar ve kayalar erir. Profesör bu itirazı beklemektedir ve buna hazırlıklıdır.

Hamza’nın nasıl bulunduğu, aslında Profesör’ün 200 yıl önce yeğenine verdiği cevapta gizlidir: Sıcaklık artışı her yerde aynı değildir. Yerel koşullara göre değişir. Ona göre, dünyanın bazı bölgelerinde her 35 fitte bir derece artan ısı, granit taşların bulunduğu sönmüş volkan yakınlarında 125 fite kadar çıkabilir.

Jules Verne bu bilgiyi İngiliz kimyager Sir Humphry Davy’ye dayandırır. Davy, yer altı ısısının kaynağının jeolojik oluşumlara göre farklılık göstereceğine inanıyordu. Yer kabuğunun derinliklerindeki bazı alkali metallerin, sızan yeraltı sularıyla kimyasal reaksiyona girdiği hipotezini geliştirdi. Potasyum ve sodyum gibi metallerin su ve havayla tepkimesi, yer altındaki ateşi oluşturuyordu. Ona göre bu bölgelerden uzaklaştıkça yer altı tekrar soğuk ve yaşanabilir olmalıydı.

Profesör Lidenbrock romanda bunu şöyle ifade eder:

“Sıcaklığın oransal olarak arttığı bir hataymış. Yani Humphry Davy haklıydı ve ben de onun adımlarını izlemekle yanılmamışım.”


Yazılarımıza abone olun,siz de düşünce yolculuğumuza katılın


Elbetteki Davy’nin bu hipotezi bugün bildiklerimizin çok gerisinde. Yer altı ısısının kaynağı kimyasal tepkimeler değil, Dünya’nın iç ısısı ve radyoaktif bozunmadır. Verne’nin üzerine hayallerini kurduğu bilimsel görüşler bugünü açıklamakta yeterli değil. Ama bu, romanın değerinden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü 19. yüzyıl bilim dünyası, çok fazla teorinin havada uçuştuğu, yeni keşiflerin yapıldığı canlı bir dönemdi. Verne de hayal gücünü bu canlılıkla besliyordu.

Bu yüzden hikâyenin günümüzle benzerliğine devam etmeden önce, 19. yüzyıl biliminden biraz bahsetmemiz iyi olacak.

Bilimin Tomurcuklandığı Yüzyıl

19. yüzyıl, bilimin tomurcuklandığı çok canlı bir dönemdi. İnsanın doğaya bakışını kökten değiştiren, belki de en devrimci yüzyıldı.

Bilim tarihi bu dönemi genellikle modern bilimin kurumsallaşması, uzmanlaşma ve “bilim insanı” (scientist) kelimesinin ilk kez icat edildiği çağ olarak tanımlar.

Bu dönemde bilim, felsefi tartışmalardan daha çok keşiflere, gerçek deneyimlere kaydı. Darwin’in Beagle gemisiyle Galapagos Adaları’na seyahati, yaşamın hiç de bildiğimiz şekilde gelişmediğini gösterdi. İnsan artık doğaya baktığında sadece ağaçları ve nehirleri görmüyordu. Arkada birbirine görünmez bağlarla bağlı, yasaları olan bir mekanizmanın işlediğini biliyordu.

James Clerk Maxwell, elektrik ve manyetizmayı birleştirerek elektromanyetik teoriyi kurdu. Faraday’ın sezgileriyle bulduğu görünmez alanların varlığını formüllerle kanıtladı ve elektromanyetik dalgaların mümkün olduğunu öngördü. Termodinamik yasaları keşfedildi. Enerjinin korunumu yasası, evrenin işleyişini anlamlandırdı.

Lyell ve Derin Zaman

19. yüzyıl, insanoğlunun yeryüzünü haritalandırdığı, teleskoplarla gökyüzünün daha derinlerini gözlemlemeye başladığı bir dönemdi. Ancak yerin altı bir muammaydı.

Yüzyılın en sarsıcı kırılmalarından biri jeoloji alanında yaşandı. 19. yüzyılın başlarına kadar insanlık, dinsel metinlerin de etkisiyle Dünya’nın sadece birkaç bin yaşında olduğunu sanıyordu.

Charles Lyell’in kayaları, katmanları ve fosilleri incelemesiyle ulaştığı sonuçlar, derin zaman kavramını bilimsel olarak güçlendirdi. Dünya’nın milyonlarca, hatta milyarlarca yaşında olabileceğini belki o dönem ispatlayamadı ama eski zamanlara da artık dönüş mümkün değildi.

Bu keşifler, yerin altında zamanın donduğu bir dünyaya işaret ediyordu. Sadece inançlarımız değil, bildiğimiz zaman kavramı da dönüştü. Bastığımız toprağın altında bambaşka bir zamanın akıp gittiğini ilk bu dönemde fark ettik.

19. yüzyıl, bugün de bilime referans olan birçok fizik yasasının, evrimin ve jeoloji biliminin temellerinin atıldığı yüzyıldı. İnsanın bakış açısı dönüştü. Ve tabi ki edebiyat, bilimdeki bu heyecanın dışında kalmadı.

Jules Verne’e Dünya’nın Merkezine Seyahat’i yazdıran tam olarak 19. yüzyılın bu benzersiz atmosferiydi. Romanda anlatılanlar, sanki yüzlerce yıl önce çizilen bir define adasının haritası gibi insanların tahayyüllerine bir yön verdi.

Verne, hikâyede canlandırdığı yer altındaki “Lidenbrock Denizi”ni Maxwell’in elektromanyetizmasıyla aydınlatır. Yer altının haritasını Lyell’in keşifleriyle çizer. Hatta jeoloji ve paleontolojideki gelişmeler ona öyle bir hayal gücü verir ki, devoniyen ve erken jura gibi dönemlerin yer altında hâlâ devam ettiğini hayal eder.

19. yüzyıl insanı, yer altında derin bir zaman olduğunu fark etmişti. Hamza ise yavaş akışıyla bugün onu teyit eden kanıtlardan biri.

Ama Hamza, zamanın derinliğini bize sadece sakinliğiyle anlatmıyor. Onun tuzlu suyu, bizi tarih öncesi çağlara götürüyor. Jules Verne’nin hayalinde yaşamaya devam eden o zamanlara, bizi tarih öncesi yaratıklarla karşılaştırdığı dönemlere taşıyor.

O halde şimdi daha geriye, Miyosen çağlara uzanan çok daha eski zamanlara dönelim.

Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyin.

Eski Okyanusun Hatırası

Amazon Havzası, karalar yükselmeden önce bir okyanus körfeziydi. Tektonik levhaların hareketiyle yükselen dağlar, bu okyanus sularını karaların arasına sıkıştırdı. Bu okyanus sularının bir kısmı zamanla yer kabuğunun derinliklerine, gözenekli kayaların arasına süzülmüş olabilir.

Bu bize Hamza’nın suyunun Dünya’nın çok daha eski jeolojik zamanlarına uzanan bir sistemin parçası olabileceğini düşündürüyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Bilim insanlarına göre Hamza’nın tuzlu suyu, o günkü okyanusun bir kalıntısı olabilir. Bu bir kesinlik değil, ama güçlü bir hipotez. Eğer doğruysa, Hamza milyonlarca yıldır ışık yüzü görmemiş olmalı. Bu, Hamza’nın dünya’nın önemli anılarını saklıyor anlamına gelir.

Suyun tuzlu kalması başka bir şeye daha işaret eder. Hamza’nın yerin altında son derece yavaş ve izole aktığı fikrini destekler. O, gözenekli kayaçlarda binlerce yıl sıkışıp kalmıştır. Yer yüzündeki sular buharlaşıp yağmura dönerken, Hamza’nın kimyası milyonlarca yıl boyunca neredeyse hiç bozulmamıştır. Yukarıda medeniyetler kurulup yıkılırken, buzul çağları birbirini kovalarken o, aynı zamanın içinde akmaya devam etmiştir.

Bunun içinde biraz mecaz da olsa bu benzetme bize yerin altında, yüzeyin telaşından bağımsız, çok eski bir zamanın aktığını gösterir.

Jules Verne romanda canlı hayatın güneş ışığıyla değil, dünyanın merkezinden gelen ısıyla ortaya çıktığını belirtir. Bunun bilimde karşılığı da var. Bilim dünyası, ilk mikroorganizmaların okyanusların tabanındaki volkanik hareketlerin yakınlarında oluşabileceğini varsayıyor.

Bu, bizi zamansız olana taşıyor. Tüm bu geriye dönüşler, yaşamın sanki zamanının dışındaki o ‘kadim akıştan’ doğduğunu anlatıyor. Yer altındaki zamanın derinliği, insanın düşünce tarihinde de zamansız bir akış fikrine karşılık geliyor.

İslam filozofu Farabi, evrenin yaratılışını açıklarken her şeyin “İlk Varlık”tan zamansızca ve durmaksızın taşarak var olduğunu söyler. Bu ilk kaynak mekândan ve zamandan münezzehtir. Onun akışı bizim bildiğimiz hız kavramlarına sığmaz.

Bu düşünce, ister istemez Hamza’yı hatırlatıyor: milyonlarca yıldır kendi yatağında, yeryüzünün tüm telaşından uzakta süzülen o sessiz akışı.

Elbette Farabi’nin anlattığı fiziksel bir akış değil, metafizik bir varoluş açıklamasıdır. Ama insan zihni, en soyut fikirleri bile en somut şeylerle anlamaya çalışır.

Bu durumda Hamza’nın bizi götürebileceği tek bir yer kalıyor: anlama sınırımızın ötesindeki o mitolojik dünya.

Styx: Yerin Altındaki Kadim Nehir

İnsan, yerin altındaki suyu hiçbir zaman sadece su olarak görmedi. Yunan mitolojisinde Styx, Hades’in karanlığında akan kadim bir nehirdi. Tanrılar onun üzerine yemin ederdi. Okyanustan doğmuştu, yüzeyin karmaşasından ve hırsından uzaktı.

Styx, Okeanos ile Tethys’in kızı ve Okeanos’un en başta gelen çocuğuydu. Hesiodos onu, yeraltı dünyasına sızan ve orayı çevreleyen karanlık bir okyanus kolu olarak tarif eder.

Peki tuzlu muydu?

Efsanede bununla ilgili hiçbir ima yok. Ancak okyanustan doğması bunun mümkün olabileceğine işaret ediyor. Ama Styx’in asıl anlattığı şey, derinlerde akan suyun insan zihninde hep bir hakikat ve hafıza imgesi taşımasıdır.

Hamza da bu imgenin bugünkü bilimsel yansıması gibi milyonlarca yıldır karanlıkta, sessizce akıyor. Eski bir okyanusun hatırasını taşıyor. Biri efsane, diğeri akifer de olsa her ikisi yüzeyin gürültüsünün altında başka bir zamanın aktığını bize anlatıyor.

Yerkürenin altında keşfedilecek bir dünya var. Ancak bana kalırsa Hamza’nın varlığı bizde farklı soruları da uyandırıyor.

Son Sözler — Geleceği Hatırlamak Mümkün mü?

Bu yazıda kronolojik olarak geriye gitmek istememin nedeni, sadece olaylar ve keşifler arasında benzerlikler kurmak değildi.

Asıl büyüleyici olan, Hamza Nehri gibi keşiflerin, daha ortada onu keşfedecek teknolojiler yokken insanın tahayyülünde var olmasıydı. Sanki insanın içinde evrenin tüm şifreleri zaten saklı da, onu dışarı çıkaracak araçları zaman içinde teker teker icat etmeyi bekliyor.

Doğanın derin zamanı ile insanın iç dünyası arasında kadim bir bağ var. İnsan, doğanın göründüğü gibi olduğuna hiçbir zaman inanmadı. Bastığı yerin altında başka bir dünya olabileceğini, gökyüzünün gördükleriyle sınırlı olamayacağını hissetti.

Bu sezgisini Jules Verne gibi hayal tahtasına yazdı, bozdu, yeniden kurguladı. Dün zihnimizin derinlerinde yavaşça akan o düşünceler, taşıdığımız o hayaller, en sonunda gerçeğin kendisine dönüşüyor.

Bizim tahayyüll ettiklerimiz sanki doğanın denklemlerini teker teker çözen en önemli teknolojik aracımız. Bunun en güzel örneği, bir zamanlar, bir makinenin konuşabileceği hayalken bugün hayatımızda sıradan bir olay olması.

Peki bu bir rastlantı mı, yoksa doğanın en büyük gizemlerinden biri mi?

Fiziki dünyada zaman bizim için hep ileriye doğru akar. Geleceği hep hayal ederiz.

Peki ya içimizdeki zaman geriye doğru akıyorsa?

Hayal ettiklerimizi daha önce başka bir zamanda yaşamış olabilir miyiz?

Bu durumda biz geleceği gerçekten hayal mi ediyoruz, yoksa derinlerimizde saklı olanı hatırlıyor muyuz?


Yazıyı Zihin Karmaşası podcastinde dinleyebilirsiniz.


Sıkça Sorulan Sorular – Amazon’un İkiz Kız Kardeşi Hamza

Hamza Nehri nedir?

Hamza Nehri, Amazon Nehri’nin yaklaşık 4.000 metre altında, batıdan doğuya akan bir yer altı su akışıdır. Aslında klasik anlamda bir nehir değildir. Gözenekli kayaçların içinden aktığı için bir akiferdir. Uzunluğu yaklaşık 6.000 km, genişliği 200-400 km’dir.

Hamza Nehri gerçekten nehir mi?

Hayır, teknik olarak nehir değil; yer altı akiferi. Ancak Amazon’a benzerliği ve devasa hacmi nedeniyle “yer altı nehri” olarak anılır.

Amazon Nehri ile Hamza Nehri arasındaki fark nedir?

Amazon yüzeyde, hızlı ve gürültülü akar. Atlas Okyanusu ağzına saniyede yaklaşık 209.000 m³ su taşır. Hamza ise 4 km derinde, buzul yavaşlığında (günde birkaç cm) ilerler ve saniyede yaklaşık 3.900 m³ su taşır.

Hamza Nehri nasıl keşfedildi?

1970-80’lerde Brezilya’nın ulusal petrol şirketi Petrobras’ın Amazon’da açtığı petrol kuyuları, sıcaklık verileri bıraktı. Bilim insanı Valiya Hamza ve ekibi, bu verileri inceleyerek beklenenden soğuk kayaların ancak devasa bir yer altı su akışıyla açıklanabileceğini gördü.

Hamza Nehri’nin suyu neden tuzlu?

Bilim insanlarına göre Hamza’nın suyu, milyonlarca yıl önce Amazon Havzası’nı kaplayan eski bir okyanusun kalıntısı olabilir. Bu, kesin değil ama güçlü bir hipotezdir.

Jules Verne’in Hamza Nehri ile bağlantısı nedir?

Jules Verne, 1864’te yayımlanan Dünya’nın Merkezine Seyahat romanında, yer altında çok büyük bir dünya ve deniz hayal etti. Hamza Nehri’nin keşfi, Verne’nin hayal gücünün bilimsel bir yankısı gibi görülür.

Styx nedir ve Hamza ile ilişkisi ne?

Styx, Yunan mitolojisinde Hades’te akan kadim bir nehirdir. Efsandede tanrılar onun üzerine yemin eder. Hamza gibi o da yer altında, sessiz ve kadim bir akışı temsil eder. Biri efsane, diğeri bilimsel bir akiferdir. Ancak zihnimizde kadim bağı anlamlandırması bakımından ilginç bir benzerliktir.

Yer altında ne kadar canlı yaşam var?

Tahminlere göre Dünya’daki bakteri ve mikroorganizmaların yaklaşık %70’i yer altında yaşar. Ancak bu dünyanın yalnızca çok küçük bir kısmı (belki %1’inden azı) bilinmektedir.

Okyanusların ne kadarı keşfedildi?

Okyanuslar Dünya yüzeyinin %71’ini kaplar, ancak bunların yalnızca yaklaşık %20’si haritalandırılmıştır. Yer altı dünyası ise çok daha az bilinmektedir.

Geleceği mi hayal ediyoruz yoksa geçmişi mi anımsıyoruz?” ne anlama geliyor?

Bu, yazının felsefi kapanış sorusudur. İnsan zihninin doğanın derin zamanıyla ilişkisini sorgular: Bildiğimiz şeyleri keşfetmek, aslında onları hatırlamak mıdır? Yoksa gelecek, geçmişin bir yankısı mıdır?


Okumayı bitirdiyseniz, düşünce yolculuğumuza katılın